Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Recep Karagöz

Cezaevleri Değişti, Zihniyet Değişmedi

‘Haklıların güçlü olmadığı yerde, güçlüler hep haklı olur.’ // Blaise Pascal

1990’lı yılların sonlarında, yükseköğretim kurumlarında uygulanan başörtüsü yasağı, kamusal alanın ideolojik olarak tanımlanmasının bir sonucuydu. Bu dönemde, eğitim hakkını kullanmak isteyen bireyler, psikolojik baskıyla yönlendirilmeye çalışıldı. ‘İkna odaları’ olarak adlandırılan bu yapılar, pedagojik yöntemlerle meşrulaştırılmaya çalışılsa da aslında bireyin inancına, kimliğine ve varoluşuna karşı uygulanan sistematik bir dışlama biçimiydi.

Bugün geldiğimiz noktada, biçimsel olarak farklı ama özde benzer yöntemlerle farklı görüşlerin bastırıldığını gözlemliyoruz. Siyasal iktidarların değişmesi, bu tür uygulamaların sona ermesini sağlamamış; yalnızca hedef alınan gruplar değişmiştir. Bu kez, muhalif görüşler devlet aygıtının ceza hukuku üzerinden kurduğu baskıyla susturulmakta. İfade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve seçilme hakkı gibi temel demokratik değerler, yargı süreçleriyle sınırlandırılıyor.

Modern ceza adaleti sistemlerinde, hukukun temel amacı adaleti sağlamak iken; bazı bağlamlarda hukuk, siyasi meşruiyet üretme aracına dönüşebiliyor. Bu durumda cezaevleri, yalnızca suç işleyenlerin değil; siyasal iktidarla fikirsel uyuşmazlık içinde olan bireylerin tutulduğu yerler haline geliyor. Bu tür uygulamalar, hukuk devleti ilkesinin zedelenmesine, toplumsal güvensizliğin derinleşmesine neden oluyor.

Yakın tarihten günümüze, bireylerin ya da grupların kamusal alandaki görünürlüğü, sadakatle değil farklılıkla ilişkilendirildiğinde sistematik dışlama yeniden üretilebiliyor. Bu dışlama bazen ikna odası gibi ‘yumuşak’ formlarda, bazen de tutuklama, gözaltı ya da kamu görevinden çıkarma gibi ‘sert’ yöntemlerle gerçekleşiyor.

Dünün mağduriyetleri üzerinden inşa edilen siyasal söylemler, iktidar olunduğunda çoğu kez unutuluyor. Oysa adalet, yalnızca mağdurken talep edilen değil; muktedirken korunan bir değerdir. Bugün adaletin yalnızca iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillendiği bir düzende, hak ve özgürlüklerin evrenselliğinden söz etmek mümkün değildir.

Bu toprakların en derin yarası, geçmişte yaşanan yanlışların tekrarı karşısında ‘failin değişmiş olmasını’ yeterli bir gerekçe sayan anlayıştır. Oysa mesele ‘kimin yaptığı’ değil, ‘neyin yapıldığıdır.’ Ve aynı pratiği farklı aktörlerin tekrar etmesi, onu meşru kılmaz.

Kamusal vicdan, bu döngüsel baskı sistemine karşı, kişisel hikâyelerin ötesinde ilkesel bir duruş sergileyebildiği ölçüde iyileşebilir. Çünkü baskının biçimi değişse de, onu mümkün kılan zihniyet değişmediği sürece, adalet hep ertelenmiş bir umut olarak kalacaktır.

Adalet, yalnızca kimin mağdur olduğuna göre şekilleniyorsa, orada hukuk değil, güç vardır. Değişen aktörler değil; değişmeyen zihniyet sorgulanmadıkça, tarih sadece yer değiştiren mağduriyetlerle tekrar eder. Aynı yöntemleri farklı isimlerle sürdürmek, dönüşüm değil, tahakkümün el değiştirmesidir. Gerçek değişim, gücü ele geçirince değil; o gücü sınırlamayı seçtiğinde başlar.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler