15 Temmuz’un yıl dönümünde Çaycuma’da yapılan bir siyasi basın açıklaması, yalnızca yerel siyasete ilişkin bir tartışma başlatmadı. Aynı zamanda Türkiye’de onlarca yıldır tekrar edilen bazı ideolojik ezberlerin hâlâ ne kadar canlı olduğunu da gösterdi.
FETÖ’nün işlediği ağır suçlardan hareketle bütün cemaat ve tarikatları aynı cümlede mahkûm eden, farklı dini toplulukları peşinen suçlu ilan eden bu yaklaşım, ilk bakışta sert bir siyasi çıkış gibi görünebilir. Oysa biraz yakından bakıldığında bunun hakikati anlamaya değil, geçmişten devralınan sloganları yeniden üretmeye dayandığı görülüyor.
Aslında mesele yalnızca bu açıklama değildir. Mesele, taşrada siyasetin hâlâ araştırmadan, sorgulamadan ve yeni bilgiler ışığında geçmişi yeniden değerlendirmeden yapılmasıdır. Oysa siyaset, ezberleri tekrar etme değil; hakikatin peşinden gitme cesaretidir.
FETÖ’nün devlete sızması, darbeye kalkışması ve işlediği ağır suçlar tartışmasızdır. Ancak buradan hareketle Türkiye’deki bütün cemaatleri ve tarikatları aynı kategoriye koymak, hukukun en temel ilkelerinden biri olan suçun şahsiliği ilkesini yok saymaktır.
Demokratik hukuk devletinde insanlar inançlarından, dini yorumlarından veya mensubu oldukları topluluklardan dolayı değil; işledikleri fiillerden dolayı yargılanırlar. Bir yapının suç işlemesi, benzer inanç geleneğinden gelen bütün yapıların suçlu ilan edilmesini meşru kılmaz. Böyle bir anlayış, hukukun değil ideolojinin dilidir.
Cumhuriyet Hiç mi Sorumlu Değil?
Bugün cemaat ve tarikatların ulaştığı noktayı yalnızca onların tercihleriyle açıklamak da tarihsel gerçekliği eksik okumaktır.
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren uygulanan katı laiklik politikaları, dini hayatı büyük ölçüde devlet denetimi altına almayı ve kamusal alandan uzaklaştırmayı hedefledi. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla başlayan süreç, dini eğitimin sınırlandırılması, imam hatiplerin kapatılma girişimleri, Kur’an öğretimine getirilen yasaklar ve başörtüsü yasakları gibi uygulamalarla devam etti.
Bütün bu politikalar dini hayatı ortadan kaldırmadı.
Tam tersine, görünür ve denetlenebilir dini yapıları yer altına itti. Şeffaf olması gereken dini örgütlenmeler kapalı yapılara dönüştü. Devletin meşru sivil dini oluşumlara alan bırakmadığı dönemlerde, denetimsiz ve içe kapalı yapılar daha kolay güç kazandı.
Bu tespiti yapmak, cemaatlerin bütün uygulamalarını meşrulaştırmak anlamına gelmez. Ancak bugünkü tabloyu doğru okuyabilmek için, devletin tarihsel tercihlerinin de bu sürece nasıl katkı sunduğunu görmek gerekir.
Tarihi Sloganlarla Okumak
Basın açıklamasının dikkat çeken yönlerinden biri de geçmişte işlenen birçok siyasi cinayetin doğrudan cemaat ve tarikatlarla ilişkilendirilmesidir.
Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç, Necip Hablemitoğlu ve Gaffar Okkan gibi isimler aynı cümle içerisinde anılarak, bu cinayetlerin sorumluluğu doğrudan dini yapılara yüklenmektedir.
Oysa Türkiye son otuz yılda yakın tarihine ilişkin çok önemli bilgiler edindi.
Susurluk süreci, Ergenekon davaları, JİTEM tartışmaları, devlet içerisindeki yasa dışı yapılanmalar ve yıllar içinde ortaya çıkan çok sayıda belge, Türkiye’deki birçok siyasi cinayetin görünen failler üzerinden okunamayacağını ortaya koydu.
Bugün bu dosyaların önemli bir kısmı hakkında hâlâ farklı değerlendirmeler yapılmakta; bazı olaylarda derin devlet yapılanmaları, istihbarat ilişkileri ve provokasyon ihtimalleri ciddi biçimde tartışılmaktadır. Dolayısıyla bütün bu cinayetleri hiçbir ayrım yapmadan “tarikatlar işledi” şeklinde sunmak, hukuki kesinlikten çok ideolojik bir kanaati yansıtmaktadır.
Hakikat, sloganlardan daha karmaşıktır.
Laiklik Yasaklamak Değil, Özgürleştirmektir
Türkiye’de laiklik tartışmaları da uzun yıllardır ideolojik ezberler üzerinden yürütülüyor.
Oysa çağdaş demokratik ülkelerde laiklik; devletin dini kontrol etmesi, dini hayatı bastırması veya inanç gruplarını tehdit olarak görmesi anlamına gelmez. Laiklik; devletin bütün inançlar karşısında tarafsız kalması ve herkesin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almasıdır.
Ne var ki Türkiye uzun yıllar farklı bir laiklik anlayışı uyguladı. Devlet, dini hayatı yönetmeye ve sınırlandırmaya çalıştı. Bu yaklaşım, dini yapıları şeffaf sivil kurumlar olmaktan uzaklaştırdı; kapalı ve denetlenmesi güç ilişki ağlarının oluşmasına zemin hazırladı.
FETÖ’nün devlete sızmasının sebebi Türkiye’de cemaatlerin varlığı değildi. Asıl sorun, devletin hukuk yerine sadakati esas alması ve belirli bir dini yapıyla organik ilişki kurmasına izin vermesiydi.
Sorun cemaatlerin varlığı değil, devletin herhangi bir cemaatle iç içe geçmesidir.
Yarın aynı hata başka bir cemaatle de yapılabilir, başka bir siyasi hareketle de, başka bir ideolojik grupla da.
Çünkü mesele isimler değildir.
Mesele; devletin hiçbir inanç grubuna, hiçbir ideolojiye ve hiçbir çıkar çevresine teslim olmamasıdır.
Asıl Ders Ne Olmalı?
15 Temmuz’dan çıkarılması gereken sonuç, bütün dini toplulukları düşman ilan etmek değildir.
Asıl ders şudur:
Devlet hiçbir yapıya teslim edilmemelidir.
İster dini bir grup, ister siyasi bir parti, ister ekonomik bir çıkar çevresi olsun; devlet içinde liyakat yerine sadakatin esas alındığı her yapı, aynı tehlikeyi üretme potansiyeline sahiptir.
Bugün FETÖ’nün doldurduğu boşluğu yarın başka bir yapı doldurabilir. Çünkü mesele örgüt isimleri değil, hukuk devletini zayıflatan siyasal anlayıştır.
Türkiye’nin yeni düşman listelerine değil, yeni bir demokratik dile ihtiyacı vardır.
Bir tarafta bütün dini yapıları masum ilan eden anlayış ne kadar yanlışsa, diğer tarafta milyonlarca insanın mensubu olduğu farklı dini toplulukları peşinen suçlu ilan eden yaklaşım da aynı ölçüde yanlıştır.
İnanç özgürlüğü de laiklik de hukuk devleti de birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Gerçek mücadele insanların inancıyla değil, suçla yapılır.
Gerçek siyaset ise ezberleri tekrarlamak değil, hakikatin peşinden gitmektir.
Belki de 15 Temmuz’un en önemli dersi tam da budur.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni düşmanlar üretmek değil; hukukun üstünlüğünü esas alan, devletin bütün inançlar karşısında eşit mesafede durduğu, liyakatin sadakatin önüne geçtiği gerçek bir demokratik cumhuriyet inşa etmektir.

