Türkiye’de siyasal alan, seçim rekabetiyle değil, gündem kontrolüyle şekilleniyor. Erdoğan iktidarı, meşruiyetini koruyabilmek için bir yandan seçimi yeniden kurgularken, diğer yandan muhalefeti içeriden çökerten, medya ve hukuk üzerinden işleyen bir stratejiyi sürdürüyor. Bu durum, hem demokratik alanı daraltıyor hem de toplumsal hafızayı yeniden biçimlendiriyor.
Sürekliliğin Anatomisi: Gücün Zamanı Uzatma İradesi
Türkiye’de iktidar, artık seçim kazanma kapasitesiyle değil, iktidar süresini uzatabilme becerisiyle ölçülüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öncelikli hedefi, anayasal sınırları aşmadan görünür biçimde “yeniden aday olma” zeminini yaratmak.
Bu nedenle Meclis aritmetiğinde “360 oy” hesabı yalnızca teknik bir mesele değil; rejimin meşruiyetinin yeniden üretilmesi için bir manevra alanı.
Ancak bu hesapta belirsiz olan şey, sandığın garantisi. O yüzden siyasetin tüm enerjisi, muhalefeti etkisizleştirmeye yöneliyor. Türkiye’de iktidar, artık rakibini yenmekten çok, rakibinin konuşma kapasitesini felç etmeye odaklanmış durumda.
Muhalefetin Tasfiyesi: Kontrol Edilebilir Rakip Arayışı
Siyasal iktidarın en önemli stratejisi, “kontrollü muhalefet” yaratmaktır.
Bu, Gramsci’nin deyimiyle, rızanın üretimi sürecidir: İktidar, şiddeti yalnızca doğrudan baskı olarak değil, kabul edilebilir bir norm olarak topluma enjekte eder.
Bugün Türkiye’de muhalefete yönelik yargı kararları, partiler arası rekabeti değil, bu “rıza mühendisliğini” gösteriyor.
CHP’ye yönelik kurultay müdahaleleri, İmamoğlu hakkındaki davalar veya partilerin iç dengelerini hedef alan operasyonlar, muhalefeti bir kriz alanına hapsediyor.
Böylece muhalefet enerjisini toplumsal dönüşümden ziyade kendi varlığını korumaya harcıyor.
Bu, otoriter rejimlerin klasik taktiğidir: Rakibini yasaklamaz; yavaşça tükenmeye zorlar.
Gündem Mühendisliği: Hakikatin Yerinden Edilişi
İktidar, yolsuzluk, ekonomik çöküş, yoksulluk ve adaletsizlik gibi temel sorunları konuşulamaz hale getirmek için sürekli gündem üretiyor.
Bir dava bitmeden diğeri açılıyor; bir kriz sönmeden yenisi alevleniyor.
Bu, “politik dikkat ekonomisi”nin kontrolüdür.
Toplumun zihinsel enerjisi, sürekli değişen bu dosyalar arasında dağılırken, sistemin yapısal krizleri görünmez kılınıyor.
Böylece siyaset, hakikatin alanı olmaktan çıkıyor; gündem, bir tür taktiksel sis perdesine dönüşüyor.
Foucault’nun “hakikat rejimi” dediği şey, tam da bu noktada devreye giriyor: iktidar, neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veren epistemik merkez haline geliyor.
Medya ve Hafızanın Tasfiyesi
TELE1’e atanan kayyum ve kanal arşivinin silinmesi, yalnızca bir kurumun değil, toplumun hafızasının da hedef alınmasıdır.
Medya üzerindeki kontrol, artık yalnızca sansürle değil, arşiv imhası ile de işliyor.
Bu, Orwell’in 1984’ündeki “Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder” ilkesinin somut bir yansımasıdır.
2015 sonrası kapatılan medya organları, sadece basın özgürlüğünün kaybını değil, kamusal belleğin parçalanmasını da temsil ediyor.
Bu durum, Habermas’ın “kamusal alan” kavramının Türkiye’de fiilen çöktüğünü gösteriyor: artık eleştiri, bilgi değil; tehlike olarak görülüyor.
Demokrasi mi, Denetim Rejimi mi?
Bugün Türkiye’deki sistem, biçimsel olarak çok partili, fakat fiilen denetimli bir rekabet rejimidir.
Seçimler yapılıyor, ancak sonuçları toplumsal meşruiyet yerine iktidarın kontrolüyle şekilleniyor.
Bu, “rekabetçi otoriterlik” (Levitsky & Way) literatürünün tipik örneğidir.
Barış, demokrasi ve hukuk söylemi hâlâ dolaşımda, fakat içeriği boşaltılmış durumda.
Gerçek bir demokratikleşme, yalnızca sandıkla değil, hakikatle yüzleşme cesaretiyle mümkündür.
Sonuç: Hakikatin Savunusu
Bugün yapılması gereken, sadece muhalefeti savunmak değil, hakikatin kendisini savunmaktır.
Çünkü medya sustuğunda, toplum sağırlaşır; siyaset ise körleşir.
Hakikati korumak, yalnızca etik bir görev değil, aynı zamanda siyasal bir direniş biçimidir.
Hakikatin kaybedildiği bir ülkede hiçbir seçim gerçekten kazanılamaz.

