Bir ülkenin bağımsız olmasıyla halkının özgür olması aynı şey değildir. Bir devlet yabancı egemenliğinden kurtulabilir, kendi bayrağına, ordusuna ve sınırlarına kavuşabilir. Fakat yurttaşları yöneticilerini özgürce seçemiyor, iktidarı değiştiremiyor ve düşüncelerini korkmadan açıklayamıyorsa bağımsızlık, demokratik anlamda tamamlanmamış demektir.
Azerbaycan’ın bağımsızlığının 35. yıl dönümünde bu ayrım üzerinde yeniden düşünmek gerekiyor.
Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesi benim için yalnızca tarihsel veya siyasal bir mesele değil. O mücadelenin en kritik dönemlerinden birine yakından tanıklık ettim.
20 Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü’de gerçekleştirdiği katliam, Azerbaycan halkının bağımsızlık talebini kanla bastırma girişimiydi. Biz de Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde düzenlediğimiz gösterilerle katliamı protesto ettik, Azerbaycan halkının kendi geleceğini belirleme hakkını savunduk.
Bu dayanışmayı protestolarla sınırlı tutmadık.
15 Eylül 1990’da, 15 kişilik bir heyetle Moskova aktarmalı olarak Bakü’ye gittik. Azerbaycan henüz bağımsızlığını ilan etmemişti. Sovyet yönetiminin gölgesi ülkenin üzerindeydi; ocak ayında yaşanan katliamın acısı ise hâlâ tazeydi.
Bakü’de Azerbaycan Halk Cephesi lideri Ebulfez Elçibey ve hareketin mensuplarıyla görüştük. Halkla, dönemin bazı bakanlarıyla ve çeşitli kurumların yetkilileriyle bir araya geldik. Ardından karayoluyla Gence ve Şeki şehirlerine geçtik. Buralarda da halkla, kurum ve kuruluş temsilcileriyle görüşmeler yaparak bağımsızlık mücadelesine desteğimizi ifade ettik.
Bu ziyaret bizim açımızdan yalnızca bir dayanışma gezisi değildi. Sovyet egemenliğinden kurtulmak isteyen bir toplumun siyasal arayışını, beklentilerini ve mücadelesini yerinde görme imkânıydı.
O gün savunduğumuz şey yalnızca Azerbaycan’ın Sovyetler Birliği’nden ayrılması değildi. Halkın kendi geleceğine karar verebildiği, siyasal iradesini özgürce ortaya koyabildiği demokratik bir ülke kurulmasıydı.
18 Ekim 1991’de Azerbaycan bağımsızlığını yeniden kazandı.
Ancak bağımsızlığın ardından yaşananlar, devletin bağımsızlığı ile halkın özgürlüğünün neden her zaman aynı anlama gelmediğini gösterdi.
Bağımsızlıktan darbelere
Bağımsızlığın ilk yıllarında Azerbaycan, Karabağ Savaşı’nın yarattığı ağır koşulların yanı sıra sert iktidar mücadelelerine sahne oldu.
Sovyet döneminin yöneticilerinden Ayaz Mütellibov, artan toplumsal tepkiler sonucunda Mart 1992’de cumhurbaşkanlığından ayrıldı. Mayıs ayında yeniden iktidara getirilmesi girişimi Halk Cephesi’nin direnişiyle karşılaştı.
Haziran 1992’de Halk Cephesi lideri Ebulfez Elçibey cumhurbaşkanı seçildi. Bağımsızlık mücadelesinden doğan bir siyasi hareket ilk kez ülkenin yönetimini üstlenmişti.
Elçibey yönetimi savaşın, ekonomik krizin ve devlet kurumlarındaki çözülmenin yarattığı ciddi sorunlarla karşı karşıyaydı. Ancak bu sorunlar demokratik siyasetin gelişmesiyle aşılmak yerine yeni bir iktidar müdahalesine zemin hazırladı.
1993’te Suret Hüseyinov’un Gence merkezli askerî ayaklanması Elçibey yönetimini sarstı. Elçibey’in Bakü’den ayrılmasının ardından Haydar Aliyev iktidarın merkezine yerleşti ve aynı yıl cumhurbaşkanı oldu.
Böylece bağımsızlık mücadelesinin siyasal temsilcilerinden biri olan Elçibey’in yönetimi, silahlı bir ayaklanmanın yarattığı koşullarda sona erdi.
Aliyev döneminde de iktidar mücadeleleri devam etti. 1994’te Suret Hüseyinov darbe girişimiyle suçlandı. 1995’te özel polis birliklerinin ayaklanması kanlı biçimde bastırıldı. Bu süreçte muhalefet üzerindeki baskılar yoğunlaştı ve siyasal iktidar giderek merkezileşti.
Bağımsızlık hareketinin ortaya çıkardığı demokratik beklentiler, savaşın ve iktidar mücadelelerinin gölgesinde kaldı. Devletin güçlendirilmesi ve istikrarın sağlanması, siyasal çoğulculuğun sınırlandırılmasını meşrulaştıran gerekçelere dönüştü.
Darbelerden aile iktidarına
Haydar Aliyev’in 1993’te başlayan cumhurbaşkanlığı, 2003’te iktidarın oğlu İlham Aliyev’e geçmesiyle yeni bir aşamaya ulaştı.
