Türk Milliyetçiliği ile İslamcılık Arasında: Bir Asırlık Ontolojik Gerilim

  “Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde; Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde! Müslümanlık’ta ‘anâsır’ mı olurmuş? Ne gezer! Fikr-i kavmiyeti tel’în ediyor Peygamber.”  -Mehmet Âkif Ersoy- Türkiye’de bugün siyasal tartışmaların görünür yüzünde ekonomi, güvenlik ve dış politika var. Fakat daha derinde, bir asrı aşan ve tam anlamıyla çözülememiş bir gerilim yaşamaya devam ediyoruz: Türk […]

 

“Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;

Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!

Müslümanlık’ta ‘anâsır’ mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyeti tel’în ediyor Peygamber.”

 -Mehmet Âkif Ersoy-

Türkiye’de bugün siyasal tartışmaların görünür yüzünde ekonomi, güvenlik ve dış politika var. Fakat daha derinde, bir asrı aşan ve tam anlamıyla çözülememiş bir gerilim yaşamaya devam ediyoruz: Türk milliyetçiliği ile İslamcılık arasındaki zihinsel ve siyasal gerilim.

Aynı Krizden Doğan İki Siyaset

II. Meşrutiyet yıllarında hem Türkçülük hem İslamcılık, çökmekte olan imparatorluğu ayakta tutma arayışının ürünleriydi. Âkif’in kavmiyetçiliğe yönelttiği sert eleştiri yalnızca Balkan milliyetçiliklerine değil; içeride filizlenen etnik merkezli siyasal tahayyüllere de yöneliktir.

Âkif için temel ilke açıktır: İslam, etnik üstünlüğü reddeder. “Anâsır” fikri, yani unsur ve ırk merkezli üstünlük iddiası, dinin ahlaki özüne aykırıdır.

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde milliyetçilik kurucu ideoloji haline geldi; İslamcılık ise geri planda kaldı. 1950’lerden itibaren yeniden kamusal alana döndüğünde ise bu kez milliyetçilikle yan yana, hatta iç içe bir siyasal hat geliştirdi.

Ontolojik Ayrışma

Sorunun düğüm noktası burada başlıyor. İslamcılık teorik olarak ümmet fikrine dayanır; sınırları ve etnik kökeni aşan bir aidiyet tasavvuruna yaslanır. Milliyetçilik ise ulusu merkeze alır; tarih, dil ve kültür üzerinden şekillenen bir siyasal kimlik üretir.

Bu iki siyasal hat, 1991 seçimlerindeki RP–MÇP–IDP ittifakı örneğinde görüldüğü gibi stratejik olarak yan yana gelebilir. Ancak bu birliktelik, aynı ontolojik zemine dayandıkları anlamına gelmez. Birinin referansı evrensel bir ümmet tahayyülü iken, diğerinin referansı tarihsel ve etnik bir ulus tasavvurudur.

Sentez mi, Eklemlenme mi?

“Türk-İslam sentezi” olarak adlandırılan yaklaşım, bu iki hattı bir arada tutma çabasıdır. Fakat pratikte çoğu zaman siyasal mobilizasyon milliyetçi söylem üzerinden yürütülürken, meşruiyet dili dinî referanslarla tahkim edilmektedir.

Bu durumda din, ahlaki bir çerçeve olmaktan ziyade siyasal meşruiyet üretim aracına dönüşür. Âkif’in uyarısı tam da bu sınırda anlam kazanır.

Kürt Meselesi ve Kimlik Gerilimi

Bugün siyasal dilde “ümmet” vurgusu yapılırken, eş zamanlı olarak kimlik merkezli ve güvenlikçi bir söylemin sertleştiği görülmektedir. Özellikle Kürt meselesi bağlamında kullanılan dil, bu gerilimin en görünür alanıdır.

Eğer bir siyasal hareket hem ümmet kardeşliğini savunuyor hem de etnik merkezli bir üstünlük psikolojisini besliyorsa, burada teorik bir tutarsızlık vardır. Din, etnik kimliği kutsallaştıran bir ideolojiye dönüştürüldüğünde, artık ahlaki bir referans olmaktan çıkar.

Dönüşen Kimlikler

Son yirmi yılda gözlemlenen dönüşüm, İslamcılığın giderek daha fazla ulusal devlet söylemiyle eklemlenmesi olmuştur. Ümmet retoriği sembolikleşmiş, milliyetçilik fiili belirleyici konuma yerleşmiştir. Böylece kavramsal öncelik ile siyasal pratik arasındaki mesafe açılmıştır.

Mesele İdeolojik mi, Ahlaki mi?

Türkiye’nin ihtiyacı milliyetçiliği bütünüyle reddetmek değil; onu üstünlük ideolojisine dönüşmekten koruyacak demokratik bir çerçeve üretmektir. Aynı şekilde İslamcılığı da kimlik mobilizasyon aracına indirgemeden ahlaki bir referans olarak yeniden düşünmek gerekir.

Âkif’in bir asır önce yaptığı uyarı bugün hâlâ geçerliyse, mesele yalnızca ideolojik değildir; ahlakidir.

Gerçek soru şudur: Türkiye’de İslamcılık milliyetçiliği mi dönüştürüyor, yoksa milliyetçilik İslamcılığı millîleştirerek yeniden mi tanımlıyor?

Exit mobile version