Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Recep Karagöz

Dindar İktidarın Ahlak Sınavı

Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkındaki olağanüstü kazanç iddiası, iktidarın dinî ve siyasi kimliğiyle özdeşleşen çevrelerin kendi yöneticilerinden hesap sorup soramayacağını da sınamaktadır. İstifa siyasi bir başlangıç olabilir; fakat açıklamanın, bağımsız soruşturmanın ve hukuki hesabın yerini tutamaz.

Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkında ortaya atılan iddialar ile Kaya’nın Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP)’deki görevlerinden ayrılması, siyasette uzun zamandır cevabı aranan bir soruyu yeniden gündeme getirdi: İnsanlar, kendilerini temsil ettiğine inandıkları bir iktidarın yanlışları karşısında ne kadar bağımsız davranabilir?

Şimdilik ortada kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmuyor. İddiaların doğruluğunu ortaya çıkaracak olan bağımsız ve şeffaf bir soruşturmadır. Ancak siyasi yakınlık da ciddi iddiaların cevapsız bırakılmasının gerekçesi olamaz.

Mağduriyet hafızası siyasi dokunulmazlığa dönüşürse

AKP, uzun yıllar boyunca devletin dışladığı, kamusal alanda sınırlandırdığı ve hayat tarzı nedeniyle baskı altında tuttuğu muhafazakâr kesimlerin desteğini aldı. Başörtüsü yasakları, eğitim ve çalışma hayatındaki engeller, 28 Şubat döneminin baskıları bu toplumun hafızasında hâlâ canlıdır.

Yaşananları küçümsemek veya hiç olmamış gibi davranmak mümkün değildir. Ancak geçmişte uğranılan haksızlıklar, bugün aynı toplumsal kesimi temsil ettiğini söyleyen bir iktidara sınırsız güven duyulmasını gerektirmez.

Hak mücadelesiyle bir partinin geleceği birbirine bağlandığında, iktidara yöneltilen her eleştiri geçmişteki mağduriyetlerin geri döneceği korkusuyla karşılanabiliyor. Bir yönetici hakkındaki yolsuzluk veya kayırmacılık iddiası, hukuki içeriğinden koparılarak “bizim insanlarımıza yönelik saldırı” şeklinde algılanabiliyor.

Böylece siyasi temsil, yöneticileri denetimden koruyan görünmez bir zırha dönüşüyor.

Dindarların haklarını savunmak ile dinî kimliğini öne çıkaran bir iktidara ahlaki dokunulmazlık tanımak aynı şey değildir. Başörtülü bir siyasetçinin kamusal görev üstlenebilmesi elbette savunulmalıdır. Fakat o siyasetçi hakkındaki mali iddiaların araştırılmasını istemek, başörtüsüne veya dindarlara karşı çıkmak anlamına gelmez. Tam tersine, kamusal görev üstlenen herkesin aynı hukuk ve şeffaflık ölçüsüne tabi tutulmasını gerektirir.

İnsan, uzun süre desteklediği bir siyasi hareketi eleştirirken yalnızca bugünkü iktidarla değil, kendi geçmişiyle de yüzleşir. Verdiği oyları, savunduğu kararları ve yaptığı tartışmaları yeniden değerlendirmek zorunda kalır. Bu nedenle bazı insanlar için iktidarın yanlışını kabul etmek, kendi tercihlerinin yanlışlığını kabul etmek kadar ağır gelebilir.

Savunma refleksi tam da burada ortaya çıkar. Önce iddianın kim tarafından gündeme getirildiğine bakılır. Ardından zamanlaması sorgulanır. Eleştiriyi yapanın niyeti tartışılır. Fakat ortaya konulan rakamlar ve işlemlerin kendisi ikinci planda kalır.

Bir iddia muhalefet tarafından dile getirildiği için yanlış olmadığı gibi, iktidar tarafından reddedildiğinde de kendiliğinden geçersiz hâle gelmez. Belirleyici olan, işlemlerin ve belgelerin ne gösterdiğidir.

Geçmişte mağdur edilmiş olmak, bugünün haksızlıklarını görmezden gelme hakkı vermez. Tersine, haksızlığın ne anlama geldiğini bilenlerden daha yüksek bir duyarlılık beklenir.

İstifa hesap vermenin sonu değil, başlangıcıdır

Fatma Betül Sayan Kaya’nın görevlerinden ayrılması önemlidir. Siyasi sorumluluk bakımından doğru yönde atılmış bir adım sayılabilir. Ancak istifayı tek başına aklanma veya kurumsal adalet göstergesi olarak görmek mümkün değildir.

İstifa, bir kişinin görevini bırakmasıdır. Hesap vermek ise iddiaları belgelerle cevaplandırmak, mal varlığındaki değişimi açıklamak, işlemlerin bağımsız kurumlar tarafından incelenmesini sağlamak ve hukuka aykırılık varsa sonucuna katlanmaktır.

Türkiye’de siyasi sorumluluk çoğu zaman halka ve hukuka karşı değil, parti liderine karşı duyulan bir yükümlülük şeklinde yaşanıyor. Görevden ayrılma talebi bile kamuoyuna hesap vermekten çok, liderden görevden affını isteme diliyle ifade ediliyor.

Demokratik bir düzende siyasetçinin muhatabı yalnızca kendisini göreve getiren lider değildir. Kamu adına görev yapan kişi yurttaşa, hukuka ve kamu vicdanına karşı da sorumludur.

Fon krizi de yalnızca bir siyasetçi ve eşinin işlemlerinden ibaret değildir. Yüzden fazla fonu ve yaklaşık yarım milyon yatırımcıyı etkileyen piyasa çöküşünden, şüpheli hisse hareketlerinden ve denetim mekanizmalarının zamanında çalışıp çalışmadığına ilişkin ciddi kuşkulardan söz ediyoruz.

Olayı yalnızca bir aileye indirgemek, sistemin sorumluluğunu görünmez hâle getirebilir. İlgili şirketleri, fon yöneticilerini ve yatırımcıları denetlemekle görevli kurumlar ne yaptı? Olağan dışı fiyat hareketleri neden zamanında durdurulamadı? Bazı yatırımcılar büyük kayıplarla karşılaşırken kimler hangi bilgilerle piyasadan çıktı? Siyasi ve bürokratik bağlantılar işlemlerde rol oynadı mı?

Bu sorular cevaplandırılmadan yalnızca bir yöneticinin istifası üzerinden “gereği yapıldı” denilemez.

Olayın muhafazakâr siyaset açısından daha ağır bir tarafı da bulunuyor. Yıllarca kul hakkından, haram kazançtan ve ahlaklı yönetimden söz eden bir siyasi hareket, kendi yöneticisi hakkında böylesine büyük bir mali iddia ortaya çıktığında daha düşük değil, daha yüksek bir açıklık standardı göstermek zorundadır.

Dinî kimlik, kamusal denetimden kaçmanın gerekçesi yapılamaz. Bir siyasetçinin ibadet etmesi, muhafazakâr bir aileden gelmesi veya geçmişte başörtüsü mücadelesi vermesi, mali işlemlerinin sorgulanmasını engellemez. Dindarlık kişiye siyasi ve hukuki ayrıcalık sağlayan bir unvan değildir.

Sorumluluk yalnızca iktidar yöneticilerine ait değil. İktidarın toplumsal tabanı, muhafazakâr kanaat önderleri, dinî cemaatler ve iktidara yakın medya da bir tercih yapmak durumunda.

İddiayı araştırmak ve açıklama istemek yerine olayın üzerini örterlerse, bir partiyi korurken temsil ettiklerini söyledikleri değerlerin güvenilirliğine zarar verirler. Çünkü toplum, din adına söylenen sözleri kullanılan dinî kavramların çokluğuyla değil, o sözleri söyleyenlerin kendi yakınları karşısındaki tutumuyla değerlendirir.

Benzer bir kazanç iddiası muhalif bir siyasetçi hakkında ortaya atılsaydı hangi sorular sorulacaktı? Hangi televizyonlar günlerce yayın yapacak, hangi köşe yazarları istifa çağrısında bulunacak, hangi dinî kavramlar hatırlatılacaktı?

Bugün yapılması gereken de farklı değildir. Ne peşin mahkûmiyet ne siyasi koruma… Belgelerin açıklanması, bağımsız soruşturma ve hukuk önünde eksiksiz hesap.

Bir siyasi hareketi eleştirmek ona ihanet etmek değildir. Ancak onu her durumda savunmak, insanı zamanla kendi değerleriyle karşı karşıya getirir.

İktidarın kimliği değiştiğinde ölçümüz de değişiyorsa, savunduğumuz şey adalet değil aidiyettir.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler