Aydınlanma Projesi Olarak Cumhuriyet

Panel: "Türkiye Cumhuriyeti’nin Dünü, Bugünü, Yarını"

Çaycuma cumhuriyete yakışan çağdaş bir kent oldu

“Türkiye Cumhuriyeti’nin Dünü, Bugünü, Yarını” adlı panelde konuşan önceki dönem milletvekillerinden Kemal Anadol, “Şunu inanarak ve iftiharla söylemek isterim ki Sayın Başkan Bülent Kantarcı Çaycuma’yı hızlı bir film şeridine sarar gibi değiştirip dönüştürmüş, Çaycuma’yı cumhuriyete yakışan çağdaş bir kent haline getirmiştir” dedi.
Çaycuma Belediyesinin, Çağdaş Gazeteciler Derneği Zonguldak Şubesi ve Kemalist Atılım Derneği ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 102. yılı nedeniyle düzenlediği “Türkiye Cumhuriyeti’nin Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı panel, Çaycuma Belediyesi Çarşamba Salonu’nda yapıldı. Önceki dönem Zonguldak ve İzmir Milletvekili Kemal Anadol’un yönettiği panele Çaycuma Belediye Başkanı Bülent Kantarcı, önceki dönem Zonguldak Milletvekillerinden Ali İhsan Köktürk, CHP Çaycuma İlçe Başkanı Fahri Diler, Çaycuma Esnaf ve Kefalet Kooperatifi Başkanı Hayri Kandemir, Kent Konseyi Başkanı İsmail İnam, Atatürkçü Düşünce Derneği Çaycuma Şube Başkanı Ercan Başar, Köy-Koop Çaycuma Şube Başkanı Bayram Cura, Çaycuma Belediyesi Meclis Üyeleri ve Çaycuma Belediyesinin bazı daire amirlerinin yanı sıra ilgili bir izleyici topluluğu katıldı.

ATATÜRK DEVLET KORUMASINDAN ÇIKIP SİNE-İ MİLLETE DÖNDÜ

Kemalist Atılım Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Buket Müftüoğlu‘nun, derneklerini tanıtan bir konuşmayla açtığı panelde bir sunum konuşması yapan Kemal Anadol, başkanlığını yaptığı Kemalist Atılım Derneğinin, Atatürk ilke ve devrimlerini ödünsüz şekilde anlatmak için kurulduğunu söyledi. Kendilerinin üyesi de olduğu CHP’nin bir yan kuruluşu olmadığını söyleyen Anadol, bu alanda çalışmalarını sürdüren Atatürkçü Düşünce Derneği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile rekabet değil, dayanışma içinde olduklarını da dile getirdi. Atatürk ve ilkelerinin 25 yıldır hedef haline getirildiğini söyleyen Anadol, “AB ve ABD emperyalizmi, Kemalizm’in artık bittiğini, hilafetin geri getirilmesi gerektiğini, Türkiye’nin kurtuluşunun ancak Osmanlı sisteminin geri gelmesiyle mümkün olacağını bir kara propaganda şeklinde ifade ediyor. Cumhuriyetin temel değerleri bu çevrelerin muhasarası altında. Bu iktidarın yaptığı en hayırlı iş bu alanda yaptıklarıdır. Onların sayesinde Atatürk devlet korumasından çıkıp sine-i millete döndü. Anıtkabir dolup taşıyor. Yurttaşlar büyük bir sevgiyle Atatürk’e sarılıyor. Dün akşam Çaycuma’daki fener alayını seyrettim. Binlerce kişi, ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’, ‘Hak, hukuk, adalet’ sloganlarıyla meydanı çınlattı. Hepinizi yürekten kutluyorum” dedi.

