Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Recep Karagöz

Orta Asya’nın Reform İllüzyonu: Özbekistan Gerçeği

“Baskının üstüne ince bir tül örterseniz, o hâlâ baskıdır.” (Anonim Orta Asya atasözü)

4–12 Temmuz tarihleri arasında bir grupla Özbekistan’a bir seyahat gerçekleştirdik. Taşkent’ten Semerkand’a, Buhara’dan Hive’ye kadar bu kadim coğrafyanın sokaklarında dolaştık, tarihî mekânlarını, çarşılarını, müzelerini gezdik. Bu yazıda gezinin sosyal ve kültürel yönlerine girmeyeceğim; onu bir sonraki yazıya bırakıyorum. Şimdi, Özbekistan’ın “reform” söylemi altında şekillenen siyasal gerçekliğine ve Batı tarafından süslenen demokrasi vitrinine yakından bakalım.

Bugün “Özbekistan” olarak adlandırılan bu coğrafya, tarih boyunca Türkistan adıyla bilindi. Semerkand, Buhara, Hive ve Taşkent gibi şehirler; sadece bir ülkenin değil, tüm Orta Asya’nın ilim, kültür ve medeniyet merkezleriydi. Ancak 1924’te Sovyetler Birliği, bölgeyi etnik ve idarî olarak parçalayıp cumhuriyetlere ayırdı. “Özbekistan” da bu dönemde, Sovyet jeopolitiği tarafından kurgulanmış bir kimlik ve sınırla ortaya çıktı. Yani bugün bildiğimiz şekliyle Özbekistan, kadim Türkistan’ın parçalanmış bir uzantısıdır. Bu tarihsel arka plan, günümüzdeki “reform” ve “kimlik” tartışmalarını daha anlamlı kılar.

Orta Asya’nın kalbinde, 35 milyonluk bir ülke var: Özbekistan. Pamuk tarlalarıyla, zengin yer altı kaynaklarıyla, İpek Yolu’nun kadim şehirleriyle bilinir. Son yıllarda ise, adını daha çok “reform” söylemiyle duyuruyor. Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in 2016’daki göreve gelişi, Batı basınında ve uluslararası çevrelerde neredeyse bir “bahar müjdesi” olarak pazarlanmıştı. Ancak aradan geçen yıllar, bu reform rüzgârının büyük ölçüde vitrin düzenlemesinden ibaret olduğunu gösteriyor.

Mirziyoyev, selefi İslam Kerimov’un demir yumruğunu gevşetme vaadiyle iktidara geldi. Başlangıçta umut verici adımlar atıldı: Hapisteki bazı gazetecilerin serbest bırakılması, komşu ülkelerle ilişkilerde yumuşama, yatırım ve finans alanında dışa açılım projeleri… Özellikle Çin ve Batı sermayesini çekmek amacıyla Taşkent’i bölgesel bir finans merkezi hâline getirme vizyonu öne çıkarıldı.

Ancak gerçek bir dönüşüm, süslü açıklamaların değil; hukuk, özgürlük ve toplumsal cesaretin eseridir. Özbekistan’da böyle bir değişim henüz yaşanmadı. Tam tersine, eski rejimin otoriter refleksleri bu kez daha yumuşak ve modern bir dille sürdürülüyor.

Bugün Özbekistan’da muhalefet partileri hâlâ fiilen yasaklı. Serbest seçimlerden söz etmek mümkün değil. Siyasi aktivistler ve insan hakları savunucuları ya susturuluyor ya da ülkeyi terk etmeye zorlanıyor. Medya alanı, iktidarın çizdiği sınırların dışına çıktığında hızla susturuluyor. Freedom House gibi uluslararası kuruluşlar, Özbekistan’ı hâlâ “özgür olmayan ülkeler” arasında değerlendiriyor.

Din özgürlüğü ise tamamen devletin çizdiği sınırlar içinde şekilleniyor. Bağımsız İslami yapılar, sivil oluşumlar ve dindar bireyler üzerinde baskıcı denetim sürüyor. Medrese eğitimi üzerindeki sınırlamalar, sakal ve başörtüsü gibi dini aidiyet sembollerine yönelik ayrımcı uygulamalar, halk nezdinde reform iddiasının samimiyetine duyulan inancı aşındırıyor.

Batı’nın bu tabloya sessiz kalması ise şaşırtıcı değil. Çünkü Özbekistan, enerji kaynakları, jeopolitik konumu ve Çin-Rusya dengesinde kritik bir aktör. Demokrasi ve insan hakları, Batı’nın politik çıkarları karşısında her zaman olduğu gibi yine ikincil planda.

Dahası, Özbekistan Türk Devletleri Teşkilatı içinde de bir “demokrasi vitrini” rolü üstlenmiş görünüyor. Oysa bu teşkilatın hiçbir üyesi – Türkiye dahil – demokratik standartlar bakımından övülebilecek durumda değil. İfade özgürlüğü, adil seçimler, yargı bağımsızlığı gibi temel değerler açısından bütün üyeler sınıfta kalıyor. Özbekistan ise bu çelişkili yapının en tipik halkası.

Özetle; Mirziyoyev dönemi, insan hakları ve demokrasi bakımından bir kırılma değil, makyajlı bir devamlılıktır. Vitrin değişti ama dükkânın içi hâlâ Kerimov döneminden kalan baskıcı düzenle dolu.

Gerçek reform; muhalefetin serbest bırakılması, basının özgürleştirilmesi, dindarların kriminalize edilmemesi ve halkın siyasete katılımının önünün açılmasıyla mümkündür. Özbekistan ancak o zaman “demokrasi” kelimesini hak eder.

Aksi hâlde, bu “reform” söylemi sadece otoriterliğin üzerine çekilmiş şeffaf bir tül olmaktan öteye geçemez.

Dipnot:

Bir sonraki yazımızda Semerkand’ın gölgesinden Hive sokaklarına, Taşkent’in modern yüzünden Buhara’nın tasavvuf mirasına uzanan sosyal, kültürel ve tarihî izlenimlerimizi detaylı şekilde paylaşacağız.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler