1. Videolarınıza “Hepinize merhaba, ben Can Kantarcı” diyerek başlıyorsunuz. Biz de röportajımıza aynı şekilde başlayalım. Can Kantarcı kimdir? Kendinizi kısaca, hem profesyonel kimliğiniz hem de insani yönünüzle nasıl tanımlarsınız?
Aslında doğrudan öyle bir şey yok. Apaçık Radyo’daki programımın açılışından bahsediyorsunuz sanırım.
Kendimi öncelikle edebiyatla, sanatla ve hikâyelerle uğraşan biri olarak tanımlayabilirim. Uzun yıllardır çevirm
enlik, editörlük ve yazarlık yapıyorum. Şu anda İstanbul Modern’de Yönetici Editör olarak çalışıyorum. Bir yandan da Apaçık Radyo’da “Homo Ludens” adlı, oyunları kültür, sanat ve edebiyatla ilişkileri üzerinden ele aldığım bir program hazırlayıp sunuyorum.
Aslında bütün bu uğraşlarımın ortak noktasında merak var. İnsanların dünyayı nasıl anlamlandırdığı, kendilerine ve başkalarına nasıl hikâyeler anlattığı ilgimi çekiyor. Edebiyat, sanat, sinema ve oyunlar da benim için bu merakın farklı biçimlerde karşılık bulduğu alanlar. İşin profesyonel tarafı bir yana, kendimi hâlâ öğrenmeye, anlamaya ve mümkün olduğunca hayatın eğlenceli tarafını da görmeye çalışan biri olarak tanımlayabilirim.
2. İstanbul Modern gibi çok önemli bir kurumun Yönetici Editörü, aynı zamanda bir çevirmen ve yazarsınız. Bu üç farklı kimlik hayatınızda nasıl bir araya geldi? Hangisiyle başladınız, diğerleri nasıl eklendi?
Önce çevirmenlikle başladım, ardından editörlük, sonra da yazarlık eklendi hayatıma. Uzun yıllar boyunca üçü birden, üstelik çoğu zaman eşzamanlı olarak devam etti. Açıkçası ben de hâlâ bütün bunları nasıl bir arada yürüttüğüme inanamıyorum. Birbirini besleyen tarafları olduğu kesin ama zaman zaman insanı epey zorlayan bir çalışma temposu da ortaya çıkıyor. İyi mi yaptık, kötü mü yaptık, onu zaman gösterecek.
3. Sizi bu kültür-sanat ve edebiyat dünyasına çeken ilk kıvılcım neydi? Çocukluğunuzda veya gençliğinizde “Ben bu işi yapmalıyım” dedirten bir kitap, bir sergi veya bir anınız var mı?
Biraz tuhaf gelebilir ama Batman çizgi romanları ve Tim Burton’ın 1989 yapımı “Batman” filmi diyebilirim. Annemle babam bir gün bize sürpriz yapıp Zonguldak’ta sinemaya götürmüşlerdi. O filmi izlemek benim için unutulmaz bir deneyimdi. Sanırım hikâyelerin, hayal gücünün ve başka dünyalar yaratmanın beni ne kadar heyecanlandırdığını ilk o zaman fark ettim. Edebiyatla, sinemayla ve sanatla kurduğum ilişkinin başlangıcını biraz da orada aramak gerekiyor.
4. Bir sanat müzesinin “Yönetici Editörü” olmak tam olarak ne demek? Sizi bir gün boyunca İstanbul Modern’de takip etsek neler görürüz? Günlük rutininizde neler var?
Temel olarak müzenin küratöryel ekibi tarafından hazırlanan metinlerle ilgileniyorum. Sergiler için yazılan sanatçı biyografileri, yapıt tanıtım metinleri, sergi katalogları için farklı yazarlardan sipariş edilen makaleler gibi pek çok metnin editörlüğünü yapıyorum. Bunların çeviri süreçlerini koordine ediyor, çevirileri kontrol ediyorum.
Ancak işim küratöryel metinlerle sınırlı değil. Müzenin pek çok farklı departmanıyla birlikte çalışıyorum. Dolayısıyla günüm genellikle birbirinden oldukça farklı metinler arasında geçiyor. Bir bakıma müzenin ürettiği bilgi ve içeriğin ziyaretçiyle ve okurla buluştuğu aşamaların önemli bir bölümünde yer alıyorum.
5. Sanat kitapları ve sergi katalogları hazırlamak, sıradan bir kitap editörlüğünden hangi noktalarda ayrılıyor? Bir sanat eserini veya küratörün metnini okura en doğru şekilde aktarmak için nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Sanat kitaplarında ve sergi kataloglarında metinle görsel arasında çok yakın bir ilişki var. Dolayısıyla yalnızca metnin kendi içindeki tutarlılığına ve diline odaklanmak yeterli olmuyor; metnin sözünü ettiği yapıtla kurduğu ilişkiyi de gözetmek gerekiyor.
Bir yandan sanat tarihine ve ilgili terminolojiye hâkim olmak, diğer yandan da metni mümkün olduğunca açık ve anlaşılır kılmak önemli. Benim için buradaki temel mesele, yazarın ya da küratörün düşüncesine sadık kalırken okurla arasına gereksiz bir mesafe koymamak. Çünkü sanat metinlerinin, ele aldıkları yapıtların anlaşılmasını kolaylaştırması gerektiğini düşünüyorum.
6. “Kütüphane Buluşmaları” projesi çok ilgi çekici. Dijitalleşen bir çağda, fiziksel bir kütüphanede insanlarla bir araya gelmek size ne hissettiriyor? Bu buluşmaların sanatseverlere kattığı değer nedir?
Çok iyi hissettiriyor. Elimizde kitaplarımız, kafamızda düşüncelerimiz, aynı mekânda bir araya gelip okuduklarımızı paylaşmak, kitapları birlikte derinlemesine ele almak harika bir deneyim. Üstelik aynı kitabı okuyan insanların birbirinden ne kadar farklı şeyler çıkarabildiğini görmek de çok heyecan verici.
İstanbul Modern Kütüphane Buluşmaları’yla yapmak istediğimiz biraz da bu: Edebiyatın etrafında insanların rahatça konuşabildiği, birbirini dinleyebildiği, birlikte düşünebildiği bir ortam yaratmak. Bence kitap okumanın en güzel yanlarından biri, son sayfayı çevirdikten sonra da devam edebilmesi.
7. Sanat metinlerini veya edebi eserleri çevirmenin kendine has zorlukları var mı? Çevirisini yaparken “İyi ki bu metni Türkçeye kazandırmışım” dediğiniz veya sizi en çok zorlayan kitaplar hangileri oldu?
Küratöryel metinleri ben çevirmiyorum, ancak çevirilerini oldukça titiz bir şekilde kontrol ediyorum. Edebiyat çevirisinin ise elbette kendine özgü zorlukları var. Her yazarın ayrı bir dili, ritmi, dünyası var ve bunları Türkçede yeniden kurmanız gerekiyor.
Örneğin Mary Shelley’nin “Frankenstein”ını çevirmekle Jack Kerouac’ın “Yolda”sını çevirmek birbirinden çok farklı deneyimler. Birinde 19. yüzyılın dilini ve düşünce dünyasını, diğerinde son derece kendine özgü, hızlı ve ritmik bir anlatımı Türkçeye taşımaya çalışıyorsunuz. Bence çevirmenliğin en güzel tarafı da bu. Her kitapla birlikte yeni bir şey öğreniyor, kendi dilinizin imkânlarını da yeniden keşfediyorsunuz.
8. Hem yazan hem de çeviren bir insan olarak, bir metne bakış açınız nasıl? Çeviri yaparken kendi yazar kimliğinizi ne kadar geri planda tutuyorsunuz, yoksa bu iki rol birbirini besliyor mu?
Çeviri yaparken kendi yazar kimliğimi büyük ölçüde geri planda tutuyorum. Sonuçta ortada başka birinin yazdığı bir metin var ve çevirmen olarak öncelikli sorumluluğumuz o metne ve yazarına karşı. Kendi üslubumuzu metne dayatmak yerine yazarın dilini, sesini ve anlatım tercihlerini Türkçede karşılamaya çalışıyoruz.
Ama elbette yazarlıkla çevirmenlik birbirini besliyor. Kendiniz yazmaya çalıştığınızda bir cümlenin nasıl kurulduğunu, bir sözcüğün neden diğerine tercih edildiğini, ritmin nasıl oluşturulduğunu daha iyi kavrıyorsunuz. Bu da çeviri yaparken metne daha dikkatli ve bilinçli yaklaşmanızı sağlıyor.
9. Çok okuyan, yazan ve çeviren bir profesyonel olarak, kültür-sanat alanına ilgi duyan gençlere veya yeni başlayanlara ne okumalarını tavsiye edersiniz? İyi bir editör/çevirmen olmanın sırrı çok okumak mıdır?
Vallahi açıkçası büyük ölçüde öyle. Ama mesele yalnızca çok okumak da değil, ne kadar farklı şeyler okuduğunuz. Örneğin bir yazar olarak yalnızca edebiyata yoğunlaşmayı tercih edebilirsiniz. Ancak iyi bir editör ya da çevirmen olmak istiyorsanız kendinizi düzenli olarak farklı metin türlerine maruz bırakmanız gerekiyor.
Edebiyatın yanı sıra tarih, felsefe, bilim, sanat, hatta gündelik hayatta karşımıza çıkan farklı yazı biçimleriyle de ilgilenmek önemli. Çünkü her metnin kendine özgü bir dili, yapısı ve amacı var. Bunları tanıdıkça hem diliniz gelişiyor hem de metinlere yaklaşımınız esneklik kazanıyor.
10. Teknoloji ve yapay zekâ hızla gelişiyor. Bu durum çevirmenlik ve editörlük mesleğini nasıl etkiliyor? Sizce gelecekte metinlerle kurduğumuz ilişki nasıl değişecek?
Sanırım hepimiz giderek bir tür üst editörlüğe doğru evrileceğiz. Metinler çevrilmiş, hatta ilk tur editörlükleri yapılmış olarak önümüze gelecek. Ancak bir metnin kimin için yazıldığını, nasıl bir okur kitlesine seslendiğini, hangi bağlamda ve ne amaçla kullanılacağını değerlendirmek konusunda insan gözünün ve editoryal birikimin önemini koruyacağını düşünüyorum.
Dolayısıyla mesleğimizin ortadan kalkmasından çok, yaptığımız işin niteliğinin değişeceği kanısındayım. Belki de metin üretmekten çok, üretilen metinler üzerine düşünmeye ve onları değerlendirmeye zaman ayıracağız.
11. Masanızda şu sıralar neler var? Önümüzdeki dönemde İstanbul Modern yayınlarından veya sizin kişisel projelerinizden okuyucular ne zaman haberdar olacak?
İstanbul Modern’de sergiler devam ettikçe kataloglarımız da yayımlanmaya devam ediyor elbette. Dolayısıyla yeni sergi katalogları üzerine çalışmalarımız sürüyor.
Kişisel olarak ise uzun süredir üzerinde çalıştığım, David Foster Wallace’ın “Sonsuz Jest” romanının Türkçe çevirisinin umarım 2026 Aralık ya da 2027 Ocak ayında yayımlanmasını bekliyorum. Bir yandan da başka arkadaşlarımla birlikte “Pera Coda” adlı bir video oyununun hikâyesi ve anlatı tasarımı üzerine çalışıyoruz. Yani yine edebiyat, sanat ve oyunlar arasında gidip geliyorum.
12. Son olarak, bu röportajı Cuma Medya üzerinden okuyacak olan takipçilerimize, sizin ağzınızdan özel bir mesajınız var mı? Kitaplarla, sanatla ve kütüphanelerle kurduğumuz bağa dair onlara neler söylemek istersiniz?
Hem kendime hem de herkese tavsiyem, her gün telefonlarımızdan mümkün olduğunca uzaklaşarak bir saatimizi kitap okumaya ayırmak. Sürekli bir şeylere yetişmeye, ekranlardan gelen uyaranlara cevap vermeye çalıştığımız bir dünyada, bir kitapla baş başa kalmanın giderek daha kıymetli hale geldiğini düşünüyorum.
Üstelik bunu bir görev ya da kişisel gelişim meselesi olarak da görmemek gerekiyor. Sadece okumaktan keyif almak, merak ettiğimiz şeylerin peşinden gitmek ve kendimize biraz zaman ayırmak için.
