Halk TV’ye kayyum atanması, Türkiye’de giderek olağanlaştırılan bir yönetim anlayışını yeniden gündeme getirdi. Belediyelerden medyaya, sivil toplum kuruluşlarına uzanan müdahaleler, yalnızca yönetimleri değil, toplumun kendi iradesini koruma hakkını da tartışmalı hâle getiriyor.
Türkiye, 14 Ekim sabahına bir başka kayyum haberiyle uyandı. Bu kez Halk TV’nin kapısına polis dayandı. Kanalın yönetimi kayyuma devredildi, yayın durduruldu. Muhalif bir televizyonun yayın akışı, sabahın erken saatlerinde gerçekleştirilen operasyonla kesildi.
Gerekçe, kanalın sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında yürütülen mali suç soruşturmasıydı. Elbette hiç kimse hukukun üzerinde değildir. Suç iddiaları soruşturulmalı, sorumlular bağımsız mahkemelerde yargılanmalıdır. Ancak bir şirket sahibine yöneltilen suçlamaların, milyonlarca insanın haber aldığı bir televizyonun yayın faaliyetlerine müdahaleyi hangi ölçüde haklı kıldığı ciddi bir hukuk ve demokrasi meselesidir.
Türkiye’de kayyum haberleri artık şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Belediyelere, şirketlere, medya kuruluşlarına müdahale ediliyor. Seçilmiş yöneticilerin yerine atamalar yapılıyor. Hukuki gerekçeler farklı olsa da ortaya çıkan tablo, kurumların kendi iradelerini koruma imkânlarının giderek daraldığı yönündeki kaygıları büyütüyor.
Demokrasi her zaman seçimlerin kaldırılmasıyla aşınmaz. Bazen seçimler devam ederken seçilmişlerin yetkileri ellerinden alınır. Kurumlar varlıklarını sürdürürken bağımsızlıklarını kaybeder. Toplum ise başlangıçta tepki gösterdiği müdahaleleri zamanla olağan karşılamaya başlar.
MAZLUMDER’de yaşadığımız tasfiye
Kayyum meselesi benim için yalnızca bugünün siyasal tartışması değil. Dokuz yıl öncesinden taşıdığım kişisel bir tecrübe.
Almanya’da başlayıp Türkiye’de sürdürdüğüm uzun yıllara yayılan insan hakları ve kültürel çalışmalarımın önemli bir döneminde MAZLUMDER’de görev aldım. 2009-2017 yılları arasında derneğin genel başkan yardımcılığı ve genel sekreterliği sorumluluklarını üstlendim.
MAZLUMDER’in temel ilkesi açıktı: “Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana.” Bu anlayış, hak ihlallerine karşı çıkarken iktidarın veya mağdurun kimliğine bakmamayı gerektiriyordu.
2017 yılında derneğimiz ağır bir müdahaleyle karşılaştı.
Dernek içindeki olağanüstü genel kurul tartışmaları mahkemeye taşındı. Mahkemenin görevlendirdiği çağrı heyeti, yargısal itiraz süreci henüz tamamlanmadan genel kurulu topladı. Yönetim değiştirildi. MAZLUMDER’in 26 şubesinden 16’sının kapatılmasına karar verildi. Kapatılan şubelerin önemli bölümü, Kürt meselesi ve bölgedeki hak ihlalleri konusunda çalışmalar yürütüyordu.
Müdahaleyi gerçekleştirenler, görevlendirilen heyetin yalnızca genel kurul çağrısı yaptığını ileri sürerek kayyum nitelemesine itiraz ettiler. Oysa bizim yaşadığımız, mahkeme müdahalesiyle başlayan ve derneğin kurumsal yapısını kökten değiştiren bir süreçti. Biz bunu bir kayyum müdahalesi ve tasfiye olarak değerlendirdik. Bugün de aynı kanaatteyim.
Yaşananları yalnızca kurum içi anlaşmazlıklarla açıklamak mümkün değildi. Siyasal iktidarın giderek sertleşen yönetim anlayışı, bağımsız insan hakları savunuculuğunun alanını daraltıyordu. Özellikle devletin Kürt meselesindeki uygulamalarını eleştirmek, iktidarla yakın ilişkileri önemseyen çevrelerde rahatsızlık yaratıyordu.