Bir cumhuriyette iktidarın babadan oğula geçmesi tek başına rejimin niteliğini açıklamaz. Belirleyici olan, halkın yöneticilerini özgürce seçebilmesi, denetleyebilmesi ve gerektiğinde değiştirebilmesidir.
Azerbaycan’da ise sonraki yıllarda yapılan düzenlemeler bu imkânları genişletmek yerine daralttı.
2009’daki anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanının yeniden seçilmesine ilişkin dönem sınırlaması kaldırıldı. 2016’da cumhurbaşkanlığı görev süresi beş yıldan yedi yıla çıkarıldı. 2017’de İlham Aliyev, eşi Mihriban Aliyeva’yı cumhurbaşkanı birinci yardımcılığına atadı.
Böylece siyasi iktidarın aile çevresinde yoğunlaşması yalnızca fiilî bir durum olmaktan çıkarak anayasal ve kurumsal düzenlemelerle de pekiştirildi.
Ülkede seçimler yapılıyor, parlamento bulunuyor, siyasi partiler faaliyet gösteriyor. Ancak demokratik bir rejimin varlığı, yalnızca bu kurumların bulunmasıyla ölçülemez.
2024 cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerini izleyen uluslararası gözlemciler, gerçek siyasi rekabetin bulunmadığını, eleştirel seslerin sınırlandırıldığını ve seçim süreçlerinde ciddi usulsüzlükler yaşandığını raporladı.
Freedom House’un 2026 değerlendirmesinde Azerbaycan, 100 üzerinden yalnızca 6 puanla özgür olmayan ülkeler arasında yer alıyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporları da gazetecilerin tutuklanmasını, muhalif siyasetçilere verilen uzun hapis cezalarını ve sivil toplum üzerindeki baskıları belgeliyor. Abzas Media ve Meydan TV çevresindeki gazetecilere yönelik davalar, ülkede bağımsız haberciliğin karşılaştığı koşulları gösteren güncel örnekler arasında.
Bu tablo, yalnızca güçlü bir yürütme organına değil, siyasal rekabetin ve kamusal denetimin ciddi biçimde sınırlandığı bir yönetim düzenine işaret ediyor.
Azerbaycan yönetimi, Karabağ üzerindeki egemenliğin yeniden tesis edilmesini, ekonomik gelişmeyi ve ülkenin uluslararası konumunu kendi başarısının göstergeleri olarak sunuyor. Bu gelişmelerin toplumda karşılık bulduğu da görülüyor.
Ancak toprak bütünlüğünün sağlanması ile demokratik hakların güvence altına alınması birbirinin alternatifi değildir. Bir devletin askerî veya diplomatik başarıları, yurttaşlarının özgürlük taleplerini geçersiz kılamaz.
Azerbaycan’ın bağımsızlığını ve egemenliğini savunmak, Aliyev ailesinin yönetimini desteklemeyi gerektirmez. Bir halkla dayanışmak ile o halk adına iktidar kullanan yöneticilerle özdeşleşmek aynı şey değildir.
Bağımsızlık kimin için?
Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesine destek verdiğimiz 1990 yılında, bir gün bu ülkenin yönetimini özgürlükler bakımından eleştirmek zorunda kalacağımızı düşünmüyorduk.
Ancak insan hakları mücadelesinin temel ilkesi, hakları savunurken iktidarların kimliğine göre ölçü değiştirmemektir.
Sovyet ordusunun Bakü’de sivilleri öldürmesine karşı çıkmak ne kadar gerekliydiyse bugün Azerbaycan’da gazetecilerin, muhaliflerin ve insan hakları savunucularının özgürlüklerini savunmak da o kadar gereklidir.
Dün Sovyet yönetimine karşı Azerbaycan halkının yanında durup bugün aynı halkın demokratik talepleri karşısında sessiz kalmak, bağımsızlık mücadelesine yüklediğimiz anlamla çelişir.
Üstelik bu yalnızca Azerbaycan’a özgü bir sorun değildir. Dünyanın farklı coğrafyalarında bağımsızlık mücadelelerinden doğan devletlerin, zamanla kendi toplumları üzerinde otoriter yönetimler kurabildiğini gördük. Sömürgeciliğe veya dış egemenliğe karşı mücadele etmiş olmak, sonradan kurulan iktidarlara demokratik denetimden muafiyet sağlamaz.
Bağımsızlık, bir yönetici kadronun başka bir yönetici kadronun yerini almasıyla tamamlanmaz. Halkın kendi devletinin karşısında hak sahibi bir yurttaş olarak güvenceye kavuşması gerekir.
18 Ekim’de Azerbaycan halkının bağımsızlık mücadelesini saygıyla anarken, 20 Ocak 1990’da hayatını kaybedenleri de unutmamak gerekiyor.
O gün Bakü’de hayatını kaybedenlerin hatırasına gösterilecek saygı, yalnızca bağımsız devletin varlığını kutlamakla sınırlı kalmamalı. Onların uğruna mücadele ettiği özgürlük idealinin bugün ne ölçüde yaşatıldığını sorgulamayı da içermeli.
Azerbaycan 35 yıl önce bağımsızlığına kavuştu. Fakat bağımsızlığın gerçek sahibi bir aile, bir parti veya bir devlet yönetimi değil, Azerbaycan halkıdır.
Bağımsızlığın demokratik anlamına kavuşması da ancak bu halkın kendi geleceği üzerinde özgürce söz sahibi olmasıyla mümkündür.
