Çaycuma’nın Yitik Tezgahları

Bir kentin ruhu sadece sokaklarında, meydanlarında, binalarında değil; demir döven çekiçlerde, sabah erkenden açılan dükkanlarda, eski usul ahşap kapıların gıcırdayışında saklıdır. Çaycuma da bir zamanlar böyleydi. Sadece yaşayan bir yer değil; çalışan, üreten, kokusu, sesi ve emeği olan bir kentti. Şimdi o sesler sustu, zanaatlar birer birer yok oldu. Kimi meslekler yalnızca yaşlıların hafızasında, kimi […]

Bir kentin ruhu sadece sokaklarında, meydanlarında, binalarında değil; demir döven çekiçlerde, sabah erkenden açılan dükkanlarda, eski usul ahşap kapıların gıcırdayışında saklıdır. Çaycuma da bir zamanlar böyleydi. Sadece yaşayan bir yer değil; çalışan, üreten, kokusu, sesi ve emeği olan bir kentti. Şimdi o sesler sustu, zanaatlar birer birer yok oldu. Kimi meslekler yalnızca yaşlıların hafızasında, kimi sadece sararan fotoğraflarda kaldı.

İlçenin sokaklarında bir zamanlar yorgancı dükkanı, semerci atölyesi, kalaycı ocağı, kunduracı tezgahı sıralanırdı. Bunlar sadece geçim kapısı değil; usta-çırak ilişkisinin, mahalle dayanışmasının, esnaf ahlakının yaşadığı mekanlardı. Her dükkanın bir hikayesi, her ustanın bir duası vardı. Körüklerin içindeki ateş, sadece demiri değil; emeği, sabrı ve saygıyı da ısıtırdı.

Şimdi ise steril vitrinlerin ve ruhsuz tabelaların ardında, unutulmuş bir geçmişin sessizliğine bakıyoruz. Oysa eski dükkanların bir ruhu vardı; yılların biriktirdiği iz, toz, leke oradaydı. Unutmak, yalnızca belleğin zayıflığı değil; kimliğin yitimiyle ilgilidir. Biz Çaycuma’nın kimliğini hangi ara yitirdik?

Bazı isimler var ki, belleğimizde hala diri:

Kalaycı Fişke Sabahaddin mesela… Körük başında ter döken, tenekeyi nakış gibi döven bir usta.

Yukarı Çarşı’daki bakkal Mehmet arık, mahallenin kalbini tutan isimlerden biriydi. Sadece alışveriş değil, selamlaşma, muhabbet, güven de onun dükkanında satılırdı.

Telefon numarası 52 olan, sonra 1052’ye dönüşen Camcı Orhan… Camın kırılganlığına karşı gösterdiği sabırla, neredeyse bir filozof gibiydi. Onun camlarını sadece pencereye değil, mahalleye, zamana, insan ilişkilerine takardı insan.

Ve çuldan kilim dokuyan Antepli Kadir Usta… Her düğümde bir memleket özlemi, bir hayat hikayesi taşıyan sessiz bir sanatkardı.

Bu kayboluşun tek nedeni “zamanın değişmesi” değil. Plansızlık, çarpık kalkınma anlayışı ve kültürel mirasa gösterilmeyen özen bu süreci hızlandırdı. Oysa Almanya’nın küçük kasabalarında bile eski meslekler yaşatılırken, biz neden kendi semercimize, kunduracımıza, kilimcimize sahip çıkmadık?

Bugün Çaycuma’da gençler “semercilik” kelimesini bir tarih kitabında duymuş gibi bakıyor olabilir. Ama bu unutulmuşluk, sadece bir mesleğin değil; bir dönemin, bir insan tipinin, bir emeğin ortadan kaybolması demek. Yani bu, ekonomik değil; kültürel bir yitimdir.

Belki hala geç kalmış değiliz. Kent müzesine dönüştürülecek bir eski atölye, belgeseli yapılacak bir usta, yaşatılacak bir zanaat okulu, anlatılacak bir hikaye vardır. Çünkü bir toplumun belleği sadece kütüphanelerde değil; tornada, örste, tezgahta da yaşar.

Bir zamanlar Çaycuma böyleydi…

Peki biz, o belleği yeniden kurabilecek miyiz?

Exit mobile version