ÇAYCUMA TÜRKİYE’YE DEĞİL, TÜRKİYE ÇAYCUMA’YA BENZEMELİDİR

Kendisinin ilkokul birinci ve ikinci sınıfı Çaycuma’da okuduğunu söyleyen Anadol, “Benim okula gittiğim zamanlarda Çaycuma 1.500 nüfuslu küçücük bir yerdi. Daha sonra siyasete girdim, Zonguldak milletvekili oldum. Çaycuma’yı köy köy dolaştım. Çeşitli nedenlerle zaman zaman Çaycuma’ya gelip gittim. Farklı zamanlarda Çaycuma’yı gördüğüm için değerlendirme yapma imkânım var. Bugün panele gelen değerli konuklarımızla birlikte Çaycuma’yı gezdik. Eski cezaevini, spor merkezini, ÇAYBEL tesislerini ziyaret ettik, sokaklarında dolaştık. Şunu inanarak ve iftiharla söylemek isterim ki Sayın Başkan Bülent Kantarcı Çaycuma’yı, hızlı bir film şeridine sarar gibi değiştirip dönüştürmüş, Çaycuma’yı cumhuriyete yakışan çağdaş bir kent haline getirmiştir. Çaycuma’yı gezdikten sonra şöyle düşündüm: Çaycuma Türkiye’ye değil, Türkiye Çaycuma’ya benzemelidir. Çaycumaların çoğalması, Türkiye’nin çağdaşlaşması anlamına gelir” dedi.

ÖNAY ALPAGO: “Cumhuriyet bir kadın devrimidir”

Çaycuma’da Cumhuriyet’in 102. yılı nedeniyle düzenlenen “Türkiye Cumhuriyetinin dünü, bugünü, yarını” adlı panelde konuşan önceki dönem Devlet Bakanlarından Önay Alpago, “Cumhuriyet aynı zamanda bir kadın devrimidir. Çok küçük yaşta evlendirilip çocukluk hakkı elinden alınan, eğitim, çalışma hakkı elinden çalınan, bir erkeğin dört karısından biri olma kaderine razı edilen kaderci, suskun kullar eşit haklı yurttaşlar haline getirilmiştir.” dedi.
Çaycuma Belediyesi Çarşamba Salonu’nda düzenlenen “Türkiye Cumhuriyeti’nin dünü, bugünü, yarını adlı panelin ilk konuşmacısı Önceki Dönem Devlet Bakanların Önay Alpago idi. Son derece akıcı konuşması salonda bulunanlarca adeta soluksuz dinlenen Alpago, “Panelin çok etkileyici bir adı var. Dün tarihimiz, bugün bize dünden kalan miras, yarın ise sorumluluğumuzdur. Dünü bilirsek bugünü anlamak çok daha kolaydır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılmasının öncesinde ülke büyük savaşlar vermiştir. Bir yandan ülkemizin topraklarını işgal eden İngilizlere, İtalyanlara, Fransızlara, Yunanlara karşı bağımsızlık veren Türkiye, işgalci güçlerle işbirliği halindeki saltanata ve saray hükümetine karşı da büyük bir mücadele vermiştir. Milli Mücadele devam ederken çıkan 40’a yakın iç isyanla, sürekli işgalci güçleri öven, böyle bir kamuoyu yaratmaya çalışan İstanbul’daki mütareke basınıyla mücadele etmiştir. Verilen mücadele çok zor zordur. Halkı savaşlardan yorulmuş, orduları dağılmış, ulaşım araçlarına el konmuş, yanmış, yıkılmış bir imparatorluk söz konusudur. ‘Önce millet, sonra ordu’ diyerek yola çıkan Atatürk, önce meclisi açmış, orada alınan kararların ışığında Kurtuluş Savaşı’na başlamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin ‘Gazi meclis’ diye anılması bu nedenledir. Yoksul bir milletin parasız, silahsız, ayağına giyecek çarığı bile olmayan yoksul ordusu için Mustafa Kemal Meclis’ten aldığı yetkiyi de kullanarak halkından ordu için borç istemiş, yayımlanan Tekalifi Milliye Emirleri ile kim elinde ne varsa yüzde kırkını orduya vermiş, defterlere kaydedilen bu borçlar savaştan sonra, kim ne verdiyse son kuruşuna kadar ödenmiştir. Bunun dünyada bir başka örneği yoktur. Topyekûn millet olarak verilen bu zorlu savaş galibiyetle sonuçlanmıştır. Mustafa Kemal Paşa bu mücadeleye başlarken milletin ne düşündüğünü öğrenmek için biz Sivas, Erzurum kongrelerini biliyoruz ama 30 civarındaki yerde kongre toplayarak milletin bir anlamda nabzının tutmuş, büyük savaşa milletin iradesiyle başlamıştır.” dedi

