Kasım ayında düzenlenecek COP 31 Zirvesi’nin gerçek mahiyetini ve arkasındaki sınıfsal pazarlıkları her zeminde ifşa etmek tarihsel bir zorunluluktur. Politik karar alıcıların sermayenin önünü açmak üzere kurumsal birer uygulayıcı gibi hareket etmesi bir çelişki değil egemen birikim rejiminin doğrudan tercihidir. Dolayısıyla iklim mücadelesi, yeşil kapitalizmin sunduğu sahte vaatleri ve düzen içi ehlileştirme illüzyonlarını kesin bir dille reddederek hattını netleştirmek zorundadır.
Uluslararası iklim zirvelerinin süslü kürsüleri ekolojik yıkımı durdurmaktan ziyade bu yıkımı sermaye için yeni bir kâr kapısına dönüştüren küresel hesap masalarıdır. Bu tarihsel hattın en taze halkalarından biri olarak kurgulanan COP 31 egemen üretim ilişkilerine teğet geçen, kâr gayesini kutsayan ve teknolojik muhafazakârlığı yegâne kurtuluş reçetesi gibi sunan yeşil kapitalizm mimarisinin kurumsal olarak tahkim edildiği bir platformdur. Burada yürütülen pazarlıkların arkasındaki temel dinamik iklim krizini ortadan kaldırmak ya da ekosistemin çöküşünü durdurmak değildir. Krizin kendisini sermayenin genişleyen taze kâr havzasına ve yeni finansal spekülasyon alanına dönüştürmek, yeşil dönüşüm ambalajı altında uluslararası ödenekleri yerel sermaye bloklarına aktarmaktır.
Bu zirveler çözüm üretmeye çalışan küresel irade izlenimi verse de pratikte sermaye birikiminin tıkanan kanallarını açma işlevi görür. Kapitalizmin ekolojik sınırlara çarpması yıkım ve sömürü pratiklerini durdurmaz aksine doğanın atmosferi temizleme kapasitesini, suyunu ve canlı çeşitliliğini alınıp satılabilen finansal varlıklara ve piyasa enstrümanlarına dönüştürerek krizin kendisinden yeni bir birikim alanı üretir. Sermaye düzeninin krize getirdiği çözüm, üretimi ve tüketimi azaltmak değil doğanın emilim kapasitesini metalaştırmaktır. Bu zihniyet ekolojik yıkımı meşrulaştıran iki temel enstrüman üzerinden yükselir: Karbon Kredisi Ticareti ve Biyoçeşitlilik Telafileri. Karbon Kredisi Ticareti mekanizmasında kirletici şirket atmosfere saldığı karbonu kaynağında engellemek yerine başka bir coğrafyadaki mülksüzleştirme odaklı endüstriyel yeşil enerji projelerinden veya tek tip fidan dikim sahalarından kredi satın alarak kirliliğini kâğıt üzerinde sıfırlar. Şirket salınımını azaltmaz. Parasını ödeyerek gezegeni kirletmeye devam etme hakkını elde eder. Karbon atmosferde birikmeyi sürdürürken sermaye kendi bilançosunu yeşil gösterir. Benzer bir mantıkla işleyen Biyoçeşitlilik Telafileri ise şirketin bir bölgede yok ettiği canlı ekosistemini başka bir yerde fidan dikerek ya da araziyi korumaya alarak dengelediği iddiasına dayanır. Oysa yüzlerce yıllık karmaşık orman ekosistemi, su havzaları ve endemik canlılar modüler birer yapı değildir. Başka bir coğrafyaya kopyalanamaz veya denk tutulamaz. Dolayısıyla biyoçeşitlilik telafisi sahadaki somut yıkımı net sıfır kayıp ambalajıyla aklayan bir muhasebe hilesidir.
Yeşil teknoloji ve karbon nötr dönüşüm illüzyonunun en zayıf noktası bu dönüşümün gerektirdiği devasa hammadde ve maden ihtiyacıdır. Üretim ilişkilerini ve aşırı tüketim rejimini sorgulamadan sadece enerji kaynaklarını ikame etmeye dayanan yeşil kapitalizm modeli ekolojik yıkımı azaltmaz. Yalnızca yıkımın coğrafyasını ve biçimini değiştirir. Gelişmiş kapitalist ülkeler kendi topraklarında yapmadıkları sömürü ve talanı az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere ihraç eder; zehir, yağma, kimliksizleşme ve ölüm yerinde kalır. COP 31 ve benzeri uluslararası platformların vitrininde net sıfır hedefleri, sürdürülebilirlik raporları ve yeşil dönüşümler sergilenirken bu parlak vitrinin hemen arkasında mülksüzleştirme ve ekolojik kıyım mekanizması işlemektedir.
COP 31’de yerini alan yüksek karbon yoğunluklu sektörler ve rant odaklı projeler yürüten sermaye grupları olan Limak, Cengiz Holding ve Sinpaş gibi yapılar Akbelen, Kazdağları ve İkizdere’de ormanları yutmakta, su varlıklarını zehirlemekte, zeytin ağaçlarını ortadan kaldırmakta ve kimlikleri yok etmektedir. Marmaris’te ise doğal koruma alanlarında, milli park sınırlarında veya hassas kıyı şeritlerinde gayrimenkul ve turizm projeleriyle kıyılar ve deniz ekosistemini katletmektedir. Sahadaki bu devasa yıkıma rağmen fidan dikim kampanyaları, zeytin taşıma tiyatroları, peyzaj düzenlemeleri ve yeşil sertifikalarla kendilerini iklim dostu ve sürdürülebilir aktörler olarak ambalajlarlar.
Bir yanda halkla ilişkiler kampanyalarında iklimi ve doğayı kurtaracağız sözleri yankılanırken diğer yanda fosil yakıt rejimine dayalı altyapılar varlığını aynen korur. Termik santrallerin işletme ömürleri uzatılmakta, fosil bazlı üretim tesisleri devlet güvenceleri, alım garantileri ve teşvik mekanizmalarıyla desteklenmeye devam etmektedir. Şirketler karbon salımını kâğıt üzerinde azaltma sözü verirken sahadaki fosil yatırımlardan elde ettikleri kârı arttırma arayışındadır. Hatta projelerin genişletilmesi amacıyla köylülerin arazileri acele kamulaştırma kararlarıyla ellerinden alınmaktadır. Mülkiyetin kamu gücüyle sermayeye transfer edildiği bu süreç ekolojik yıkımın hukuk normları kullanılarak meşrulaştırılmasıdır. Toprağından koparılan, merasına ve suyuna el konulan köylü güvencesiz ve ölümcül çalışma koşullarında sermayenin ucuz işgücü havuzuna dahil edilmeye zorlanır. Böylece doğanın mülksüzleştirilmesi ile emeğin sömürüsü kusursuz bir döngüde birleşir. Nihayetinde uluslararası vitrinlerde sunulan net-sıfır vaatleri ve sürdürülebilirlik söylemi Dünya Bankası ile uluslararası iklim fonlarının yeşil dönüşüm adı altında dağıttığı milyarlarca dolarlık teşvik ve ucuz kredileri kaparken sahadaki talanı gizlemeye yarayan ideolojik bir kalkandır. Bütün bu söylemsel ambalaj özünde sömürü ve talan rejimini kesintisiz sürdürmeyi hedefleyen bütüncül bir birikim stratejisinden ibarettir.
