“Hakikatle yüzleşmeyen toplumlar, hatalarını tekrar eder; yüzleşemeyen siyasetler ise meşruiyetlerini kaybeder.”
Özrün Siyaseti ve Türkiye Deneyimi
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, partisinin 2016 yılında dokunulmazlıkların kaldırılmasına verdiği desteği “kusur” olarak nitelendirip, “Tüm Türkiye’den, Türk milletinden özür diliyorum.” demesi, Türkiye’de siyasetin nadiren tanık olduğu bir özeleştiri pratiğini temsil ediyor.
Bu ifade, yüzeyde basit bir “özür beyanı” gibi görünse de, derinlemesine okunduğunda hem siyasal etik hem de demokratik meşruiyet tartışmaları açısından önemli bir dönüm noktasıdır.
Zira Türkiye’de siyaset, çoğunlukla hatalarla değil, zaferlerle tanımlanır; özür dilemek zayıflık, özeleştiri ise “yenilgi” sayılır.
Oysa demokratik olgunluk, zaferlerle değil, hataların itirafı üzerine inşa edilir.
Dokunulmazlıkların Kaldırılması: Popülizm ve Devletçi Refleksin Kesişim Noktası
2016 yılında dokunulmazlıkların kaldırılması, dönemin siyasal atmosferinde “hesap vermekten korkmayan siyaset” sloganıyla sunulmuştu.
Ancak gerçekte bu karar, yasama organının yürütmeye kendi eliyle siyasal üstünlüğünü devretmesi anlamına geliyordu.
Bu süreç, popülist güvenlik söyleminin muhalefet partilerini nasıl hizaya sokabildiğinin çarpıcı bir örneğidir.
Özgür Özel’in bugün “kusur” olarak nitelendirdiği o adım, yalnızca bir taktik hata değil, bir siyasal kültürün çöküş anıydı.
Çünkü muhalefet, iktidarın “terörle mücadele” diskuruna teslim olarak kendi demokratik misyonunu askıya aldı.
Ve bu kararın bedeli ağır oldu:
Bir halkın milyonlarca oyla seçtiği temsilciler, yıllarca cezaevinde tutuldu.
Selahattin Demirtaş’ın dokuz yıl süren tutukluluğu, bu yapısal zaafın ve siyasal korkunun en dramatik sonucudur.
Sessizlik: Bir Siyasetin En Uzun Yargısı
CHP’nin özrü, geç kalmış bir vicdanın sesi olsa da, bu sesin öncesinde dokuz yıl süren bir sessizlik vardır.
Demirtaş cezaevindeyken, muhalefet uzun süre bu haksızlığın adını koymaktan kaçındı.
Bir dönemin ana muhalefeti, yargının siyasallaşmasını görüp susarak, farkında olmadan bu düzenin meşruiyetine ortak oldu.
Bu suskunluk, belki korkudan, belki politik pragmatizmden kaynaklandı.
Ama sonuçta, “hakikatin yanında durma” ilkesini törpüledi.
Siyasi tarih açısından asıl mesele, hatanın kendisinden çok, hatayı dile getirmekteki gecikmedir.
Çünkü geciken adalet, sadece mazlumu değil, onu savunamayanı da yaralar.
Yüzleşme Kültürü ve Siyasi Etik
Yüzleşme, bireysel bir erdemden çok, kurumsal bir olgunluk göstergesidir.
Siyasetçiler geçmişle yüzleştiklerinde, sadece kendi hatalarını değil, temsil ettikleri kurumun tarihsel sorumluluğunu da üstlenirler.
Bu bağlamda Özgür Özel’in özrü, siyaset teorisinde “etik hesap verebilirlik” kavramıyla örtüşür.
Bu anlamda Özel’in açıklaması, geç kalmış ama önemli bir vicdani restorasyon girişimidir.
Ne var ki, bu özrün kalıcı bir siyasal etik dönüşüm yaratabilmesi için, sözün eyleme dönüşmesi gerekir.
Özür, eyleme dönüşmediğinde, bir ahlaki jest olarak kalır; eyleme dönüştüğünde ise tarihin akışını değiştirir.
Helalleşme Söylemi ve Toplumsal Barışın Ahlaki Zemini
CHP’nin bir önceki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “helalleşme” kavramını siyaset sahnesine taşımış, Türkiye’nin travmatik geçmişiyle barışmak için ahlaki bir dil önermişti.
Bu çağrı, laik-muhafazakâr, Türk-Kürt, Alevi-Sünni eksenlerinde derinleşen toplumsal yaralara bir merhem olabilirdi.
Özgür Özel’in özrü, bu çizginin devamı niteliğinde bir kurumsal yüzleşmedir.
Fakat helalleşme ile özür arasındaki fark, toplumsal psikolojiyi de belirler:
Helalleşme toplumsaldır, özür kurumsal.
Birlikte olduklarında, siyaset ahlaki meşruiyetini yeniden kazanır.
Sonuç: Hatadan Ders, Sessizlikten Yenilenme
Türkiye siyaseti, uzun süredir “hatayı itiraf etmemenin” iktidar kültürüne teslim olmuştur.
Bu, bir anlamda rekabetçi inkâr rejimidir: Herkesin hatayı bildiği, ama kimsenin dillendirmediği bir siyasal atmosfer.
Özgür Özel’in özrü, bu nedenle sadece bir özür değil, bir demokrasi testidir.
Eğer bu yüzleşme, kurumsal özeleştiriye ve demokratik yenilenmeye dönüşebilirse, siyaset yeniden vicdan kazanabilir.
Ama eğer bu söz, yalnızca sembolik bir savunma olarak kalırsa, Türkiye yine aynı döngüye mahkûm olur:
Geç gelen yüzleşmeler, yeniden ertelenen adaletler…
Bugün mesele sadece CHP’nin değil; tüm siyaset kurumunun aynaya bakabilmesidir.
Geçmişle yüzleşmek, geçmişi reddetmek değil; onu adil bir gelecek bilincine dönüştürmek demektir.
Ve belki de Türkiye’de ilk kez, bir siyasetçi o bilincin kapısını araladı:
“Tüm Türkiye’den özür diliyorum.”