CUMHURİYET YALNIZCA BİR YÖNETİM BİÇİMİNİN İLANI DEĞİL BİR ÇAĞDAŞLAŞMA, BİR AYDINLANMA PROJESİDİR

Konuşmasına “Kurtuluş Savaşı bitmiştir ama başka cephelerde cehalet ve sefaletle ile savaş başlanmıştır.” diyerek sürdüren Alpago, “İnsanların %80’nin yaşadığı köylerde okul yoktur. Yol yoktur. Doktor, ebe, hemşire yoktur. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda okuryazarlık oranı kadınlarda binde iki, erkeklerde yüzde yedidir. Bu nedenle cehalet ve yoksulluğa karşı savaş başlatan cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçiminin ilanı değil bir çağdaşlaşma, bir aydınlanma projesidir. İlanıyla birlikte yönünü ve niteliklerini belirleyen Mustafa Kemal Paşa’nın vizyonudur. Bir tasarım ustası olarak her şeyi tasarlamış, tasarladığı pek çok şeyi hayata geçirmiştir. Önce eğitim devrimi başlatılmış, okuryazarlık oranı hızla yükseltilmiştir. Kız çocuklarının okuması önündeki engeller kaldırılmış, kız çocukları eğitimin her kademesinde eğitim görmeye başlamıştır. Amaç vicdanı hür, fikri hür, irfanı hür nesillerdir. Hukuk birliği sağlanmış yabancılarla Müslümanların aynı hukuka bağlı olmaları kabul edilmiştir. Milli, çağdaş, laik eğitim yasa hükmü haline getirilmiş, şeri mahkemeler kaldırılmış, onun yerine laik hukukun uygulandığı bir hukuk sistemi getirilmiştir.” Dedi.

KUL DEMEK, HAKLARA DEĞİL, ANCAK LÜTUFLARA ERİŞEBİLEN İNSANLAR DEMEKTİR

Cumhuriyetin aynı zamanda bir kadın devrimi olduğunu da söyleyen Alpago, “Osmanlı’da kadınlar, çok küçük yaşta evlendirilip çocukluk hakkı elinden alınan, eğitim, çalışma hakkı elinden çalınan, bir erkeğin dört karısından biri olma kaderine razı edilen kaderci, suskun kullar haline getirilmiştir. Zaten imparatorlukta yaşayan herkes kuldur. Topraklar padişahın mülküdür. Kul demek, haklara değil, ancak lütuflara erişebilen insanlar demektir. Bunların en acı örneği de kadınlar da yaşanmıştır. Kaderci, suskun, erkeğe ve devlete mecbur kullardır kadınlar. İşte aziz Atatürk’ün en büyük devrimlerinden biri kadın devrimidir. Kız çocuklarına artık bir evlenme yaşı konmuştur laik düzenle, çok eşlilik kaldırılmıştır. Resmi nikâh getirilmiş, miras ve tanıklıkta eşitlik hakkı tanınmıştır. Böylece kul kadın yerine yurttaş kadınlardır artık bu topraklarda yaşayanlar. Kurtuluş Savaşı’nı erkeklerle birlikte kazanan kadınlara olan borcun ödenmesidir bu.” şeklinde ifadeler de kullandı.

EGEMENLİK ARTIK MECLİSİN BİLE DEĞİL

Konuşmasında bugüne dair saptamalar da yapan Alpago, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü artık mecliste asılmış bir tablodan ibarettir. Egemenlik meclisin bile değildir, artık bir kişinindir, yasama da, yargı da o kişide. Seçimler yapılıyor, halk iradesiyle milletvekili seçiliyor, Anayasa mahkemesi hakkında iki kere karar veriyor ama o kişi cezaevinden çıkamıyor. Cezalandıran yalnızca o milletvekili onu seçenler de cezalandırılmıştır. Belediye başkanları seçiliyor ya mazbataları yok sayılıyor, ya da cezaevlerine atılıyor. Ülkenin en büyük belediyesinin başkanı insan aklının almayacağı şekilde casuslukla suçlanıyor. Onları seçen insanların nerede kaldı? Bugün milli egemenlikten söz etmek imkânsız hale geliyor. Kadınların miras ve nafaka hakları ellerinden alınmak isteniyor. Çalışma hakkı da ellerinden alınan kadınlar yokluk, yoksulluk içinde sonlandıramadıkları evliliklere katlanarak yaşamak zorunda kalıyor. Çoğu zamanda şiddete uğrama, hatta öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.” dedi.

ATATÜRK’ÜN KURDUĞU CUMHURİYET ONURDUR, ÖZGÜRLÜKTÜR, EŞİTLİKTİR, KADINDIR, FAZİLETTİR

Alpago konuşmasını, “Bugün lise mezunu bile olamayan kişiler, üst düzey yönetici olabiliyor. Hayvanat Bahçesi müdürleri TÜBİTAK gibi bir bilim kurumunun başkanı olabiliyor. Narkoz kullananlar, narkotikle mücadele eden emniyet müdürlüklerine getiriliyor. Halı temizleyicisi, psikolog olarak hasta tedavi edebiliyor. Çivisi çıkmış bir ülkede yaşıyoruz. Açlık sınırı 30 bin, yoksulluk sınırı 100 bin liraya dayanmışken, insanlar, 17 bin lira emekli aylığı, 22 bin lira asgari ücretle yaşamak zorunda kalıyor. Sosyal adalet artık sözcüklerden çıkarılmış bir kavram haline geldi. Atatürk ayrıca sanata ve bilime de çok önem vermiştir. Sadece büyük bir başkomutan, dirayetli bir devlet adamı, çok başarılı bir diplomat değil, aynı zamanda bir sanatsever, kültüre değer veren farklı bir devlet adamıdır da. İran Şahı Türkiye’yi ziyaret ettiğinde bir opera bestelenmesini istemiştir. İran ve Tük mitolojisinin motiflerinden oluşmasını istediği o operanın sözlerinin bir kısmını Atatürk yazmıştır. Dünyada bunu yapan bir başka cumhurbaşkanı yoktur. Malını, mülkünü, varlığının hepsini Dil Kurumu, Tarih Kurumu aracılığıyla milletine bağışlamış başka bir devlet adamı yoktur. Savaş devam ederken kitap okuyan, savaşın ortasında Ankara’ya gelip Anadolu Medeniyetler Müzesi’ni açan bir kültür adamıdır. Sonuç olarak şunu söylemek isterim, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet onurdur, özgürlüktür, eşitliktir, kadındır, fazilettir. Atatürk’ün deyimiyle kimsesizlerin kimsesidir ve ilelebet payidar kalacaktır.” şeklindeki ifadelere yer verdi.

Prof. Dr. Nur Serter: “Türk halkını diniyle Atatürk buluşturdu”

Çaycuma’da düzenlenen “Türkiye Cumhuriyeti’nin Dünü, Bugünü, Yarını” adlı panelde konuşan Prof. Dr. Nur Serter, “Atatürk, Elmalı Hamdi Hoca’ya Kur’an’ın tefsirini yaptırarak halkını dinle buluşturmuştur. Dinin ne olduğunu Türkiye, Atatürk’ten sonra öğrenmiştir. Sahte hocaların, yalancı tarikat şeyhlerinin uydurmaları ile değil, anadiliyle aslını okuyarak öğrenmiştir.” dedi.
Çaycuma’da 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle düzenlenen “Türkiye Cumhuriyeti’nin Dünü, Bugünü, Yarını” adlı panelin bir diğer konuşmacısı önceki dönem İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Nur Serter’di. Dünyada 208 ülkenin olduğunu ve bunların hepsinin cumhuriyetle yönetildiğini söyleyen Prof. Dr. Serter, “Bunların arasında otoriter ülkeler var, teokratik ülkeler, hatta faşist ülkeler var. Yine bakıldığında bu ülkelerin yönetiminin tamamına yakınının sandıkla belirlendiğini görüyoruz. Gerçek anlamda bakıldığında bu ülkelerin kriterlerinin Türkiye Cumhuriyeti’ninkilerle uzaktan yakından ilgisi olmadığını da görüyoruz. Biz Atatürkçüler, cumhuriyetçiler için cumhuriyet sadece bir yönetim biçimi değildir. Cumhuriyet bir devrimdir, başkaldırıdır, yeniden doğuştur. Şu anda Türkiye’de sürmekte olan kavga, cumhuriyeti bir devrim olarak görenlerle bir yönetim biçimi olarak görenler arasındadır. Kurtuluş Savaşı ve ardındaki devrimlerle sona eren dönemde oluşan cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkabilmek için bunu iyi bilmek gerekir. Cumhuriyet Türkiye için bir kimliktir. Bu ülkede yaşayan insanların öz kimliği ile buluşmasıdır. Cumhuriyet öncesi bu ülkede yaşayanlardan ‘Türk’üm’ diyene hemen hemen rastlanmazdı. Herkes kendini mensup olduğu aşiretin, tarikatın, mezhebin kimliğiyle tanımlardı. Bir hanedanlığın soyunu tanımlayan bir devlet vardı. Bir ulusal kimliğin olmadığı ülkede Kurtuluş Savaşı vermenin ne kadar zor olduğunun altını bir kez daha çizmek isterim.” dedi.

