İsrail’in Gazze’deki yıkımı karşısında Almanya sembolik jestlerle yetinirken, Avrupa Birliği ise insan hakları söylemiyle gerçekler arasında sıkışmış durumda.
“İnsan hakları”nı yalnızca Rusya ve İran’a karşı dillendiren, ama Gazze söz konusu olduğunda dilsizleşen bir Avrupa’nın ahlaki kredisi tükenmiştir.
Avrupa’nın tarihsel olarak övündüğü değerlerin en başında “insan hakları”, “ifade özgürlüğü” ve “hukukun üstünlüğü” gelir. Ne var ki bu değerlerin ne kadar evrensel olduğu, ne zaman ve nerede geçerli olduğu son aylarda yeniden sorgulanır hâle geldi. Çünkü Gazze yanarken, Avrupa’nın büyük bölümü yalnızca seyirci kalmadı; zaman zaman bu yıkımın siyasi ortağı olmaya da razı geldi.
Almanya, bu konuda en dikkat çekici örnek. İsrail’e neredeyse koşulsuz destek veren Merz hükümeti, kamuoyunun ve sivil toplumun artan baskısı karşısında tonunu bir miktar yumuşattı. Evet, Şansölye Friedrich Merz ilk kez “Gazze’deki durum felaket boyutundadır” dedi ve yardım girişimleri için Fransa, Ürdün ve İngiltere ile bir hava köprüsü oluşturduklarını açıkladı. Ama bu girişim, yardımın gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını sağlamaktan çok, Almanya’nın vicdanını rahatlatmaya yönelik bir sembolik politikaya dönüştü.
Çünkü Gazze’de yardımın asıl önündeki engel, lojistik değil siyasidir. İsrail, yardım konvoylarının geçişine izin vermiyor. Almanya ise İsrail üzerindeki tarihsel yükümlülüklerini gerekçe göstererek bu engeller karşısında susmayı tercih ediyor. Bu tutum, Almanya’nın “asla bir daha” dediği tarihsel travmanın, bugün başka bir halkın felaketi karşısında nasıl bir suskunluğa dönüştüğünü gösteriyor.
Avrupa Birliği cephesinde ise tablo daha da karmaşık. Finlandiya ve İspanya gibi bazı ülkeler, açıkça ateşkes ve yardımların engelsiz geçişi çağrısı yaparken; Almanya, Avusturya ve Macaristan başta olmak üzere birçok ülke İsrail’e yönelik herhangi bir yaptırım ya da anlaşma askıya alma teklifine direniyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in İsrail’e verdiği destek, birçok çevrede Brüksel’in meşruiyetini tartışmalı hâle getirdi.
Bu parçalanmışlık, AB’nin dış politikada ortak bir ses üretemediğini bir kez daha gözler önüne serdi. İnsan hakları, mülteci politikaları ya da uluslararası hukuka dair söylemler; Ukrayna söz konusu olduğunda tek sesken, Gazze’de fısıltıya dönüştü.
Üstelik kamuoyları, liderlerden daha cesur. Almanya’da yüzbinlerce insan haftalardır meydanlarda barışı ve adaleti haykırıyor. Yardım kuruluşları, “hava köprüsü” değil, “siyasi irade” gerektiğini dile getiriyor. Ama siyasal elitler, bu çağrıların gereğini yerine getirmekten uzak.
Peki Avrupa’nın bu ikiyüzlü tutumu neye hizmet ediyor?
Aslında cevap net: “İsrail’in güvenliği”, Avrupa’da hâlâ sorgulanamayan tek dış politika ilkesi. Fakat artık bu güvenlik nosyonu, İsrail’in her koşulda haklı olduğu bir tür dokunulmazlık zırhına dönüşmüş durumda. Oysa gerçek barış, koşulsuz destekle değil; uluslararası hukuku temel alan adil bir tutumla mümkündür.
Eğer Almanya ve Avrupa Birliği, gerçekten barıştan ve insan haklarından yana olduğunu iddia ediyorsa, artık şu üç adımı atmak zorundadır:
- İsrail’in yardım geçişlerini engellemesine karşı net diplomatik baskı kurmak,
- Gazze’de uluslararası gözlemcilerin çalışmalarına izin verilmesini talep etmek,
- Savaş suçu niteliği taşıyan eylemler karşısında Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne açık destek sunmak.
Aksi hâlde Avrupa, Ukrayna’da mazlumun yanında, Gazze’de zalimin gölgesinde duran bir siyasal çifte standardın sembolü olarak anılacaktır.
Sonuç:
Gazze bir ayna gibi… Avrupa’ya da kendisini gösteriyor. O aynada ne kadar çok suskunluk, korku ve hesapçılık varsa; o kadar az etik duruş, tutarlılık ve vicdan var. Avrupa’nın asıl krizi, işte bu vicdan krizidir.

teşekkürler Recep bey Avrupa’nın nasıl ikiyuzlu olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koymuş oldunuz