Adaletin Mezarı: Siyasetin Oyuncağı Olan Hukuk

  Kayyum sadece belediyelere değil, STK’lara da atandı. Adaletin çöküşü artık toplumun tamamını kuşatıyor. “Adalet mülkün temelidir.” Hepimizin kulağına kazınmış bu söz, Türkiye’de ne yazık ki en çok dile getirilen ama en az yaşatılan ilkelerden biri haline geldi. Bugün geldiğimiz noktada hukuk, ne vatandaşın güvendiği bir mekanizma, ne de demokrasinin temeli. Hukuk, sadece bir törenin […]

 

Kayyum sadece belediyelere değil, STK’lara da atandı. Adaletin çöküşü artık toplumun tamamını kuşatıyor.

“Adalet mülkün temelidir.” Hepimizin kulağına kazınmış bu söz, Türkiye’de ne yazık ki en çok dile getirilen ama en az yaşatılan ilkelerden biri haline geldi. Bugün geldiğimiz noktada hukuk, ne vatandaşın güvendiği bir mekanizma, ne de demokrasinin temeli. Hukuk, sadece bir törenin dekoru, bir kavramın boş kabuğu.

Kayyumların Siyaseti ve Hukukun Siyasallaşması

Son günlerde CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar ve tutuklamalar, hatta İstanbul İl Başkanlığı’na kayyum atanması, hukukun siyasallaşmasının yeni aşaması oldu. Daha düne kadar HDP’li belediyelerde yaşanan kayyum atamalarını “ötekilerin meselesi” diye izleyenler, bugün aynı yöntemin CHP üzerinden merkez siyasete taşındığını görüyor. Demek ki mesele bir parti meselesi değil, bizzat demokrasinin ruhu.

Seçilmiş belediye başkanlarının yargı eliyle tasfiye edilmesi, halkın iradesine yapılmış en ağır müdahaledir. Sandıkla gelenin ancak sandıkla gitmesi gerekir. Oysa bizde mahkeme kararı dahi beklenmeden, siyasi talimatlarla yönetimler el değiştiriyor.

Ve mesele sadece siyasetle sınırlı değil. Bir sivil toplum kuruluşu olan, uzun yıllar yöneticiliğini yaptığım MAZLUMDER’e de 2017 yılında kayyum atandı. Bu da gösteriyor ki kayyum, iktidarın hoşuna gitmeyen her kurumu susturmak için kullandığı bir aparat haline gelmiş durumda.

Hukuk Devleti mi, İktidarın Aparatı mı?

Siyaset bilimi literatüründe buna “abusive constitutionalism” deniyor: Yasaların iktidarı sınırlamak yerine, iktidarı tahkim etmek için kullanılması. Türkiye bu kavramın adeta tipik örneği. Akademik araştırmalar, özellikle 2010 sonrası yapılan değişikliklerle yargının bağımsızlığını kaybettiğini gösteriyor. Bugün mahkemeler, hukuku değil iktidarın önceliklerini koruyor.

Bunun en somut göstergelerinden biri de Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında yaşanan “Can Atalay krizi”. Yargıtay, AYM’nin kararını tanımayarak hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunu tercih etti.

Uluslararası Endeksler ve Acı Gerçek

Dünya Adalet Projesi’nin verilerine göre Türkiye, hukuk devleti endeksinde 142 ülke arasında 117. sırada. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvuruların üçte biri Türkiye’den gidiyor. Yani vatandaş içeride adalet bulamayınca çareyi Strasbourg’da arıyor. Bu tablo, sadece hukukun değil, devlet-toplum ilişkisinin de çöktüğünü gösteriyor.

Toplumda Çatlayan Güven

İstanbul Anadolu Başsavcısı’nın HSK’ya yazdığı mektupta yer alan “rüşvetle tahliye, para karşılığı verilen kararlar” iddialarını hatırlayalım. Adaletin pazara düştüğü, kararların alınıp satıldığı bir düzende, hukuk artık koruyucu değil, tehdit edici bir mekanizma haline geliyor.

Vatandaşın gözünde adalet duygusu sarsıldığında, o toplumun geleceğe dair hiçbir güveni kalmaz. Bugün sokaktaki insanın en çok kullandığı cümle “nasıl olsa mahkemede hakkını arayamazsın” ise, bu, hukuk devletinin mezar taşıdır.

Sonuç: Sessizlik Çürütür

Bugün CHP’ye yapılan operasyonlarla dün HDP’ye kayyum atanması arasında fark yok. Sessiz kalınan her hukuksuzluk, yarın daha geniş kesimlerin kapısını çalıyor. Adaletin olmadığı yerde demokrasi de, özgürlük de, toplumsal barış da ayakta kalamaz.

Şimdi sormak gerekiyor: Hukuku sadece adli yıl açılışlarında süslü cümlelerle mi yaşayacağız, yoksa gerçekten “mülkün temeli” haline getirmek için sesimizi mi yükselteceğiz?

Exit mobile version