LAİKLİK DEVLETİN DİNDEN BAĞIMSIZ KILINMASI DEMEKTİR

Bugünkü tartışmaların ana ekseninde laiklik olduğunu söyleyen Prof. Dr. Serter, “Çağdaş Türkiye’nin oluşturduğu laiklik uygulamaları, aradan geçen zaman içinde, siyasetin de kışkırtmasıyla Türkiye’deki tartışmaların ana eksenine oturdu. Laikliği din ve vicdan özgürlüğüyle sınırlamaya kalktılar. Her kim ki laikliği sadece buna indirgese, o, laikliğin etkisizleştirilmesi için devreye girmiş demektir. Gerçekte laiklik devletin dinden bağımsız kılınması demektir. Atatürk sadece vatanımızı özgürleştirmekle kalmadı. Atatürk Türk dilini de işgalden kurtardı ve özgün Türkçemize kavuşturdu. Alfabemizi kurtararak yeni Türk harflerini kabul etti ve bizleri dünyayla iletişim kurar hâle getirdi. Osmanlı döneminde olmayan Türk kültürü denen olguyu ortaya çıkararak kültürümüzü kurtardı. Dinimizi işgalden kurtarıp, dini özgürleştirerek, gerçek İslam’ın bu ülkede yaşanmasının olanaklarını sağlayıp kapılarını açtı. Avrupa’dan 277 yıl sonra Osmanlı’da matbaa kuruldu. Bir tek Kur’an’ın basılması yasaklandı. Kurulmasından 147 yıl sonra ancak Kur’an basılabildi. Neden olduğunu hiç düşündünüz mü? Medresede okuyan öğrencinin elinde Kur’an var mı, yok. Sarayda bile çok az insanın elinde var. Halkın elinde hiç yok. Babasından, dedesinden miras kalan el yazması Kur’an duvara asılıyor yalnızca, insanların okuyup anlama imkânı yok. Tam 147 yıl sonra Kur’an’ın basılması demek, halkın okuyup öğrenmesini engellemek için o dönemin sözüm ona ulemasının olağanüstü etkili olması demektir. Atatürk, Elmalı Hamdi Hoca’ya Kur’an’ın tefsirini yaptırarak halkını dinle buluşturmuştur. Dinin ne olduğunu Türkiye, Atatürk’ten sonra öğrenmiştir. Sahte hocaların, yalancı tarikat şeyhlerinin uydurmaları ile değil, aslını okuyarak öğrenmiştir.” dedi.

