Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Recep Karagöz

Fikirden Korkan Bir Ülke: Nuray Mert’in Vedası Üzerine

‘Özgürlük, insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleyebilme hakkıdır.’ // George Orwell

Nuray Mert, 9 Nisan 2025 tarihli yazısıyla, Türkiye’nin yakın tarihine not düşen ağır bir cümle kurdu: “Veda ediyorum.” Bu veda bir yorgunluk ya da kişisel bir kırılmanın ifadesi değil yalnızca. Bu veda, bir dönemin, bir fikir dünyasının ve en önemlisi de Türkiye’nin demokrasi mücadelesindeki büyük bir kaybın işaretidir. Yazı, bireysel bir tecrübenin ötesinde, sistematik hale gelmiş bir düşünce baskısının, entelektüel tecridin ve kurumsal çürümenin aynasıdır.

Türkiye’de Fikir Özgürlüğünün Daralan Sınırları

Nuray Mert’in akademiden medyaya, seküler çevreden İslamcı çevrelere kadar hemen her odakta dışlanması, Türkiye’de fikir özgürlüğünün nasıl ‘kendinden olan’ için geçerli hale geldiğini göstermektedir. Başörtüsü yasağına karşı çıktığında seküler çevrelerin hedefi oldu; Kürt meselesinde barışçıl çözümü savunduğunda ise milliyetçi ve ulusalcı çevrelerin. Bugün ise hakkında “silahlı örgüt üyeliği” suçlamasıyla dava açılıyor. Bu tablo, düşünce sahiplerinin her koşulda bir tehdit olarak görüldüğü ve cezalandırıldığı bir siyasal sistemin göstergesidir.
İfade özgürlüğü, anayasal bir hak olmaktan çıkmış, sadece belli grupların tekelinde işletilen bir ayrıcalığa dönüşmüştür. Nuray Mert’in yaşadığı süreç, bu dönüşümün bireysel düzeydeki en somut yansımasıdır.

Medyanın Dönüşümü ve Fikrin Mecra Krizi

Mert’in Akit TV’ye çıktığı gerekçesiyle eleştirilmesi, farklı mecralarda konuşma hakkının bile ‘ihanet’ ya da ‘saf değiştirme’ olarak algılandığı bir medya kültürünü ortaya koyuyor. Oysa demokratik bir toplumda fikir, mecra bağımsızlığı içinde değerlidir. Bugün geldiğimiz noktada medya, farklı görüşleri tartıştıran bir alan olmaktan çıkmış, kutuplaşmanın körükleyicisi haline gelmiştir.
Akit TV ile Oda TV gibi taban tabana zıt çizgilerdeki iki medyanın, Mert’i aynı anda hedef haline getirmesi, Türkiye’de ‘farklı olmanın’ nasıl ortadan kaldırıldığını gösteriyor. Artık düşüncenin içeriği değil, kiminle konuştuğun, nerede konuştuğun, ne zaman konuştuğun belirleyici hale gelmiştir.

Yargının Siyasallaşması: Suçun Değil, Düşüncenin Takibi

Mert hakkında açılan dava, sadece bireysel bir hukuki süreç değil; aynı zamanda Türkiye’de yargının siyasallaşmasının ve düşünceyi kriminalize etme pratiğinin yeni bir örneğidir. On yıl önce Suriye’nin Kürt bölgesinde çekilmiş bir fotoğrafın ‘silahlı örgüt üyeliği’ gerekçesiyle dava konusu edilmesi, ceza hukukunun siyasal bir araç haline geldiğini göstermektedir.

Bu tür davalar, toplumun genelinde otosansürü yaygınlaştırmakta ve düşünsel üretimi boğmaktadır. Artık insanlar yalnızca söylediklerinden değil, ne zaman, nerede ve kiminle olduklarından dolayı suçlanmakta, potansiyel tehdit olarak konumlandırılmaktadır.

Entelektüel Yalnızlaşma Üzerine Bir Tanıklık

Mert’in vurguladığı ‘yalnızlık’ duygusu, bu ülkenin düşünce insanlarının ortak kaderine dönüşmüş durumda. Her kesime mesafe alabilen, ilkelere sadık kalan, vicdan sahibi aydınlar için Türkiye giderek daralan bir alana dönüşüyor. Oysa bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şey, ezberleri bozabilen, sorgulayan ve doğruyu her dönemde söyleyebilen kalemlerdir.

Bu noktada kişisel bir tanıklığı ifade etmek isterim. Nuray Mert’i, 2000’li yıllarda bir grup aydının öncülüğünde başlatılan Doğu Konferansı vesilesiyle birlikte gittiğimiz şehirlerden ve ülkelerden yakından tanıma fırsatım oldu. Doğu Konferansı, Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt meselesinin barışçıl yollarla çözümü, halklar arası diyalog ve hak temelli bir siyasal kültürün inşası için Anadolu’dan Ortadoğu’ya uzanan bir düşünce yolculuğuydu. Mert, bu yolculukta ne kadar ilkeli, samimi ve cesur bir entelektüel olduğunu her defasında gösterdi. Onun fikirleri, belirli bir ideolojinin değil; adaletin, özgürlüğün ve insan onurunun savunusuydu.
Bu nedenle bugün onun yalnızlaştırılması, sadece bireysel bir kırılma değil, aynı zamanda Türkiye’nin düşünen insanlara nasıl dar geldiğinin, onları nasıl tükettiğinin göstergesidir.

Karanlık Tünel ve Ortak Korkular

Nuray Mert’in yazısındaki ‘korkuyorum’ ifadesi, bir entelektüelin duyduğu kişisel endişenin ötesinde, aslında bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın paylaştığı kolektif bir hissiyatı yansıtıyor. Hukuksuzluğun sıradanlaştığı, muhalif olmanın suç sayıldığı, her farklı fikrin düşmanlaştırıldığı bir ortamda korku artık olağan hale gelmiştir. Ve bu korku, yalnızca bir duygusal tepki değil; aynı zamanda bir siyasal göstergedir: Demokratik gerilemenin ve özgürlük kayıplarının bir sonucu.

Bu Sadece Bir Veda Değil

Nuray Mert’in yazmaktan, konuşmaktan vazgeçmesi sadece bir bireyin susması değil; bu ülkenin düşünsel, ahlaki ve siyasal zemininde açılan büyük bir yaradır. Bu yazı, bir kalemin susmasından çok daha fazlasını anlatıyor: Düşüncenin, vicdanın, adaletin artık ‘risk’ olarak görüldüğü bir rejimin anatomisini.

Onun vedası hepimize bir çağrıdır. Bu ülkeyi düşünenler terk ederse, geriye sadece bağıranlar, cezalandıranlar ve tahakküm kuranlar kalır. Nuray Mert sustu; ama bizlerin, bu susturulmaya karşı daha gür bir sesle konuşma sorumluluğu vardır.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler