Kullanıcı: Şifre:

Ana Sayfa II Üyeler II Üye Ol II Şifremi Unuttum II İrtibat



 

   @dmin

 14.12.2004

Serbest Kürsü
Diğer kategorilere uymayan yazılarınızı buraya girebilirsiniz.



Cafer Özyurt


 08.09.2010
 No:6698


BAYRAM KUTLAMA MESAJI....

Zonguldak Çaycuma lı tüm hemşehrilerimizin;Çaycuma Org ve Cuma Gazetemizin, Birlik ve beraberlik, kardeşlik ve dostluğun en sıcak şekilde hissettirebileceğimiz,Bayramlarını gönülden kutlar,Hayır lara vesile olmasını temenni eder, Mutlu Bayramlar,Sağlık dolu günler diler,Saygı sevgi selamlarımı sunarım.Zonguldak ve Çaycumalı olmaktan onurlu ve mutluyum.

Cafer ÖZYURT
Anamur-Mersin


Begendim % 0
Normal % 0
Begenmedim % 100
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Cemil Müftüoğlu

 01.09.2010
 No:6676


HAYIR, AMA YETMEZ!!!



Bu kez değerleri konuşalım; Ahlaki değerleri, insani değerleri ve de kavramları. Örneğin, EVET çalışması yapan bir partinin otobüsünü düşünce ve idealleri uğruna onca acılar çekmiş devrimcilerin resimleri ile süslemek… Ve bunu yaparken evlatları aynı ucube sistem tarafından kaybedilmiş Galatasaray meydanı analarının acılarına dokunma cesaretini gösterememek…

İftar çadırlarını bile kendi amaçları için tepine tepine kullanırken EMEP, TKP gibi siyasi partilerin HAYIR afişlerine cezalar kesmek!

Bir çok işyerinde sendikalaştıkları için atılan işçileri bile bile… İki sendikaya üye olmayı sendikalaşma özgürlüğü olarak sunmak .Ve bu referandumdan EVET çıkmasının işçilerin emekçilerin yararına olduğunu savunmak!!!

Mecliste bulunan rakip partiye kin ve nefretle “mecliste içecek su bile bulamayacaklar” diye seslenerek Kerbela zulmünü arzulamak ...

Türbanı referandum dışı bırakarak kendine inanan insanların dahi duygularını kullanacak kadar gözünü karartmak…

12 Eylül yasaklarını kaldıracağım derken kendi diktatörlüğünü kurmak…İşte kendi adamları, Fetullah Gülen in adamı olan Hanefi Avcı nın itirafları.

Nasıl bir ahlaki, insani tanıma girer?

Peki , %4+4 e sevinen dilenci sendikanın bu sadakayı, onu da ekle- bunu da ekle dedikten sonra %18 zam oranı olarak sunmasına ne demeli. Kaç kişi alıyor %18 i ULAN kaç kişi…. İki milyon memurdan kaç kişi? 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırından da bahsetsenize…Global gücün gazetesi Zaman ve sendika düşmanı Sabah gazeteniz bunlardan da bahsediyor mu?

Peki ya halkın gücüne değil de bu ikiyüzlülerin yalanlarına inanan okumuş etmiş zevata ne demeli. Solcu geçinen saftiriklere yani…Ne demeli? Koyunun safı kasap bıçağını yalarmış. Bunlar da bıçağı tuzlamakla meşgul olduklarının farkındalarmı?

İşte bu yüzden, İşte bu yüzden; HAYIR , ama YETMEZ!!!
Referanduma dek ulaşmadık komşu, arkadaş, mahalle, futbol sahası, kahvehane, fabrika, maden ocağı bırakmayalım. Kasap bıçağını yalamaya koşanlara engel olalım. Hz. İbrahim e su taşıyan güvercin misali …Ne askerin 12 Eylüllerine ne de AKP nin 12 Eylüllerine geçit vermeyelim.



Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Baki Oruç


 30.08.2010
 No:6667


MUTLU İNSANLAR

İnsan geriye bakarak gördüklerinin değerini anlamazsa ileriye bakarak mutlu olması zor olur. Öğrenciler tatili çok sever ama çalışan için tatil dinlenme ve geçen zamanı değerlendirme fırsatı olur. İnsanlar hayallerini kurdukları düşlerin gerçekleşmesini isterler buda çalışma ile yada bazı imkanların ortaya çıkması ile olur.

Bende 18 yaşına girdiğim ilk gün itibarı ile çalışmaya başladım aşağı yukarı 40 yıllık çalışmamda hayallerimin çoğunu gerçekleştirmenin mutluluğu içinde olmuşum ancak bu zamanda geriye bakıp arabanın zor bulunduğu , evlerin sadece bazı odalarında ocak dediğimiz yerde meşe kütüğünün yandığı fakat sadece ocağa çevrili yanının ısındığı diğer taraflarının zor ısındığı , kışın esen rüzgarın evine misafir olarak girip çıktığı o ahşap eski evleri unutmak mümkün olur mu? Ama orada ocak başında patatesi atarsın meşe kütüğünün közüne , yada sac ayağının üzerine konan tepsinin üzerine kestaneyi onlarla insanlar kışın zor günlerini geçirirler çünkü dışarıda yağan kar insan beline yada boyuna kadar çıktığı söylenir, böyle çetin kışları geçirmek için kışa hazırlık yapmak gerekir bunun içinde insanlar odun ihtiyaçları için sabahın saat 4 dünde kalkarak öküz arabalarını (kağnı) alarak 20 km kadar uzakta Göl dağına giderler odunları ormancı kontrolünde hazırlarlar ve tekrar evlerine dönerler evlerinin alt kısmında ahırında bulunduğu odunluk kısmına koyarak kışa hazırlık yaparlardı. Kışlık yiyecek hazırlığı tam bahar ile başlar önce bahçe ve tarlaların hazırlığı yapılarak bahçelere sebze ve tarlalara mısır buğday ekilir ama onların hazırlığı da emek ister bunun için sabahın gün ışıması ile kalkılır akşam zamanına kadar çalışılır zaten o yoğun çalışma ile insanlar yorgun olduğu için erken yatarak yine erken kalkıp işleri ile meşgul olurlar hele bolat dağının arasındaki arazideki tarlaların ekimi ve hasatı çok zor olduğu gözümün önünden gitmez çünkü oraya çıkış ve inişin zor olduğu düşünülürse bayır olan tarlayı kara sabanla sürmek hasat olan buğday veya mısırı alıp köye indirmek kızak türü araçlarla çamışla (manda) ile indirildiği unutamam ondan sonra hasatlardan buğdayı harmanda döven ile dövme zamanı gelir ki bu aşağı yukarı bir ay sürer akşama kadar öküzler önünde sen kesici taşları altında bulunan kalın ve önü yukarı doğru eğimli döven üzerinde sabahın 4 ünden öğleye kadar harmanda dönerek ekinleri döverek samanla buğday ortaya çıkar ve bu hasat harmanın bir kenarına toplanır yaba veya diyren ile yukarı doğru atılır rüzgar tabii varsa birbirinden ayırır yoksa öyle kalır yarinki harmanla beraber savrulur ve buğdaylar yıkanmak üzere çuvallara samanlar ise kışın hayvanların yemesi için samanlığa doldurulur buğdaylar yıkanır kaynatılır dibeklerde bulgur ve keşkek genç kızların türküleri ile dövülür ve diğer sebze hasatları da yapılarak kışa hazırlık yapılır ve bu çalışan insanlar mutlu kısaca nedeni çalışmaktan dedikodu yapacak zamanları yok işte bu kadar emek ve zorlukları gördükten sonra geldiğim yeri asla unutmadan yaşamımı sürdürürken bu gün bunların köyümüzde bile unutulduğunu görmek insanların kolaya veya modern değişime gitmelerine rağmen eski mutlulukları ve birbirlerine olan saygı ve sevgiyi yitirdiklerini görüyorum öz değerlerimizin kaybolmadığı mutlu günlere………



Begendim % 100
Normal % 0
Begenmedim % 0
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Cemil Müftüoğlu

 28.08.2010
 No:6660




Değerli Arkadaşlar,
Bir önceki yazıma doğrudan her hangi bir yanıt gelmedi ancak beğenme oranının %100 olmasından saydığım noktalarda A partisinden B partisinden arkadaşlarımızın mutabık oldukları sonucu çıkıyor. Bu da olumlu bir şey. Buradan hareketle yeni bir anayasanın ülkemizin ihtiyacı olduğu konusunda da genel olarak mutabık olduğumuzu söylemekte bir engel görmüyorum.
Yeni bir anayasa, ama nasıl bir anayasa ve işe nereden başlamalı?
Bölgemizden iki haber ;
Birincisi Zonguldak kömür madenindeki göçük ile ilgili. Yaşamını yitiren 30 maden işçisi ile ilgili taşeron firma sorumlu bulundu!Ancak bir kişi bile tutuklanmadı!30 ölüm ve orrtada elini kolunu sallaya sallaya dolaşan sorumlular!
İkincisi Bartın dan Rimask tekstil de çalışan ve anayasal hakları olan sendikaya üye olma haklarını kullanan işçilerden yedisi işten atıldı!İşverene bir yaptırım uygulandı mı?Hayır. Hangi yasa ile uygulansın ki?

Şimdi,
bu satırları okuyan arkadaşlarımızdan kendilerini Zonguldak daki maden işçilerinin ailelerinin ya da Rimaks tekstilde sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin ailelerin yerine koymalarını isteyelim!Ne hissederdik?En azından adaletsizliğe isyan ederdik, değilmi?Çünkü ortada ciddi bir adaletsizlik var!
Şimdi dönelim anayasa tartışmalarına ;
İddia ediliyorki;
1.A.B. standartlarında bir anayasa mahkemesi
2.Memurlara toplu sözleşme hakkı
3.Özel yaşamın dokunulmazlığının güvence altına alınması
4.Çalışanlara birden fazla sendikaya üye olma hakkı

Ve her ne hikmetse en ayrıntılı metinler H.S.Y.K.ve Anayasa mahkemelerinin yapısının değiştirilmesine ayrılmış!
Benim için ve elbette sıradan insanlar için sorun şu olmalı,Her ne sebeble olursa olsun adalete güvenebilecekmiyim. Yoksa adalet mekanizması eskiden olduğu gibi çoğunlukla güçlüyü mü koruyacak. Mazlumun değil, gaddarın, fakirin değil zenginin yanında mı olacak!Arkadaşlar, uyanık olalım;yapılan değişiklikler ülkemizdeki adalet mekanizmasının daha adil çalışmasına dair değil hükümetin o mekanizmayı daha rahat kontrol edebilmesine dair!Yani AKP li olsun, CHP li olsun MHP li olsun EMEP li olsun kim olursa olsun bizim gibi sıradan insanların haklarını güvence altına almıyor.

Gelelim Rimaks tekstil de işten atılan işçilere ;hükümet bir işyerinde birden fazla sendikaya üye olmayı bir yenilik olarak getiriyor. Arkadaşlar, elinizin vicdanınıza koyun ve düşünün;insanların derdi neeeee, hükümetin getirdiği anayasa değişikliği ne ? Adamlar, bırakın iki sendikaya üye olmayı bir sendikaya üye olana kadar canları çıkıyor! Buna rağmen işten atılıyor. Getirilen anayasa değişikliği insanların derdine çare olmaktan işte bu yüzden çok uzakta!

Buradan özellikle inançlı insanlara seslenmek istiyorum; AKP türban sorununu yarım yamalak çözmüştü. Ve bu sorun gerçekte hala devam ediyor. Peki AKP neden bu konuyu da anayasa değişikliklerinin içerisine dahil etmedi dersiniz? Söyleleyim , çünkü bu sorunu anayasa değişikliği içine soksaydı bu sorun çözülürdü.Bu durumda da AKP nin tepe tepe kullandığı bir sorun da ortadan kalkardı!

Sonuç olarak bu referandumda 12 Eylül anayasası ortadan kaldırılmıyor. Tam tersi TAHKİM EDİLİYOR.YENİLENİYOR!
Olması gereken ise tüm kesimlerin ortak katılımı ile bir kurucu meclis vasıtası ile halka dayanan bir anayasanın gündeme getirilmesidir.

Aksi durumda;Burada okuru tenzih ederim ancakkkk
KOYUNUN SAFI KASAP BIÇAĞINI YALARMIŞ!!!Ammaaann kasap bıçağını yalamayalım!!!



Begendim % 55
Normal % 0
Begenmedim % 44
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Cemil Müftüoğlu

 27.08.2010
 No:6656




Değerli Hemşehrim,
Bu tartışmaları izleyen hangi düşünceden olursa olsun arkadaşlarımızın ortak paydasının

1.Askeri darbelere karşı,
2.Demokrasiden yana,
3.Barıştan yana,
4.Herkesin inanç ve kültürünü özgürce yaşamasından yana,
5.Emeğin haklarını almasından ve bu doğrultuda da özgürce örgütlenmesinden yana
6.Bireysel özgürlüklerin ve özel yaşamın gizliliğinin güvence altına alınmasından yana

olduğu konusunda hemfikir olduğumuzu umuyorum.Doğrumudur?
Eğer hemfikirsek devam edelim. Ne dersiniz?



Begendim % 66
Normal % 0
Begenmedim % 33
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Ziya Sen


 25.08.2010
 No:6651




Sn. Müftüoglu, Zafer Üskül'ün "giris ve degistirelemez maddeler degismeden yapilacak yeni anayasa, anayasanin ruhunu ve felsefesini degistirmeyecektir" sözü, yeni paketin getirecegi "demokratik bir anayasaya yönelik kapıların aralanması", "darbecilerin yargılanması" gibi imkanlari nasil yalanlamis anlamina geldigini merak ettim, izah ederseniz seviniriz? Selamlar.



Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Cemil Müftüoğlu

 23.08.2010
 No:6640




Sn. Şenin aktardığı bilgi çok önemli. Yani bize "12 eylül anayasasının ortadan kaldırılması", "demokratik bir anayasaya yönelik kapıların aralanması", "darbecilerin yargılanması" olarak sunulan bu referandum değişimi olarak sunulan referandum konusu yine aynı partinin içerisinden sözleri yabana atılamayacak birisi tarafından yalanlanmış oluyor.Yani, bu durumda vatandaş ne yerine konmuş oluyor?


Begendim % 37
Normal % 0
Begenmedim % 62
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Ziya Sen


 22.08.2010
 No:6637


Referandum...

Bu referandumun bana bir faydasi olmayacak sa, yaptigim kiredi borclarina veya faizlerine yaramiyacaksa... vs, ben niye evet diyecegim ki bilakis hayir diyecegim diyen sevgili arkadaslar, sizinde bahsettiginiz gibi gönül isterdiki anayasayi halk yazsin ve maddeleri gercek bir demokrasi icin teminat olsun. Bakin anayasa profesörü Zafer Üskül, "giris ve degistirelemez maddeler degismeden yapilacak yeni anayasa, anayasanin ruhunu ve felsefesini degistirmeyecektir" diyor. Ne demek bu? Su andaki gecerli olan anayasa bir bati ülkesinin veya ABD nin ayni da olsa giristeki su cümle: "...“... bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve essiz kahraman Atatürk’ün belirledigi milliyetcilik anlayisi ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;”olduktan sonra demokratik özgürlükler Atatürk'ün belirledigi ideolojik cercevede sinirlandiriliyor.
Referandumu, anayasa yine eski anayasa diye eksik bulan arkadaslara su soruyu soruyorum: Prof. Zafer Üskül'ün isaret ettigi bu girisi degistirmeye varmisiniz, birakin degistirmeyi bunu telafuz etmeye cesaretiniz varmi?


Begendim % 55
Normal % 0
Begenmedim % 44
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Çelebi


 10.08.2010
 No:6589


Uyaniyorlar yavas da olsa!

Ziya kardeşim çok haklısın. Yavaşta olsa uyanıyorlar. Ama unutma ki onların uyanmaları sadece işlerine geldiği zaman!


Begendim % 55
Normal % 0
Begenmedim % 44
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 08.08.2010
 No:6587


AĞLARSIN ÇÜNKÜ YAPACAK HİÇBİR ŞEYİN KALMAMIŞTIR...

AĞLARSIN ÇÜNKÜ YAPACAK HİÇBİR ŞEYİN KALMAMIŞTIR...