Bugün dünyanın dört bir yanında tanıklık ettiğimiz aşırı hava olayları, kuraklıklar, orman yangınları ve ekosistem çökmeleri gelecekte karşılaşacağımız yıkımların yalnızca ilk dalgasıdır. En büyük felaketler tesadüfi değişimlerden değil doğrudan bu sermaye birikim düzeninin yapısal mantığından kaynaklanmaktadır. Kapitalist üretim tarzı sürekli genişlemek, yeni pazarlar bulmak ve üretimi sınırsızca artırmak zorundadır. Ancak sonlu bir gezegende sınırsız büyüme arayışı imkansızdır. Doğayı bedava bir hammadde deposu ve sınırsız bir atık alanı olarak gören bu sistem kendi yarattığı ekolojik çöküşü kendi iç mantığıyla çözme kapasitesine sahip değildir. Doğanın metalaştırılması, yok edilmesi, ekonomik girdi olarak görülmesi önümüzdeki yıllarda kıtlıkları, kitlesel göçleri ve kaynak savaşlarını beraberinde getirme potansiyeline sahiptir. Eğer üretim kararları kâr marjlarına ve sermaye birikim süreçlerine endeksli kalmaya devam ederse teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin yıkımların önüne geçilemez. Bu felaket gidişatını durdurmanın yolu doğayı metalaştıran ve yaşamı kâr gayesine kurban eden üretim mantığını kökten reddetmekten geçer. Çözüm, teknolojiyi sermayenin elinde bir sömürü aracı olmaktan çıkarıp toplumsal ve ekolojik faydanın hizmetinde yeniden kurgulayan ihtiyaç temelli bir üretim ve yaşam düzeninin inşasındadır. Üretim kararları sermayenin kâr marjlarına göre değil toplumun gerçek, nitelikli ihtiyaçları ve gezegenin sınırları gözetilerek planlanmalıdır. Su, toprak, ormanlar, tohumlar ve enerji sistemleri kâr hırsıyla hareket eden şirketlerin elinden tamamen çıkarılmalı demokratik ve yerel katılım mekanizmalarına dayanan piyasa dışı müşterekler olarak konumlandırılmalıdır. Fosil yakıtlara dayalı enerji rejiminden çıkış süreci; enerji ve maden sektörlerinde çalışan işçilerin haklarını koruyan, adil istihdam imkânları yaratan ve tahrip edilmiş ekosistemleri gerçekten restore eden bütüncül bir planlamayla yürütülmelidir.
Sonuçtan önce vurgulamak gerekir ki üstelik bu ekolojik yıkımlar doğayla sınırlı kalmayıp korkunç boyutlara ulaşan halk sağlığı krizlerini, önlenebilir iş cinayetlerini ve ağır meslek hastalıklarını doğrudan tetikleyen derin insani ve toplumsal acı üretmektedir. Emeğin ve doğanın sömürüsü başat ilerler, özü budur, bunun üzerine işlevlendirilir sistem. Dahası güncel ekoloji tartışmalarında ve ana akım medyada sıklıkla başvurulan iklim krizi söylemi, krizi insanlıktan, sınıfsal çelişkilerden ve tarihsel koşullardan bağımsız soyut bir fail konumunda kurgulama eğilimindedir. Oysa kriz fail değil belirli üretim ilişkilerinin, tarihsel olarak biçimlenmiş sermaye birikim rejiminin ve doymak bilmez kâr arayışının zorunlu sonucudur. İklim krizini nedensel bağlamından koparıp özneleştirmek ve ona özerk bir felaket statüsü vermek asıl failleri yani doğayı ve emeği sınırsızca sömüren sermaye düzenini perdelemekten başka bir işe yaramaz.
Sonuç olarak COP 31 ne doğanın ne de insanlığın kurtuluş reçetesini sunmaktadır. Amaç derinleşen ekolojik krizi yönetme ve krizden yeni kâr alanları çıkarma stratejisinin uluslararası tezahürüdür. Sermaye gruplarının yeşil söylemlerle boy gösterip yerelde yaşam alanlarını gasp etmesi; lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri üzerinden yeni sömürü havzaları yaratması doğa kıyımı ile emek sömürüsünün ayrılmaz bağını ve bu düzenin özündeki samimiyetsizliğini açıkça sergilemektedir. İklim adaletini kazanmak ve büyük felaketlerin önüne geçmek yeşil retoriğin arkasına saklanan sermaye birikim rejimini teşhir etmekle başlar. Gezegenin ve insanlığın geleceği kriz üreten birikim rejiminin sınırları içinde değil kârı değil yaşamı ve ihtiyacı merkeze alan bir düzenin inşasındadır.
Selahattin Aydın
Aktivist, Arkeolog
Kaynak:bizhareketi.com
