Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Recep Karagöz

Vietnam’dan Ortadoğu’ya: Gücün Yanılsaması

“Zulüm ile abad olanın akıbeti berbat olur.” -Anadolu irfanı-

Ortadoğu’da yaşanan savaş yalnızca füzelerin savaşı değildir. Aynı zamanda bir güç yanılsamasının çatlamasıdır. Çünkü büyük güçler çoğu zaman aynı yanılgıya düşer: toplumları yalnızca ekonomik göstergeler üzerinden okurlar. Oysa halkların yalnızca ekonomisi değil, onuru ve hafızası da vardır. Ve bu iki unsur çoğu zaman askeri planların hesaplayamadığı bir direnç üretir.

Yıllardır Washington ve Tel Aviv’de aynı inanç tekrar edildi: Amerikan askeri gücü yenilmezdir, İsrail bölgesel düzenin merkezidir ve bu iki gücün iradesi karşısında hiçbir devlet uzun süre direnemez. Fakat son haftalarda yaşanan gelişmeler başka bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: askerî üstünlük her zaman siyasî zafer anlamına gelmez.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan çatışma yalnızca İran ile İsrail arasındaki bir gerilim değildir. Bu aynı zamanda Washington’un uzun zamandır kurmaya çalıştığı bölgesel düzenin sınırlarına çarptığı bir andır. Amerikan stratejisinin varsayımı açıktı: İran’a ağır darbeler vurulacak, komuta yapısı sarsılacak, içeride toplumsal çözülme başlayacak ve bölgesel güç dengesi Tel Aviv merkezli yeni bir mimariye doğru kayacaktır. Ancak planın en büyük açığı İran toplumunun ve bölgenin siyasi psikolojisinin yanlış okunmasıydı.

Amerika bu gerçeği daha önce Vietnam’da yaşamıştı. Vietnam War sırasında ABD, İkinci Dünya Savaşı boyunca kullanılan bombalardan daha fazlasını bu küçük ülkenin üzerine yağdırdı. Napalm bombalarıyla köyler yakıldı, ormanlar kimyasallarla yok edildi, şehirler ağır bombardımanlara maruz kaldı. Bir süper güç bütün askeri kudretiyle küçük bir ülkenin üzerine çökmüştü. Ama sonuç beklendiği gibi olmadı. Vietnam toplumu teslim olmadı ve direndi. Sonunda dünyanın en büyük askeri gücü Saigon’dan çekilmek zorunda kaldı.

Bu yalnızca Vietnam’a özgü bir tablo değildi. Iraq War ve Soviet–Afghan War da aynı gerçeği gösterdi: büyük ordular savaşları başlatabilir ama halkların iradesi çoğu zaman savaşların kaderini değiştirir.

Bugün bu tabloyu değiştiren bir başka unsur daha var: savaşın doğası değişiyor. Artık askeri güç yalnızca uçak sayısıyla, füze stokuyla veya savunma bütçesinin büyüklüğüyle ölçülmüyor. Asimetrik kapasite, üretim esnekliği ve düşük maliyetli teknolojiler devasa askeri sistemleri zorlayabiliyor. Milyarlarca dolarlık savunma mimarileri bazen çok daha düşük maliyetli araçlarla baskı altına alınabiliyor. Bu durum klasik askeri üstünlük anlayışının eskisi kadar belirleyici olmadığını gösteriyor. Ortadoğu’daki son gelişmeler bu dönüşümün açık bir işareti.

Üçüncü neden ise giderek büyüyen meşruiyet krizidir. İsrail’in yıllardır sürdürdüğü işgal politikaları, Gazze’de yaşanan yıkım ve sivilleri hedef alan saldırılar dünya kamuoyunda derin bir tepki biriktirdi. Buna rağmen Batı siyasetinin önemli bir bölümü hâlâ bu politikaları “güvenlik” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. İşte burada büyük bir çelişki ortaya çıkıyor. Bir tarafta başkalarını “radikalizm” ile suçlayan bir Batı dili var. Diğer tarafta ise kendi savaşlarını adeta kutsal bir görev gibi sunan fanatik bir siyasal retorik. Bu çifte standart artık dünyanın gözünden kaçmıyor.

Ortadoğu’da yaşanan bu tablo yalnızca küresel güçlerin politikalarını değil, bölge ülkelerinin tutumunu da ortaya çıkarıyor. Türkiye başta olmak üzere birçok bölgesel aktör saldırılar karşısında son derece temkinli ve ölçülü bir dil kullanıyor. Açıklamalar çoğu zaman diplomatik ifadelerle sınırlı kalıyor; saldırının gerçek faili olan güçlere doğrudan ve açık bir eleştiri yöneltilmiyor. Oysa saldırının faili belirsiz değildir. Ortadoğu’da yürütülen bu savaşın arkasında duran askeri ve siyasi gücün kim olduğu herkes tarafından biliniyor. Buna rağmen bölge siyasetinin önemli bir bölümü gücün adını anmaktan özellikle kaçınıyor. Bu durum yalnızca diplomatik bir tercih değildir; aynı zamanda güç karşısında oluşan siyasal çekingenliğin bir göstergesidir.

Türkiye’de dikkat çeken bir başka tablo da toplumsal alanda ortaya çıkıyor. Gazze’de yaşanan yıkım karşısında milyonlarca insanın sokaklara çıktığı bir ülkede, bugün İran’a yönelik saldırılar karşısında neredeyse hiçbir toplumsal refleks oluşmuyor. Sokaklar sessiz, sivil toplum büyük ölçüde suskun. Bu sessizlik yalnızca devlet politikasını değil, aynı zamanda toplumsal cesaretin sınırlarını da gösteriyor. Oysa adalet yalnızca zayıf olanın yanında durmakla değil, güçlü olanın karşısında da konuşabilmekle anlam kazanır.

Ortadoğu’da bugün yaşananların en önemli sonucu belki de şudur: Amerikan gücünün mutlaklığına dair efsane aşınmaya başlıyor. Bir zamanlar dokunulmaz görülen askeri ve siyasi mimari artık sorgulanıyor. Bu elbette Amerika’nın yarın bölgeden çekileceği anlamına gelmez. Ama şu gerçeği gösterir: Washington’un istediği her düzeni kurabileceği dönem kapanıyor. Ortadoğu artık tek merkezli bir güç mimarisine sığmıyor. Bölge toplumlarının hafızası, coğrafyanın sertliği ve yeni teknolojik dengeler bu gerçeği her geçen gün daha görünür kılıyor.

Bugün yaşanan çatışma yalnızca bir savaş değildir. Bu aynı zamanda bir güç sınavıdır. Ve bu sınav bize eski bir hakikati yeniden hatırlatıyor: trilyon dolarlık silah sistemleri, devasa üs ağları ve küresel propaganda makinesi bir gerçeği değiştiremiyor. Bombalar şehirleri yıkabilir, ordular sınırları aşabilir. Ama tarihin en basit gerçeği hâlâ geçerlidir: bir toplum teslim olmayı reddediyorsa hiçbir askeri plan o direnci kolayca kıramaz. Ve aynı şekilde bir başka gerçek de unutulmamalıdır: adalet yalnızca zayıfların hatırladığı bir ilke değildir. Eğer güçlülerin karşısında da savunulamıyorsa geriye yalnızca güç siyaseti kalır. Ortadoğu’nun bugün en büyük sorunu belki de tam olarak budur.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler