Korkunun Siyaseti: Türkiye neden konuşurken iki kez düşünüyor?

“Otoriter yönetimler yalnızca insanların ne söylediğini kontrol etmek istemez; ne düşüneceklerini de belirlemeye çalışır. Bunun en etkili yolu ise korkudur.” Türkiye’de son yıllarda dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. İnsanlar artık yalnızca ne söyleyeceklerini değil, söyleyip söylememeleri gerektiğini de hesaplıyor. Bir haber paylaşmadan önce… Bir sosyal medya mesajı yazarken… Bir toplantıda söz alırken… Hatta dost meclislerinde […]

“Otoriter yönetimler yalnızca insanların ne söylediğini kontrol etmek istemez; ne düşüneceklerini de belirlemeye çalışır. Bunun en etkili yolu ise korkudur.”

Türkiye’de son yıllarda dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. İnsanlar artık yalnızca ne söyleyeceklerini değil, söyleyip söylememeleri gerektiğini de hesaplıyor.

Bir haber paylaşmadan önce…

Bir sosyal medya mesajı yazarken…

Bir toplantıda söz alırken…

Hatta dost meclislerinde siyaset konuşurken bile aynı cümle kuruluyor:

“Başıma iş açmayayım.”

Bu cümle, bireysel bir tedbirden çok daha fazlasını ifade ediyor. Çünkü bir toplumda insanlar konuşmadan önce kendilerini sansürlemeye başlamışsa, orada yalnızca bireysel korkular değil, siyasal bir iklim oluşmuş demektir.

Türkiye bugün tam da böyle bir iklimin içinden geçiyor.

Güvenlikten korkuya

Hiç kuşkusuz Türkiye son yıllarda ağır sınamalar yaşadı. Terör saldırıları, 15 Temmuz darbe girişimi, sınır ötesi çatışmalar, bölgesel savaşlar ve ekonomik krizler toplumda güçlü bir güvenlik kaygısı oluşturdu.

Bu tehditlerin önemli bir bölümü gerçektir.

Ancak demokratik bir hukuk devletini otoriter bir yönetim anlayışından ayıran nokta, tehditlerin varlığı değil; bu tehditlerin nasıl yönetildiğidir.

Demokrasilerde güvenlik, hukukun sınırları içinde sağlanmaya çalışılır.

Otoriterleşen sistemlerde ise güvenlik, hukukun önüne geçirilir.

Böylece olağanüstü tedbirler geçici olmaktan çıkar, kalıcı bir yönetim tarzına dönüşür.

15 Temmuz sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hâl bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Darbe girişiminin ardından alınan tedbirlerin önemli bir bölümü zaman içinde olağan yönetim anlayışının parçası hâline geldi. KHK uygulamaları, uzun süren hukuki tartışmalar, geniş kapsamlı soruşturmalar ve kamusal alanda oluşan güvensizlik duygusu yalnızca darbecileri değil, bütün toplumu etkileyen yeni bir atmosfer oluşturdu.

Bu atmosferde güvenlik söylemi giderek siyasal hayatın merkezine yerleşti.

İktidarı eleştirmek ile devleti hedef almak arasındaki çizgi bulanıklaştı.

Muhalefet çoğu zaman yalnızca siyasi rakip değil, “risk” olarak tanımlandı.

Terörle mücadele ise kimi zaman yalnızca silahlı örgütlerle mücadeleyi değil, gazetecilerden akademisyenlere, siyasetçilerden sivil toplum temsilcilerine kadar geniş bir alanı etkileyen bir dile dönüştü.

Sorun tam da burada başlıyor.

Çünkü hukukta sınırlar ne kadar belirsizleşirse, korku o kadar büyür.

Korkunun görünmeyen etkisi

Korkunun en büyük başarısı, insanları cezalandırması değildir.

İnsanların cezalandırılabileceklerini düşünmelerini sağlamasıdır.

Bir gazeteci haberini yayımlamadan önce iki kez düşünüyorsa…

Bir akademisyen araştırma konusunu değiştiriyorsa…

Bir memur hukukun gereğini değil amirinin beklentisini gözetiyorsa…

Bir yurttaş sosyal medya paylaşımını silmeyi tercih ediyorsa…

İktidarın herkesi susturmasına gerek kalmaz.

İnsanlar kendi kendilerini susturmaya başlar.

İşte otosansür dediğimiz olgu budur.

Bu durum yalnızca ifade özgürlüğünü değil, toplumun ortak aklını da zayıflatır.

Çünkü konuşulmayan sorunlar çözülemez.

Eleştirilemeyen yanlışlar büyür.

Farklı fikirlerin sustuğu yerde ise geriye yalnızca resmî anlatı kalır.

Oysa demokrasiler, farklı seslerin bir arada yaşayabildiği rejimlerdir.

Sessizlik rıza değildir

Korku siyaseti çoğu zaman yanlış anlaşılır.

İnsanların sessiz kalması, iktidarı destekledikleri anlamına gelmez.

Çoğu zaman insanlar konuşmamanın maliyetinin konuşmanın maliyetinden daha düşük olduğunu düşündükleri için susarlar.

Bu nedenle korku gerçek bir toplumsal rıza üretmez.

Yalnızca sessizlik üretir.

Ancak bu sessizliğin de ağır bir bedeli vardır.

Toplum birbirine güvenmeyi bırakır.

Dayanışma zayıflar.

Hak ihlalleri sıradanlaşır.

İnsanlar başkalarının uğradığı haksızlıklara “Bana dokunmuyor.” diyerek kayıtsız kalmaya başlar.

Böylece korku yalnızca bireyleri değil, toplumsal vicdanı da aşındırır.

Son söz

Bir toplum korkuyla yönetilmeye başladığında ilk kaybettiği şey özgürlüğü değildir.

İlk kaybettiği şey, normal duygusudur.

İnsanlar konuşurken kelimelerini tartmayı normal kabul eder.

Eleştirmek yerine susmayı tedbir sayar.

Hak aramaktan çok görünmez olmayı tercih eder.

İşte otoriterleşme tam da burada başlar.

Bir ülkede insanlar özgür olduklarını söyleyebilirler. Bu noktada soru şudur: Düşündüklerini hiçbir endişe duymadan ifade edebiliyorlar mı?

Çünkü demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir. Demokrasi, yurttaşların korkmadan konuşabildiği, eleştirinin suç sayılmadığı ve hukukun iktidarı da bağladığı yerde hayat bulur.

Korkunun yönettiği toplumlarda seçimler yapılabilir, kurumlar çalışıyor görünebilir. Ama özgür yurttaş yavaş yavaş ortadan kaybolur.

Ve bir ülkede özgür yurttaş kaybolduğunda, geriye yalnızca yönetilen bir kalabalık kalır.

Mobil sürümden çık