Adaletin Yerini Alan Kader: Teslimiyetin Teolojik İnşası

Recep Karagöz'ün köşe yazısı:

“Bir toplum kendisini değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez.” // Kur’an, Ra’d Suresi 11. Ayet

Tarihin her döneminde egemen güçlerin halk üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırmak için çeşitli yolları oldu. Bu yolların en etkilisi ise, toplumsal adaletsizlikleri ilahî bir planın parçasıymış gibi sunan teolojik yorumlardır. İslam tarihinde bu yorumun en kurumsallaşmış hâli, kader inancının siyasal bir doktrine dönüştürülmesidir.

Özünde kader, Allah’ın her şeyi kuşatan bilgisi ve yaratmasıyla ilgili derin bir metafizik ilkedir. Ancak bu ilke, zamanla siyasetin lehine evrilerek, zalimlerin iktidarını meşrulaştıran, mazlumun öfkesini bastıran bir ideolojiye dönüşmüştür.

Kaderi Yorumlamak: Teslimiyet mi, Sorumluluk mu?

Kur’an’ın kader anlayışı, insanı sorumluluktan muaf tutan bir anlayışa değil, aksine onu özne kılan bir çizgiye sahiptir. “İnsan için ancak kendi çabası vardır” (Necm 39) ayeti, insanı edilgen değil, aktif bir fail olarak konumlandırır.

Ancak bu anlayış, özellikle Emevî iktidarı döneminden itibaren tersyüz edildi. Toplumun yoksulluğu, adaletsizlik, savaş, ayrımcılık gibi sorunları “Allah’ın takdiri” olarak gösteren yaklaşım, kaderi halkın sesini bastırmanın, öfkesini soğurmanın ve devlete yönelik eleştiriyi “dine karşı çıkmak” olarak kodlamanın aracı hâline getirdi. Böylece adaletsizlik, ilahî bir sınav gibi sunulmaya başlandı.

Kelam Ekollerinin Rolü

Siyasal otoritenin en büyük destekçilerinden biri olan bazı kelam ekolleri, bu kader anlayışının doktrinsel temellerini attı. İktidarı Allah’ın yeryüzündeki iradesi gibi sunan bu yaklaşım, “olan her şeyin ilahî plan gereği olduğu” düşüncesini yayarak sorumluluk duygusunu zayıflattı. İsyan eden halk, “takdiri beğenmeyen kullar” olarak damgalandı.

Bu din dili, yöneticiyi “dokunulmaz”, halkı ise “teslimiyet içinde şükretmesi gereken” bir konuma yerleştirdi. Zulüm, bir tür ilahî imtihan; sefalet, bir tür sabır göstergesi; isyan ise fitne olarak kodlandı.

Günümüzde Kader Söylemi: Siyasal Teolojinin Aracı

Bugün hâlâ bu anlayışın izlerini camilerde, resmî açıklamalarda ve popüler dinî söylemlerde görmek mümkün. Özellikle afetler, toplumsal felaketler ve yönetim zaafları karşısında yapılan “kader planı” vurgusu, halkın adalet ve sorumluluk talebini bastıran bir işlev görmektedir:

•   Depremde yıkılan evler, denetimsizlik ve yolsuzlukla değil, “takdir-i ilahi” ile açıklanır.

•   Yoksulluk ve işsizlik, ekonomik sistemin adaletsizliği değil, “rızık meselesi” olarak sunulur.

•   Haksızlığa uğrayanlar, hakkını aramak yerine sabretmeye, şükretmeye yönlendirilir.

•   Toplumsal öfke, imana zarar veren bir isyana dönüştürülerek şeytanlaştırılır.

Böylece toplumun en temel hakkı olan adalet talebi, kutsal bir suskunlukla gölgelenir.

Siyasal Kadercilik ve Bugünün İktidarı

Bugün Türkiye’de de benzer bir siyasal teoloji inşa edilmiştir. AKP iktidarı, özellikle Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde, dini söylemleri siyasi meşruiyetin zırhı hâline getirmiştir. Her türlü adaletsizlik, liyakatsizlik ve hatta felaket, “kader planı” adıyla meşrulaştırılmakta; yönetenlerin hataları değil, halkın imanı sorgulanmaktadır.

“Biz takdir-i ilahiye inanmış insanlarız” diyerek sorumluluktan kaçan bir iktidar dili, Kur’an’ın yüklediği sorumluluk bilincini silikleştirirken; eleştiriyi, isyanı ve hesap sormayı “fitne” diye damgalamaktadır.

Bu anlayış, adaletsizliği kader kılığına sokarak kutsallaştırmakta; halkı değil, iktidarı korumaktadır.

Kur’an’ın Vurguladığı Sorumluluk

Kur’an, insanı pasif bir varlık olarak değil, sorumluluk taşıyan bir özne olarak tanımlar. “Allah size adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder” (Nahl 90) ayeti, yöneticiden de yönetilenden de adalet talep eder.

İnsanların çaresizliğini “kutsallıkla” açıklamak, Kur’an’ın değil; iktidarın dinidir. Gerçek din, sorumluluk yükler. Sorgulatır. Değişimi teşvik eder.

Kaderin Değil, Zulmün Sustuğu Bir Toplum Mümkün

İslam dünyası, ancak bu siyasal teolojiyi sorguladığında özgürleşecektir. Kaderi, zulmün mazereti değil, adaletin ilkesi olarak yeniden anlamlandırmak gerekir. Aksi hâlde, zalimlerin düzeni sürer; mazlumun sesi, “sabır” adı altında susturulur.

Artık şunu net biçimde söylemek zorundayız:

Kader, sorumluluktan kaçışın değil; adalet için mücadele etmenin ilahî çağrısıdır.

Gerçek kader inancı, halkı susturmaz; zalimleri sınırlar.

Kader, Allah’a değil, adaletsizliğe teslim olmanın bahanesi değildir.

 

Exit mobile version