“Söz, eyleme dönüşmediği sürece vicdan değil; sadece kurnazlıktır.”
Türkiye’de iktidarın dış politikada en sık başvurduğu araçlardan biri, güçlü söylemlerle şekillendirilmiş ahlaki üstünlük iddiasıdır. Bu durum, en çok da İsrail-Filistin meselesinde kendini gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllardır Filistin için yüksek perdeden konuşması, Kudüs’ü “kırmızı çizgi” ilan etmesi ve meydanlarda sert cümlelerle İsrail’i hedef alması bu söylemin örneklerinden.
Ne var ki bu söylemlerin sahadaki karşılığına bakıldığında, ortaya bambaşka bir manzara çıkıyor. Bir yanda meydanlarda Filistin adına öfke nutukları atılırken, öte yanda İsrail’le sürdürülen ticaret, diplomatik ilişkiler ve enerji iş birlikleri tam aksi bir yönü gösteriyor. Bu çift yönlü siyaset, ahlaki netlikten çok politik konfor arayışına işaret ediyor. Filistin’e sadakat iddiası yüksek perdeden ilan edilirken; İsrail’le kurulan ekonomik ve stratejik temaslar sessizce devam ediyor. Bu tablo, iktidarın hangi değere yöneldiğinden çok, hangi çıkarı koruduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Söylem Yüksek, Yaptırım Yok
Gazze bombalanırken, binlerce insan katledilirken Türkiye’den İsrail’e yapılan ihracat sürüyor. Enerji anlaşmaları masada. Turizm ve havacılık sektörü tüm canlılığıyla devam ediyor. İsrail’in Türkiye üzerinden üçüncü ülkelere ticari geçişlerini sürdürdüğü bir ortamda “Filistin için sesini en çok yükselten lider” olmak ne anlama gelir? Gerçekle yüzleşelim: Erdoğan’ın sert söylemleri, İsrail’in canını yakacak hiçbir somut yaptırımla desteklenmiyor.
Bu durumda “öfke” bir direniş aracı olmaktan çıkıyor; iç politikada tabanı konsolide etmeye yarayan bir retorik aracına dönüşüyor. Böylece hem vicdanlar rahatlatılıyor, hem iktidarın dış politikadaki prestiji korunuyor hem de ekonomik çıkarlar sekteye uğramadan yoluna devam ediyor.
Lahey Grubu ve Türkiye’nin Mesafeli Tutumu
Bu çelişkili tutumun en güncel örneği, 15-16 Temmuz 2025’te Kolombiya’nın başkenti Bogota’da toplanan ve Uluslararası Adalet Divanı kararlarını esas alan Lahey Grubu zirvesinde gözlemlendi. Güney Afrika’nın öncülüğünde kurulan bu girişim, İsrail’e karşı altı maddelik somut bir Eylem Planı sundu. Plan, silah ambargosu, askeri sevkiyat yasağı, kamu anlaşmalarının askıya alınması gibi ciddi yaptırımlar içeriyordu.
Ancak Türkiye, bu planı imzalamayan ülkeler arasında yer aldı. Toplantıya katılmakla birlikte, belgeye taraf olmaması, iktidarın söylem düzeyindeki duyarlılığı ile uluslararası hukuki girişimler karşısındaki çekingenliğini bir kez daha ortaya koydu. Bu mesafeli duruş, hükümetin Filistin politikasının içerideki siyasi fayda düzleminde kaldığına dair eleştirileri de güçlendirdi.
İslamcı Söylemin Diplomatik Pazarlığa Dönüşmesi
Mesele yalnızca ticaret değil; aynı zamanda ilkelerin, dış politika hesaplarına feda edilmesidir. Erdoğan’ın Filistin siyaseti, bir inanç ve adalet meselesi olmaktan çok; ekonomik ve stratejik çıkarlarla dengelenmiş bir pazarlık alanına dönüşmüş görünüyor. Kudüs’ün “kırmızı çizgi” olarak tanımlanması, ancak Tel Aviv ile sürdürülen ilişkilerin bu çizgiyi pratikte esnetmesi, siyasi tutarlılığa dair soru işaretlerini artırıyor.
Bölgesel denklemde İsrail’e petrol sevkiyatı yapan Azerbaycan’la geliştirilen enerji ortaklıkları da bu tabloyu tamamlıyor. Doğrudan değilse bile dolaylı işbirlikleri, Türkiye’nin pozisyonunu daha da muğlaklaştırıyor.
Tutarsızlığın Bedeli: Güven ve Meşruiyet Aşınması
Ortaya çıkan çelişkili görüntü yalnızca siyasi bir manevra değil; aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk krizine işaret ediyor. Filistin adına yükseltilen sesler, İsrail ile sürdürülen temasları gölgelemeye yetmiyor. Üstelik kamuoyu her geçen gün daha bilinçli, söylem ile eylem arasındaki makası daha dikkatli gözlemliyor.
Eğer gerçekten Kudüs kırmızı çizgiyse, Tel Aviv’le ticaret yeşil ışıkla geçilecek bir alan olamaz. Eğer Gazze için gözyaşı dökülüyorsa, limanlardan İsrail’e giden malların listesi de vicdanla sorgulanmalıdır. Vicdan, yalnızca kürsülerde değil; dışişlerinde, gümrük kapılarında, enerji protokollerinde de kendini göstermelidir.
Yönünü Belirlemek, Bedel Ödemeyi Gerektirir
Türkiye’nin dış politikasında söylem ile eylem arasındaki mesafe daraltılmadıkça, bu politikalar yalnızca iç politikaya yönelik duygusal seferberlik araçları olarak kalacaktır. Filistin’e dair ahlaki ve siyasi bir iddia varsa, bu iddianın gerektirdiği sorumluluklar açıkça üstlenilmelidir. Dış politikada kararlılık, yalnızca konuşmakla değil; gerektiğinde risk almakla, tavır koymakla ve bedel ödemeyi göze almakla mümkündür.
