“Tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık.” [Hucurât 49 / 13]
Bir kamu kurumundaki haksızlığı açıklayan gazeteci, o kurumun itibarını sarsabilir. Yanlış bir karara itiraz eden yurttaş, yöneticilerin huzurunu kaçırabilir. Çoğunluğun benimsediği bir düşünceyi sorgulayan yazar, alışılmış kabulleri rahatsız edebilir.
Bütün bunlar, birlikte yaşama iradesini zayıflatan davranışlar mıdır? Yoksa ortak hayatı daha adil hale getirmenin bazen huzursuzluk yaratan yolları mı?
Diyanet’in 30 Ekim tarihli “Birlik ve Beraberlik” hutbesindeki bir cümle, bu sorular üzerinde durmayı gerektiriyor: “Dolayısıyla eli kalem tutanlar yazdıklarıyla, dili kelam edenler söyledikleriyle, herkes duasıyla birlik ve beraberliğimize katkı sunmalıdır.”
Hutbe, insanların birbirine destek olmasını, sevinçlerini ve sıkıntılarını paylaşmasını da öğütlüyor. Bunlar değerli çağrılar. Metinden doğrudan bir susturma niyeti çıkarmıyorum. Ancak birlik idealinin siyasal hayatta eleştiri ve itirazla nasıl ilişkilendirildiğini tartışmak gerekiyor.
Çünkü yazan ve konuşan herkese birliğe katkı görevi verildiğinde, bu katkının nasıl anlaşılacağı önem kazanıyor. Haksızlığı açıklayan insan da topluma karşı sorumluluğunu yerine getiriyor olabilir.
Birliği kim tanımlıyor?
İnsanların birbirine güvenmesi, zor günlerinde dayanışması ve ortak değerler etrafında buluşması toplumsal hayatı güçlendirir. Hiçbir toplum yalnızca hakların sıralandığı metinlerle ayakta kalamaz; karşılıklı sorumluluğa da ihtiyaç vardır.
Fakat birliği korumak, anlaşmazlıkları görünmez kılmak anlamına geliyorsa eleştiriye ayrılan alan daralır.
Birliğin anlamını belirleme yetkisi yalnızca iktidarı kullananlara bırakıldığında, yöneticilerin tercihleri toplumun ortak çıkarlarıyla özdeşleşebilir. Böylece bir hükümet kararına itiraz, ülkenin geleceğine karşı çıkmak gibi sunulabilir. Dinî dil bu özdeşliği güçlendirmek için kullanıldığında ise siyasal bir tercih, ahlaki bir yükümlülük görünümü kazanır. İtiraz eden kişinin yalnızca düşüncesi değil, ortak değerlere bağlılığı da sorgulanmaya başlar.
Burada dayanışma, insanları birbirine karşı sorumlu kılan bir ilişkiden, yönetenlerin etrafında kenetlenme beklentisine dönüşür.
Oysa korunması istenen huzur, herkes için huzur olmayabilir. Ayrımcılığa uğrayanın konuşmadığı, güçsüzün hakkını arayamadığı bir ortam dışarıdan sakin görünebilir. Haksızlığa itiraz bu sessizliği bozar; fakat bozduğu şey, haksızlığın sürmesini sağlayan denge de olabilir. Adalet, bazen mevcut dayanışmanın kimleri dışarıda bıraktığını sorgulamayı gerektirir.
Örneğin bir kamu ihalesindeki usulsüzlüğü ortaya çıkarmak, yönetime duyulan güveni azaltabilir. Güveni kalıcı olarak onaracak olan ise haberi susturmak değil, iddiayı araştırmak ve sorumluluğu belirlemektir.
Bu nedenle birlik çağrısının muhatabı yalnızca eleştirenler olamaz. Eleştiriyi dinlemek, hatayı düzeltmek ve hesap vermek de ortak hayata karşı sorumluluktur.
Aynı inançtan eşit yurttaşlığa
Dinî inanç, güçlü dayanışma ilişkileri kurabilir. İnsanlara birbirlerinin derdiyle ilgilenme, paylaşma ve haksızlığa karşı çıkma sorumluluğu yükleyebilir. Camideki bir hitabın bu sorumluluğu inanç diliyle anlatması doğaldır.
Fakat bütün yurttaşları kapsayan siyasal birlik, aynı inancı paylaşma şartına bağlanamaz.
Bu ülkede farklı dinlere ve mezheplere mensup insanlar, inancını farklı biçimlerde yaşayanlar ve herhangi bir dine inanmayanlar birlikte yaşıyor. Ortak hayat üzerindeki hakları, çoğunluğun inancına yakınlıklarına göre değişemez.
Dinî kardeşlik ile eşit yurttaşlık arasındaki ayrım burada önemlidir. İnsan, aynı inancı paylaştığı kişiyle özel bir yakınlık kurabilir. Kamu gücü ise bu yakınlığı hak dağıtmanın ölçüsü yapamaz. Bir yurttaşın güvencesi, kendisine benzeyenlerin iyi niyetine bırakılamaz.
Dinî dayanışmanın kendi içindeki ahlaki sınavı da budur: Kardeş saydığımız kişinin haksızlığına karşı, onunla aynı inancı paylaşmayan insanın hakkını savunabiliyor muyuz?
Birlik, farklılıkların geçici olarak hoş görüldüğü bir düzenin ötesine geçebilmelidir. İnsanlar, farklılıklarını gizlemek zorunda kalmadan ortak hayatın eşit sahibi olabilmelidir.
Eleştiriyi taşıyabilmek
Türkiye’de dinin devlet eliyle örgütlenmesi AKP ile başlamadı. Diyanet, 3 Mart 1924’te kuruldu. Bu tarih, din ile devlet arasındaki ilişkiyi yalnızca bugünkü iktidarın tercihleriyle açıklamanın yetersizliğini gösteriyor. Geçmişi sorgulamadan bugünü eleştirmek, sorunun kurumsal köklerini gözden kaçırabilir.
Anayasa’nın 136. maddesi Diyanet’in siyasal görüşlerin dışında kalarak toplumsal dayanışmayı amaçlamasını öngörüyor. Aynı Anayasa, 26. maddesinde düşünceyi açıklama özgürlüğünü tanıyor. Bu iki ilkeyi birlikte düşünmek gerekir: Toplumsal bütünleşme, farklı seslerin varlığı korunarak sağlanmalıdır.
Elbette her itiraz adil, her eleştiri doğru değildir. Eleştiren de belgeye, dürüstlüğe ve başkalarının haklarına karşı sorumludur. Ayrımcılığı veya düşmanlaştırmayı özgürlük adına değerli sayamayız. Fakat eleştirinin yanlışlığı, yalnızca rahatsızlık yaratmasıyla kanıtlanamaz.
Bir ülkenin dayanıklılığı, yöneticilerinin ne kadar az eleştirildiğiyle ölçülemez. Hatalarını konuşabilen, haksızlığa uğrayanın sesini duyabilen ve anlaşmazlıklarını eşit haklar içinde sürdürebilen toplumlar daha sağlam bağlar kurar.
Birlik, herkes sustuğunda değil; itiraz eden de bu ülkenin eşit sahibi sayıldığında anlam kazanır.
