Şehirler sadece taşla kurulmaz; ihtiyaç, inanç ve ticaretin kesiştiği yerde doğar.
Çaycuma’nın hikâyesi, sanıldığı gibi sıradan bir kasabanın büyüme serüveni değildir. Bu şehir, masa başında çizilmiş planların değil; hayatın kendi akışının, ticaretin, inancın ve coğrafyanın birlikte kurduğu bir yerleşimdir.
Bugün Çaycuma’ya bakarken çoğu zaman gördüğümüz yalnızca bugündür. Oysa bu şehrin gerçek hikâyesi, bir pazar yerinde başlar.
19’uncu yüzyılın başlarında, Sıracevizler mevkiinde kurulan bir pazar… Pazara gelen insanların ibadet ihtiyacıyla yapılan bir mescit… Alışverişle ibadetin iç içe geçtiği bu mekâna verilen isim: “Yakacuması.”
Zamanla bu isim değişir, dönüşür ve bugünkü hâlini alır: Çaycuma.
Ama burada asıl önemli olan isim değil, şehrin doğuş biçimidir.
Çaycuma, önce bir pazar olarak kurulur. Ardından cami gelir, dükkânlar gelir… Ve nihayetinde bir yerleşim doğar. Bu yönüyle Çaycuma, devletin kurduğu değil; halkın kurduğu bir şehirdir.
Bu nedenle Çaycuma’nın ruhu, idari bir merkez olmaktan çok, bir hayat merkezidir.
Bu hayatın temelinde ise ticaret vardır.
Temettuat kayıtları açıkça gösterir ki Çaycuma’da halk, tarımdan çok esnaflıkla meşguldür. Bunun sebebi ise basittir: Çaycuma bir kavşaktır. Yolların kesiştiği, insanların uğradığı, ihtiyaçların karşılandığı bir merkezdir.
Ancak bu hikâye yalnızca Osmanlı ile başlamaz.
Çaycuma’nın üzerinde yükseldiği coğrafya, Antik Çağ’a kadar uzanan derin bir geçmişe sahiptir. Strabon’un kayıtlarında yer alan bu bölge, Paflagonlar’dan Mariandynlere kadar birçok kavmin yaşam alanı olmuştur. Bu da bize şunu gösterir: Çaycuma bir yerleşimden önce bir coğrafi kaderdir.
Bu kaderin merkezinde ise Filyos vardır.
Filyos Nehri ve onun ağzında kurulan Tios kenti… Miletli denizcilerin kurduğu bu liman şehri, sadece bir yerleşim değil; bir ticaret kapısıdır. İç Anadolu’dan gelen ürünler, kervanlarla Filyos Vadisi’ne taşınır, oradan nehir yoluyla Tios limanına ulaşır ve Karadeniz üzerinden dünyaya açılır.
Bugün “lojistik” dediğimiz şey, aslında bu coğrafyada binlerce yıl önce kurulmuştur.
Çaycuma ve çevresi, işte bu büyük ticaret ağının tam ortasında yer alır.
Bu yüzden tarih boyunca bu topraklar hiç boş kalmaz. Persler gelir, Büyük İskender gelir, Bithynia Krallığı, Roma, Bizans, Selçuklu ve beylikler…
Hepsi gelir ve geçer.
Ama Çaycuma’nın kaderi değişmez: Geçiş noktası olmak.
Osmanlı döneminde bu rol daha da belirginleşir. Tios artık eski ihtişamını kaybetmiş olsa da Hisarönü/Filyos limanı İstanbul’un odun ve kereste ihtiyacını karşılayan bir “hatab iskelesi” hâline gelir. Bölge, yalnızca bir üretim alanı değil; aynı zamanda bir tedarik merkezidir.
Zamanla taşkömürünün bulunmasıyla birlikte bu coğrafyanın önemi bir kez daha artar. Madene giden yolların üzerinde bulunan Çaycuma, bir mola noktası, bir ihtiyaç merkezi ve giderek bir cazibe alanına dönüşür. Bu süreçte farklı toplulukların buraya yerleşmesi de ticari canlılığı daha da artırır.
Yani Çaycuma büyümemiştir;
Çaycuma hep merkez olmuştur.
Bugün “Çaycuma neden büyümüyor?” diye soranlara, belki de önce şu soruyu sormak gerekir:
Biz Çaycuma’yı gerçekten nereden itibaren okumaya başlıyoruz?
Eğer hikâyeyi sadece bugünden başlatırsak, eksik görürüz. Ama bir pazar yerinden, bir camiden, bir nehirden ve bir ticaret yolundan başlatırsak; o zaman Çaycuma’nın aslında ne olduğunu fark ederiz.
Çaycuma, bir ilçeden ibaret değildir. Çaycuma, binlerce yıllık bir akışın bugünkü adıdır.
Ve bazı şehirler vardır; onları büyütmek için plan yapmanız gerekmez.
Çünkü onlar zaten tarih tarafından büyütülmüştür.
Not:
Bu yazı, Prof. Dr. Recep BOZDOĞAN’ın “Doğanın Cömert Yüzü: Çaycuma” adlı kıymetli çalışmasından yararlanılarak hazırlanmıştır. Çaycuma’nın tarihine ve hafızasına ışık tutan bu eser, Çaycuma Belediyesi’nden temin edilebilir.
