Son günlerde dünya siyasetinde tuhaf bir tekrar izliyoruz. Aynı aktörler, aynı dili kullanarak, farklı coğrafyalarda benzer müdahaleleri meşrulaştırıyor. Dün Venezuela’da, bugün İran’da; bir gün “demokrasi”, ertesi gün “insan hakları”, sonra “küresel güvenlik”… Değişmeyen tek şey, gücün kendi şiddetini ahlak diliyle örtme çabası. Tam da bu yüzden İran üzerine yürütülen tartışmaları, sadece İran’la sınırlı okumak yanıltıcıdır.
İran bugün bir kez daha dünya kamuoyunun odağında. Sokak hareketleri, hak ihlalleri, idamlar, kadınların uzun yıllar zorunlu başörtüsü üzerinden maruz kaldığı baskılar ve güvenlikçi devlet refleksi yeniden tartışılıyor.
Ancak tam da burada durup şu soruyu sormak gerekir.
Bu eleştiriler kimin adına, hangi bağlamda ve neyi meşrulaştırarak yapılıyor?
Bu soruyu sormadan yapılan her yorum, ister istemez eksik kalır. Hatta çoğu zaman farkında olmadan başkasının dilini konuşmaya başlar.
Eleştiri Gerekli, Ama Yetersiz
İran’da siyasi idamlar, hak arama gösterilerine karşı orantısız şiddet, uzun yıllar uygulanan zorunlu başörtüsü politikası, güvenlik aygıtının toplumsal alanı kuşatan belirleyiciliği inkâr edilemez gerçeklerdir. “İslam Cumhuriyeti” iddiasıyla yola çıkan bir sistemin, adalet, merhamet ve insan onuru gibi temel başlıklarda bu kadar sorunlu bir pratik üretmesi, en çok da kendi ahlaki meşruiyetini aşındırmaktadır.
Devletin dini, ahlaki bir referans olmaktan çıkarıp zorla dayatılan bir normlar rejimine dönüştürdüğü her yerde, inanç toplumu birleştirmez; tersine yabancılaştırır. Bugün İran’da özellikle genç kuşaklarda görülen kopuşun arkasında bu devletleşmiş din pratiği vardır.
Bu eleştiriler yerindedir. Gerekli ve kaçınılmazdır. Bunu inkâr etmek, ne İran’a ne de hakikate hizmet eder.
Ama Mesele Burada Bitmiyor
Sorun, İran’daki bu hak ihlallerinin kimler tarafından ve hangi siyasal bağlamda gündeme getirildiğidir. Yıllardır insan hakları tartışmalarını yakından izleyen biri olarak şunu söyleyebilirim: Bu meselede kullanılan dil çoğu zaman samimi değildir.
İran’a karşı en yüksek sesle “insan hakları” söylemi kuranların başında, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımı koşulsuz destekleyen çevrelerin gelmesi tesadüf değildir. Aynı şekilde, küresel haydut Donald Trump gibi figürlerin İran’ı “özgürlük” ve “insanlık” adına tehdit etmesi de ahlaki bir hassasiyetten değil, düpedüz jeopolitik bir hesaplaşmadan kaynaklanmaktadır.
İsrail’in nükleer silah kapasitesi görmezden gelinirken İran’ın nükleer programının “küresel tehdit” ilan edilmesi; Gazze’de çocuklar bombalanırken susanların, Tahran’daki bir protesto üzerinden insanlık dersi vermeye kalkışması; insanın ister istemez sinirine dokunuyor.
Bu tablo bize çok net bir şey söylüyor: Bu mesele bir insan hakları meselesi değildir.
Bu mesele, güç, çıkar ve saflaşma meselesidir.
İran Neden Bu Kadar Hedefte?
İran’ın onlarca yıldır maruz kaldığı ambargoların, ekonomik kuşatmaların ve askerî tehditlerin temel nedeni yalnızca iç politikası değildir. Bunu görmezden gelmek, bilinçli bir körlüktür.
Asıl belirleyici olan şudur:
İran, Batı hegemonyasına teslim olmamıştır..
İran, siyonist bölgesel düzenle uzlaşmamıştır..
İran, Filistin direniş hattına açık ve ısrarlı destek vermiştir..
Bu tutumun bedeli ağır olmuştur. Ambargolar, sabotajlar, ekonomik krizler, diplomatik yalnızlaştırma ve sürekli “rejim değişikliği” tehditleri bu bedelin parçalarıdır.
Eğer İran, Filistin meselesinde suskun kalsaydı; İsrail’le normalleşme yarışına girseydi; direniş hattını terk etseydi; bugün ne bu ölçekte bir kuşatma olurdu ne de bu kadar yoğun bir düşmanlık..
Bu gerçeği yok sayarak yapılan her “eleştiri”, ister istemez eksik ve yanlıdır.
Sahte İkilem: Ya Savun, Ya Teslim Ol
Kamuoyuna dayatılan ikilem açıktır: Ya İran’ı eleştirmeyeceksiniz ya da ABD–İsrail hattının yanında saf tutacaksınız.
Bu ikilem yanlıştır.
Ve açık söylemek gerekirse: Bu ikilem bilinçli olarak üretilmektedir/üretiliyor.
İran’ın halkına karşı adaletsiz uygulamalarını eleştirmek ahlaki bir zorunluluktur. Ancak bu eleştiriyi, Gazze’yi yerle bir edenlerin politik ajandasına eklemlemek de ahlaki bir savrulmanın da ötesindedir.
Bilindiği gibi, geçtiğimiz yıl Haziran ayında ABD ve İsrail’in İran’a dönük açık saldırganlığı karşısında tutumumuz net olmuştur. Söz konusu saldırganlığa karşı çıkmamız, İran devletini aklamak değildi. Bu, emperyalizme karşı ilkesel ve net bir duruş almaktı.
Filistin Varken Tarafsızlık Yoktur
İran’ı eleştirmek cesaret değildir. Asıl cesaret, İran’ı eleştirirken emperyalizmin sofrasına oturmamaktır.
Bilinmelidir ki; Gazze yerle bir edilirken susanların, çocukların cesetleri üzerinden İsrail’e mühimmat taşıyanların, nükleer silahları görmezden gelip İran’a ahlak dersi vermeye kalkışanların diliyle konuşan herkes, farkında olsun ya da olmasın zulmün tercümanlığına soyunmuştur…
Bir yandan İran’daki adaletsizliklere karşı söz söylemek ahlaki bir görevdir. Ama diğer yandan bu sözü ABD–İsrail saldırganlığının aparatı hâline getirmek, ahlaki bir çöküştür.
Bugün saflaşma nettir. Ya adaleti her yerde savunursunuz ya da gücün yanında durup vicdanınızı sus payına bağlarsınız.
İran’ın hataları vardır; ama Filistin’e sırtını dönmediği için cezalandırılan bir ülkeyi bombalayanlarla aynı cümlede mahkûm etmeye kalkışmak, ne eleştiridir ne de ahlak; bu, yalnızca teslimiyettir..