Benim tanıklığım ve değerlendirmem, iktidar ilişkilerinin kurum içindeki ayrışmayı derinleştirdiği ve ortaya çıkan tasfiyenin MAZLUMDER’in bağımsız insan hakları çizgisine ağır darbe vurduğu yönündedir.
Dernek bütünüyle kapatılmadı. Ancak yönetimin değiştirilmesi, şubelerin çoğunluğunun kapatılması ve yıllarca oluşturulan kurumsal birikimin dağıtılması, MAZLUMDER’in bağımsız insan hakları mücadelesindeki etkisini büyük ölçüde ortadan kaldırdı.
O gün öğrendiğimiz şey şuydu: Bir kurumu etkisizleştirmek için kapısına kilit vurmak gerekmiyor. Yönetimini ve kurumsal yapısını değiştirmek de yeterli olabiliyor.
Kayyumun normalleşmesi
Türkiye’de özellikle 2016 sonrasında yaygınlaşan belediye kayyumları, başlangıçta ağırlıklı olarak Kürt siyasal hareketinin yönettiği belediyelerde uygulandı. Sonraki yıllarda farklı siyasi çevreleri de ilgilendiren bu müdahaleler, seçme ve seçilme hakkının sınırlarını yeniden tartışmaya açtı.
Burada toplumun kendi demokratik tutarlılığıyla da yüzleşmesi gerekiyor.
Kendi siyasi görüşüne yakın bir belediyeye kayyum atandığında tepki gösterip başka bir siyasi hareketin yönettiği belediyeye yapılan müdahaleyi görmezden gelmek, hakları ilkesel değil, siyasi aidiyetlere göre savunmak anlamına gelir.
Oysa seçme ve seçilme hakkı, örgütlenme özgürlüğü ve basın bağımsızlığı yalnızca bizim gibi düşünenlerin hakkı değildir.
Bir belediye başkanı suç işlemişse yargılanabilir. Fakat şahsi sorumluluğu, kendisini seçen yurttaşların iradesiyle özdeşleştirilemez. Bir dernekte hukuka aykırılık varsa yargısal denetim işletilebilir. Ancak bu denetim, örgütün bağımsızlığını ortadan kaldıran bir müdahaleye dönüşmemelidir. Bir medya kuruluşunun sahibine yöneltilen suçlamalar da gazetecilerin yayın yapma ve toplumun haber alma hakkından ayrı değerlendirilmelidir.
Devletin hukuku uygulama yetkisiyle kurumların iradesinin yerine geçmesi arasında temel bir sınır bulunuyor. Bu sınır aşındığında hukuk, hakları koruyan bir güvence olmaktan uzaklaşma riski taşır.
Kayyum uygulamalarının en ağır sonucu yalnızca görevden alınan yöneticiler veya yönetimi değiştirilen kurumlarla sınırlı değildir. Toplumun kendi iradesine duyduğu güven de zarar görür.
İnsanlar seçtikleri yöneticilerin görevden uzaklaştırılmasını, üyesi oldukları kurumların yönetimlerinin değiştirilmesini, izledikleri televizyonların yayınlarının kesilmesini sıradan gelişmeler olarak görmeye başlayabilir.
Böylece istisnai müdahaleler kalıcı bir yönetim alışkanlığına dönüşürken, yurttaşın itiraz etme iradesi de zayıflar.
Halk TV’de bugün yaşananlarla MAZLUMDER’de 2017 yılında yaşadıklarımız hukuken aynı olaylar değil. Fakat her ikisi de devlet müdahalesinin sınırları, kurumsal bağımsızlık ve toplumun kendi iradesine sahip çıkma hakkı bakımından önemli sorular ortaya çıkarıyor.
Demokrasi, yalnızca sandığa gidip oy kullanmak değildir. Sandıktan çıkan iradenin, bağımsız kurumların ve farklı seslerin varlığının güvence altında olmasıdır.
Kayyumlarla yönetilmeye alışan bir toplum, zamanla kendi iradesinin yerine başkalarının karar vermesini de olağan karşılamaya başlayabilir.
Bir toplumun kendi kendini yönetme hakkını kaybetmesi, çoğu zaman bu kaybı olağan görmeye başlamasıyla mümkün olur.