CUMHURİYET VE KEMALİZM HEDEF TAHTASINA OTURTULDU

Atatürk’ün başlattığı aydınlanma devriminin yarım kaldığını söyleyen Prof. Dr. Serter, “Atatürk bir millete aklını kullanmasını sağlayacak bir aydınlanma devriminin meşalesini yaktı. İşte yarım kalan budur. Bu yarım kaldığı için onun bunun telkini ile tarikatların hegemonyasını yeniden devreye soktular. Ondan sonra bölücülük hareketi ve onlara destek veren iç ve dış destekçileri harekete geçerek cumhuriyeti ve Kemalizm’i hedef tahtasına oturttu. Yeni Osmanlıcılık söylemiyle Osmanlı’daki gibi eyaletler sisteminin, milliyetçiliğin ve ulus devletin panzehiri olduğu ileri sürüldü. Onlara göre milliyetçilik olmayacak, ulus devlete asla yer verilmeyecekti. Yeni Osmanlıcılık hareketinin altyapısı bu şekilde hazırlandı. Tezgâh kurulmuştur. Emperyalizmin maşası, uşağı, Türkiye’deki uzantıları olan neoliberalist ikinci cumhuriyetçiler ve bölücüler tarafından kurulan bu tezgâhın amacı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kemalizm ve laikliği bitirerek, üniter yapısı yok edilerek sonlandırılmasıdır.” diyerek açıklamalarını sürdürdü.

BİR ARAYA GELMEMİZ, BÜTÜNLÜK İÇİNDE HAREKET ETMEMİZ GEREKİYOR

Cumhuriyete karşı yüzyıllık bir kin olduğunu söyleyen Serter konuşmasını, “Atatürk’ü Koruma Kanunu olduğu için onun üzerinden aşıp cumhuriyete saldırıyorlar. İslami devrim modelini ortaya koymak isteyenler cumhuriyetçilerden, halktan, meydanları dolduran kalabalıklardan, o kafasına bandana takıp sokaklara dökülen gençlerden, yeniden dirilen gençlerden korkuyorlar. İkincisi de Türkiye’de cumhuriyet denince onu kuran siyasi partiden korkuyorlar. Onun için o partiyi sadece itibarsızlaştırmakla yetinmeyip kökünü kazımak istiyorlar. Bizim bir araya gelmemiz, bir bütünlük içinde hareket etmemiz, destek istiyorsa destek vermemiz, yanlış yapıyorsa yol göstermemiz ama mutlaka ve mutlaka Atatürk’ümüzün emaneti cumhuriyeti gelecek kuşaklara taşımamız lazım. Görevimiz budur. Bu görevle yola çıkıyoruz. Bu görevde bir arada olmak, gücümüzü korumak ve yarının gençlerini cumhuriyetin tehdit olmadığı gerçek bir Atatürk Türkiye’sine kavuşturmak için hepinizi bir arada olmaya ve mücadele vermeye davet ediyorum. 103. yılı inşallah bu kaygılardan arınmış şekilde kutlayacağız.” diyerek tamamladı.

 Gökhan Durmuş; “Toplum haber alma hakkın sahip çıkmalı”

Cumhuriyet Bayramı kutlama etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen “Türkiye Cumhuriyeti’nin Dünü, Bugünü, Yarını” adlı panelde konuşan TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, toplumun haber alma hakkına sahip çıkması gerektiğini söyleyerek, “Basın özgürlüğünün en fazla mağduru gazeteciler olabilir ama özgürlük kavgası yalnızca gazetecilerin kavgası olamaz.” dedi.
Çaycuma’da Cumhuriyetin kuruluşunun 102. yılı nedeniyle düzenlenen “Türkiye Cumhuriyeti’nin Dünü, Bugünü, Yarını” adlı panelin son konuşmacısı Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş’tu. Konuşmasına her şeyin iletişimle başladığını söyleyen Durmuş, “Haberleşme, iletişim bir ülkenin medeniyet seviyesini belirler. Cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye’de okuma yazma oranı yüzde yedi, sekiz mertebesindeydi. Gelişmiş ülkelere bakın, demokrasinin, hukukun tam olarak uygulandığı ülkelere bakın, gazetecilerin özgürce çalışabildiklerini, yaşayabildiklerini görüyorsunuz. İlk mektup 1606 yılında İngiltere’de gönderilmiştir. İlk telsiz patenti 1896 yılında yine İngiltere’de alınmış. Osmanlı’da telsiz çok sonra ilkin gemiler arasında iletişim kurmak amacıyla kullanılmış ama asıl haberleşme aracı olarak kullanımı 1926 yılını bulmuştur. 1906’da Kanada’da bulunan radyo ilk olarak 1920’de ABD’de kullanılmaya başlamış, Türkiye’de ilk kullanımı 1927’de olmuş. Dünyada ilk gazete 1605 yılında Almanya’da yayımlanmış, Türkiye’de ise ilk gazete 1831’de yayın hayatına başlamıştır.” dedi.

BASIN HER DÖNEMDE BASKI ALTINDA

Türkiye’de basının her dönem baskı altında olduğunu söyleyen Durmuş, “Bunun birkaç nedeni var. Birincisi okuma yazma oranının düşük olması. Bir fikir ortaya atıyorsunuz ama tartışacağınız kimse yok ama baskı altında tutacak mekanizma her zaman var. Mesela Abdülhamit döneminde basın ciddi anlamda baskı altında tutulmuştur. O dönemde sansür memurları diye bir kavram var. Bunlar gazetelerin matbaalarında oturuyor, satır satır okuyup saray için sakıncalı gördükleri yazıları çıkarıyor. 1908 yılında ilan edilen 2. Meşrutiyet’le memurlar gazetelerden kovulup, sansür kaldırılıyor. Bu durum İstanbul’da yayımlanan gazete sayısının çok ciddi şekilde artmasına neden oluyor, 200’e yakın gazete çıkıyor. Ancak bu özgürlük ortamı 1. Dünya Savaşı nedeniyle yok oluyor, 1914’te yeni bir sansür dönemi başlayıp gazeteler kapatılmaya başlıyor. Milli Mücadele dönemindeyse Anadolu ve İstanbul medyası olmak üzere ikili bir yapı ortaya çıkıyor. İstanbul medyası sarayı, görece olarak daha özgür olan Anadolu medyası ise Milli Mücadele’yi öne çıkarıyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla biri İstanbul’da olmak üzere 3 adet gazete çıkıyor. Cumhuriyetin kurulmasından sonra Yunus Nadi’ye, bugün hâlâ yayın hayatını sürdüren ‘Cumhuriyet’ adıyla gazete çıkarması Atatürk tarafından öneriliyor.” dedi.

CUMHURİYET ÜLKEYİ EKONOMİK OLARAK GELİŞTİRİP MODERNLEŞTİRİRKEN BİR KÜLTÜREL GELİŞİM DE SAĞLAMAK İSTEDİ

Şeyh Sait İsyanı nedeniyle 1925’te çıkarılan Takriri Sükûn Kanunu ile yeni bir sansür döneminin başladığını söyleyen Başkan Durmuş, “Bu dönemde birçok gazete muhalif yazılar nedeniyle kapatılıyor. Ta ki çok partili sisteme geçince kadar, daha çok hükümet politikalarının anlatıldığı bir yayıncılık hayatı sürüyor. Cumhuriyet modernleşme, toplumsal gelişme açısından pek çok öneli işler yaptı. Mesela her tarafa fabrikalar kurmuş. Buralarda da kurulmuş. Ben çok şaşırdım, Zonguldak’ın her yanında tenis kortu var. Cumhuriyet ülkeyi ekonomik olarak geliştirip modernleştirirken bir kültürel gelişim de sağlamak istemiş. Memleketi bir bütün olarak geliştirmek, başka bir seviyeye yükseltmek için kurgulanmış bir fikir geliştirilmiştir. Ama basın özgürlüğü söz konusu olduğunda aksamalar yaşadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Çok partili dönem, ilk yılları dışında basının en çok baskı altında tutulduğu döneme denk geliyor. Demokrat Parti’nin devlete tümüyle hâkim olup iktidarda güçlenmesiyle birlikte gazeteler üzerinde baskılar başladı. Demokrat Parti uğradığı güç zehirlenmesinin etkisiyle, iktidarı döneminde 1.161 gazeteci hakkında soruşturma açtırdı, bunun 238’i tutuklandı. 61 Anayasası sonrası gazeteciler açısından bir özgürleşme dönemi yaşandı. 12 Mart 1971’e kadar süren bu dönemde ‘Basın hürdür sansür edilemez’ sözü anayasa hükmü haline getirildi. Toplumsal muhalefetin, sendikaların da çok canlı olduğu bu dönemde, 68 Kuşağı da son derece etkin olarak sahneye çıktı. 71 Muhtırası yeni bir baskı dönemini başlattı. 37 gazete ve derginin kapatıldığı bu dönemde 118 gazeteci tutuklandı. Arkasından gelen 80 darbesi yine gazeteciler açısından çok ciddi baskıların yaşandığı bir döneme karşılık geliyordu. 12 Eylül darbesi, bütün toplumun üzerinden silindir gibi geçti. Ardından gelen 90’lı yılları, ben, gazetecilerin ölüm yılları olarak tanımlıyorum. Bu yıllarda birçok gazete öldürüldü.” şeklinde ifadelerle konuşmasını sürdürdü.

