46 Yıllık Gurbetçi Olmaz: Elif Eralp ve Almanya’da Değişen Göçmen Hikâyesi

Yıllar önce Almanya’daki Türkiyeli göçmenler için “Olayların kıyısında değil, merkezinde olmalıyız” diye yazmıştım. O günlerde mesele, “gurbetçi” ve “yabancı” sıfatlarından kurtulup yaşadığımız ülkenin eşit yurttaşları olabilmekti. Bugün göçmen bir ailenin çocuğu Elif Eralp, Berlin’i yönetmeye talip. Aradan geçen yıllar yalnız insanları değil, göçün anlamını da değiştirdi. 1960’larda Türkiye’den Almanya’ya giden insanlara bir gelecek inşa edecek […]

Yıllar önce Almanya’daki Türkiyeli göçmenler için “Olayların kıyısında değil, merkezinde olmalıyız” diye yazmıştım. O günlerde mesele, “gurbetçi” ve “yabancı” sıfatlarından kurtulup yaşadığımız ülkenin eşit yurttaşları olabilmekti. Bugün göçmen bir ailenin çocuğu Elif Eralp, Berlin’i yönetmeye talip. Aradan geçen yıllar yalnız insanları değil, göçün anlamını da değiştirdi.

1960’larda Türkiye’den Almanya’ya giden insanlara bir gelecek inşa edecek toplumun kurucuları gözüyle bakılmıyordu.

Onlar “Gastarbeiter”, yani misafir işçilerdi.

Türkiye’de ise başka bir kelime yerleşti: “gurbetçi”.

İki kelime de aynı geçicilik duygusunu taşıyordu. Biri “çalışacak ve dönecek” diyordu, diğeri “gurbette yaşayacak ama asıl yurdu başka yerde kalacak”.

Oysa hayat devletlerin hazırladığı senaryoya uymadı.

30 Ekim 1961’de imzalanan işgücü anlaşmasının ardından yüz binlerce insan Türkiye’den Almanya’ya geldi. Başlangıçta geçici düşünülen işgücü hareketi zamanla kalıcı göçe dönüştü. Aileler geldi, çocuklar doğdu, mahalleler kuruldu. Fabrika işçisinin çocuğu üniversiteye, torunu parlamentoya girdi.

Almanya yavaş yavaş göçmenlerin ülkesi oldu.

Fakat zihinler aynı hızla değişmedi.

“46 Yıllık Gurbetçi Olmaz”

2007 yılında Almanya göçünü ele aldığım kitabımda şöyle yazmıştım:

“46 yıllık gurbetçi olmaz, yabancı da olmaz. Gurbetçilik kısa ve geçici olan bir konumdur. Oysa göçmenler artık burada kalıcıdırlar. Burası artık vatandır. Yurt burasıdır.”

Bugünden geriye baktığımda bu cümlenin arkasındaki temel itirazı hâlâ önemsiyorum.

Çünkü sorun yalnız hangi kelimeyi kullandığımız değildi. “Gurbetçi” dediğiniz insana farkında olmadan bir rol de biçiyordunuz: Çalışabilir, para kazanabilir, memleketine döviz gönderebilir ama yaşadığı toplumun geleceğini belirleyen asli aktörlerden biri olarak görülmeyebilir.

“Yabancı” kavramı da öteki taraftan aynı mesafeyi üretiyordu.

Oysa ikinci, üçüncü ve dördüncü kuşakların önemli bir bölümü Almanya’da doğdu. Okula orada gitti, mesleğini orada edindi, vergisini orada ödedi, çocuklarını orada büyüttü.

Onlara hâlâ “misafir” demek sosyolojik gerçeklikle çatışıyordu.

Nitekim Almanya da bu gerçeği kolay kabul etmedi. Federal Almanya uzun yıllar kendisini bir göç ülkesi olarak tanımlamaktan kaçındı. İşgücü için getirilen insanların aileleriyle birlikte kalıcı bir toplum oluşturduğu gerçeğinin siyasal düzeyde kabul edilmesi onlarca yıl aldı.

Fabrikadan Parlamentoya

Göçün değişimini anlatan en güçlü alanlardan biri siyaset.

İlk kuşak Almanya’ya geldiğinde siyasal temsil şöyle dursun, Almanca öğrenmesi bile geçici işçilik anlayışı nedeniyle öncelikli görülmüyordu. Çünkü herkes onların geri döneceğini varsayıyordu.

Ama dönmediler.

Ve çocukları yalnız Almancayı öğrenmekle kalmadı; Almanya’nın siyasal dilinin de parçası oldu.

Bu yol elbette Elif Eralp ile başlamadı. Örneğin 1970’te 17 yaşında Almanya’ya gelen Sevim Çelebi-Gottschlich, 1987’de Berlin Temsilciler Meclisi’ne girerek bir Alman parlamentosuna seçilen ilk göçmen kadın oldu. Bir temizlik işçisinin kızıydı.

Aradan yaklaşık kırk yıl geçti.

Bugün başka bir Türkiye kökenli kadın, Berlin hükümetinin başına geçmek için siyaset yapıyor.

Elif Eralp, Türkiye’den siyasi nedenlerle Almanya’ya gelen bir ailenin çocuğu. Almanya’da doğdu, hukuk eğitimi aldı, siyasete girdi ve şimdi Die Linke’nin Berlin’de birinci parti çıkmasının ardından şehrin yönetimine talip.

Berlin sıradan bir belediye değil. Hem şehir hem de Almanya’nın 16 eyaletinden biri. Bu nedenle Berlin hükümetinin başındaki Regierende Bürgermeisterin, belediye başkanlığı ile eyalet başbakanlığı işlevlerini aynı makamda taşıyor.

Dolayısıyla Eralp’in önündeki ihtimal sembolik olarak da önemli.

1960’larda Almanya’nın fabrikalarına işçi olarak çağrılan insanların çocukları ve torunları artık yalnız fabrikalarda, hastanelerde, üniversitelerde ve şirketlerde değil, kararların alındığı masalarda da bulunuyor.

Fakat Bunu Bir Başarı Masalına Çevirmemek Gerekir

Burada kolay bir romantizme kapılmamak lazım.

Bir Türkiye kökenli siyasetçinin Berlin’in yönetimine talip olması, Almanya’da ayrımcılığın sona erdiği veya göçmenlerin bütün sorunlarının çözüldüğü anlamına gelmiyor.

Tersine, göç Almanya siyasetinin en sert tartışma alanlarından biri olmaya devam ediyor. AfD’nin yükselişi, vatandaşlık, iltica ve göç politikaları etrafındaki tartışmalar bunun göstergesi.

Üstelik “Türkiyeli göçmenler” de homojen bir topluluk değil. Almanya’ya işçi olarak gelenler var, siyasi mülteciler var; Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler, sekülerler ve muhafazakârlar olduğu gibi sol, sağ ve milliyetçi siyasal geleneklerden gelenler de var. Sonraki kuşaklarda ise kendisini öncelikle Alman olarak tanımlayanların sayısı artıyor. Alman Federal Yurttaşlık Eğitimi Merkezi de Türkiye kökenli nüfusun tek bir toplulukmuş gibi değerlendirilmesinin yanıltıcı olduğuna özellikle dikkat çekiyor.

Bu nedenle Eralp’in başarısını “Türklerin başarısı” diye milliyetçi bir çerçeveye sıkıştırmak da doğru olmaz.

Asıl önemli olan başka bir yerde.

Bir göçmen ailesinin çocuğunun kökenini inkâr etmeden, fakat siyasetini yalnız kökeni üzerinden de kurmadan yaşadığı ülkenin ortak sorunları için söz söyleyebilmesi.

Eralp Berlinlilere “Türkiye kökenlilerin adayıyım” diyerek değil, kira, konut, sosyal adalet ve şehrin geleceği üzerinden seslendi.

Göçmenlikten yurttaşlığa geçişin gerçek ölçüsü de belki burada aranmalı.

Olayların Kıyısında Değil, Merkezinde

2007’deki kitabımda bir başka cümle daha yazmıştım:

“Olayların kıyısında, çevresinde kalmak değil, tam tersi merkezinde olmalıyız.”

O gün bunu Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin geleceğine ilişkin bir temenni olarak yazmıştım.

Bugün artık yalnızca temenni değil.

Türkiye’den Almanya’ya göçün üzerinden 65 yıl geçti. İlk kuşağın valizlerinde birkaç yıllık çalışma planı vardı. Birçoğu Almanya’ya yerleşeceğini düşünmüyordu. Alman devleti de onların kalacağını hesaplamıyordu.

Ama tarih başka türlü gelişti.

İşçi yurtlarından mahallelere, mahallelerden üniversitelere, sendikalara, belediye meclislerine ve parlamentolara uzanan uzun bir yol açıldı.

Şimdi o yol Berlin’in yönetim makamının kapısına kadar gelmiş durumda.

Elif Eralp’in Regierende Bürgermeisterin olup olmayacağını koalisyon görüşmeleri belirleyecek. Bu yüzden hikâyeyi şimdiden bir “zafer” anlatısına dönüştürmek doğru olmaz.

Fakat onun adaylığının anlattığı toplumsal değişim, kurulacak koalisyondan daha eski ve daha derin.

Bir zamanlar “misafir” denilenlerin çocukları artık ev sahibinden söz istemiyor.

Çünkü orası onların da evi.

Ve belki 2007’de yazdığım cümleyi bugün küçük bir değişiklikle yeniden kurmanın zamanı:

65 yıllık gurbetçi olmaz.

Exit mobile version