Türkiye’de artık birçok tartışma bilgi eksikliği üzerinden yürümüyor. Sorun, gerçeğin bilinmemesi değil; bilinen gerçeğin siyasi, ideolojik veya örgütsel aidiyetler uğruna inkâr edilmesi.
Son yıllarda toplumda giderek yaygınlaşan tehlikeli bir zihinsel kırılma yaşıyoruz: İnsanlar olayların doğru mu yanlış mı olduğuna bakmadan önce, o olayın kendi mahallesinden mi yoksa karşı mahalleden mi geldiğine bakıyor.
Bu nedenle hukuk tartışmaları hukuk üzerinden yürümüyor.
Demokrasi tartışmaları demokrasi üzerinden yürümüyor.
Adalet tartışmaları da adalet üzerinden yürümüyor.
Önce taraflar belirleniyor, sonra ilkeler o taraflara göre yeniden yorumlanıyor.
Böylece hakikat geri çekiliyor; onun yerini sadakat alıyor.
Bugün Türkiye’de yalnızca iktidar-muhalefet gerilimi yaşamıyoruz. Aynı zamanda hakikat ile taraftarlık arasında derinleşen bir çatışma yaşıyoruz.
Herkes Adalet İstiyor, Ama Kendisi İçin
Siyasi kutuplaşmanın en görünür sonucu budur.
Bir hukuk ihlali yaşandığında insanlar önce mağdurun kim olduğuna bakıyor.
Bir gazeteci gözaltına alındığında, bir siyasetçi tutuklandığında, bir belediyeye kayyum atandığında veya bir parti yargı süreçleriyle karşı karşıya kaldığında verilen tepkiler çoğu zaman ilkelere göre değil, siyasi kimliklere göre şekilleniyor.
Oysa adaletin anlamı tam da burada ortaya çıkar.
Adalet, yalnızca kendi hakkını savunmak değildir.
Adalet, hoşuna gitmeyen insanların hakkını da savunabilmektir.
Bugün Türkiye’de birçok kesim geçmişte maruz kaldığı mağduriyetleri hatırlıyor; fakat kendi gücü arttığında başkalarının yaşadığı mağduriyetlere aynı duyarlılığı göstermiyor.
Bu yüzden ülkede ortak bir hukuk bilinci değil, karşılıklı mağduriyet yarışları büyüyor.
Yanlışın Gücü, Doğrunun Sessizliğinden Geliyor
Tarih boyunca otoriterleşmeyi büyüten şey yalnızca iktidarların gücü olmadı.
Sessiz kalan toplumlar da bu süreçlerin parçası oldu.
Çünkü yanlışlar çoğu zaman büyük propagandalarla değil, küçük sessizliklerle büyür.
İnsanlar konuşmadığında…
Aydınlar suskunlaştığında…
Sivil toplum aidiyetlerine teslim olduğunda…
Medya tarafgirliğin içine hapsolduğunda…
Yanlış normalleşmeye başlar.
Bir süre sonra insanlar haksızlığı tartışmayı bırakır; yalnızca haksızlığı yapanın kim olduğunu tartışır.
İşte asıl kırılma noktası budur.
Çünkü bir toplumda yanlışın kendisi görünmez hale geldiğinde, ahlaki pusula da bozulmaya başlar.
Biat Kültürü ve Aklın Teslim Alınması
Bugün yalnızca siyasette değil; cemaatlerde, partilerde, medya çevrelerinde ve sosyal medya topluluklarında da benzer bir durum görülüyor.
Eleştiri düşmanlık sayılıyor.
Sorgulama sadakatsizlik olarak görülüyor.
Farklı düşünmek ihanetle eş tutuluyor.
Oysa demokratik toplumlar, itaat eden insanlarla değil; düşünebilen, sorgulayabilen ve gerektiğinde itiraz edebilen bireylerle ayakta kalır.
Bir lidere, partiye, örgüte veya cemaate bağlı olmak başka şeydir; aklını ona teslim etmek başka şey.
İkinci durumda düşünce ortadan kalkar.
Düşüncenin ortadan kalktığı yerde ise hakikat değil, bağlılık belirleyici hale gelir.
Türkiye’nin İhtiyacı Daha Fazla Taraftarlık Değil
Son dönemde yaşanan siyasi krizler, yargı tartışmaları, muhalefet üzerindeki baskılar, parti içi hesaplaşmalar ve toplumsal kutuplaşma bize aynı gerçeği yeniden gösteriyor:
Bir toplumun geleceğini yalnızca kurumlar değil, o toplumun vicdanı belirler.
Eğer insanlar kendi taraflarının yanlışlarını görmemeye başlarsa hukuk zayıflar.
Yanlışı savunmaya başlarsa adalet zayıflar.
Yanlışı alkışlamaya başlarsa demokrasi zayıflar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil; hakikati aidiyetlerin üzerinde tutabilen bir ahlaki cesarettir.
Çünkü asıl mesele hangi tarafta durduğumuz değil, yanlış karşısında nerede durduğumuzdur.