FETÖ OPERASYONLARINDA MUHALİF GAZETECİLER DE HEDEF ALINDI

İki binli yılları “gazetelere çökme dönemi olarak niteleyen Durmuş, “Bu dönem Cem Uzan’ın sahibi olduğu Star televizyonu ile gazetesine çökülmesiyle başladı. Türkiye’nin en önemli gazeteleri televizyonları el değiştirip iktidar medyası haline dönüştü. Aslında Erdoğan’ın ilk yılları tıpkı Demokrat Parti’nin ilk yılları gibi gazeteciler için bir özgürlük dönemiydi. Güçlenip devlete sahip olmaya başlayınca, çeşitli operasyonlarla medyayı baskı altına almaya başladı. Kürt medyasıyla başlayan bu süreçte, FETÖ medyası tarafından gazeteciler hedef gösterildi. Kol kola oldukları FETÖ ile yollar ayrılınca 15 Temmuz darbe girişimi oldu. Bu dönemde 131 gazeteci tutuklandı ama ilginç olan bunların yarısından fazlasının Kürt ve sosyalist gazetecilerden oluşmasıydı. Sözde FETÖ’ye operasyon yapılıyordu ama hedefte muhalif gazetelerin çalışanları da vardı. Kısaca söylemek gerekirse hiçbir dönemde basın özgür olmadı. Tıpkı bu dönemde olduğu gibi her dönemde insanlar fikirlerini özgür ifade edemeyip, başlarına bir şeyler geleceğinden korktu. Toplum yavaş yavaş sinme başladı, itiraz etme hakkını yitirdi.” dedi.

KORKUSUZCA ELEŞTİREN GAZETECİDEN ELİNE SORU TUTUŞTURULAN GAZETECİ TİPİNE ULAŞILDI

Gazetecilerin toplumun farklı bir grubu olmadığını söyleyen TGS Başkanı Durmuş, sözlerini, “Biz de sizler gibi insanız. Toplum neyi yaşıyorsa biz de aynısını yaşıyoruz. On beş gün önce, İstanbul’da sokak ortasında bir gazeteci çeteler tarafından öldürüldü. Basın özgürlüğünün en fazla mağduru gazeteciler olabilir ama özgürlük kavgası yalnızca gazetecilerin kavgası olamaz. 20 yıl öncesi hangi gazeteleri okuyorduk, oralarda neler yazıyordu, hangi haberler tartışılıyordu dönüp bir bakın. Şimdiki gazetelerle karşılaştırın. 20 yıl önce sağlık bakanına ‘Yahu sen ne rezil bir bakansın, hastaneler leş gibi’ cümlesini kurabilen bir gazeteciden, ne soracağı eline tutuşturulan bir gazeteci tipine ulaştık. Bu yalnızca gazetecilerin suçu değil. Vatandaşların haber alma hakkına sahip çıkması gerekiyor. Tele 1’e kayyım atanınca dayanışma için oraya gittim. Ama çok azdık. Tamam, 80 gazeteci işsiz kalacak ama emin olun yüz binlerce insan da haber alma hakkından mahrum kalacak. Toplumun yaşayacağı mağduriyet gazetecilerden çok fazla olacak. Biz gömleğin düğmesini baştan yanlış iliklemişiz. Çıkarıp yeniden giyersek ancak o zaman hukukun üstünlüğünden, tarafsızlığından bahsedebilir, seçme hakkından söz edebiliriz. Basın özgürlüğüne, farklılıklara tahammül etmeliyiz” diyerek tamamladı.

Exit mobile version