Ağlamak;acının, hayal kırıklığının, mutlulugun ve goz pınarlarında biriken türlü nedenin içimize sığamayacak kadar yoğun olması halinde, çoğu zaman istemsizce gerceklesen duygu patlaması. zamanla yaralarımızı gözyaslarımızla sıvamamız gerektiğinde, trajik bi kapatıcı görevini gören oluş, kılış, hareket yüklemidir.
Ağlarsın çünkü yapacak başka hiç bir şeyin kalmamıştır. Çaresizlikten süzülen göz yaşlarını durdurmaya çalıştıkça daha da coşar hıçkırıklara boğulursun.Kaderine isyan edersin, ağzına gelen her şeyi sayarsın, yine de rahatlamana yol açmaz hiç bir söz ya da hareket.Sadece dökülen damlalar çare olabilir acına.Ruhundan damıtılıp gelen o eşsiz sıvı vücudundaki bütün kötü enerjiyi söküp alır sanki.Git gide daha net düşünmeye başlarsın, ağladıkça dağılır önündeki sis perdesi.Sakinleşirsin bir süre sonra ağlamaya devam etmezsin belki ama gözlerin doludur, düşünmeyi bırakıp olayı hatırladığın anda tekrar başlayacağını bilirsin.Bir karar almak zorundasındır artık, ya ağlayıp çaresizliğine sövmeye devam edeceksindir ya da yıkıp dağıtacaksındır seni ağlatan ne varsa fani dünyada.İster istemez elin gider telefona konuşacak gücü hissedemezsin kendinde, ne diyeceğim diye düşünürken bile boğazında bişeyler düğümlenir.Mecbursundur mesaj yazmaya, bu ilişki böyle bitmemeli desende, sövüp saysanda yeri geldiği zaman mesaj ile biten ilişkilere, daha fazla gururunu ayaklar altına almak, karşısında ağlamak istemezsin.Yazdıkça açılırsın, açıldıkça göz yaşları tekrar akmaya başlar, ama bu ilişki için son kez olduğunu bilirsin, o mesajı bitirdiğinde gözündeki son damlayıda silip gönderirsin sevdiceğine. Sevmenin verdiği ağır yükün altında duramamaktasındır artık. Yatağa bırakırsın kendini ölü bir beden gibi.Gözlerin şiş, ruhun ezilmiş, vücudun güçsüz bir haldedir.Tek dileğin uyumak ve uyandığında herşeyin bir rüya olduğunu görmektir.Bir daha hiç açmak istemediğin halde, kalktığında biraz daha güçlü olabilmek için kaparsın gözlerini usulca...
Gerçekliğin en çok hissedildiği ama en az hissedilmesi gerektiği zamanlardır.Ağlanan tüm "an"larda hissedilir hem de bu, çoğu zaman hissedemediğimiz zamanın en kısa birimlerinde. Çünkü ağlamak an be an yaşanılır, kitap okumak gibi sadece o zamanın içinde değil.Bu yüzden tüm bedeninle hissedersin ağladığını.Ağlarsın çünkü yapacak hiçbir şeyin kalmamıştır.


Begendim % 100
Normal % 0
Begenmedim % 0
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Ziya Sen


 08.08.2010
 No:6586


Uyaniyorlar yavas da olsa!

"Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi, teröristlerce Hantepe'ye yapılan baskında yaşanan ihmalle ilgili sessizliğini koruyan Genelkurmay Başkanlığı'na sert tepki gösterdi."

GÜNAYDIN OKTAY EKSI BEY!!!


Begendim % 66
Normal % 0
Begenmedim % 33
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 07.08.2010
 No:6583


KALBİM ELLERİN KADAR KÜÇÜK DEĞİL .

KALBİM ELLERİN KADAR KÜÇÜK DEĞİL.

Nihayet gidiyordum, güneş arkamda, gölgem önümde, hem de yapabildiğimin en iyisi ile.Şaşılacak derecede mutluluk ve huzur verici bir durumdu bu daha önceden hiç alışılagelmemiş. Bir tuhaflık olduğunu bir an evvel tahmin etmeliydim ki yol yakınken geri dönebileyim;döndüğümde de bulabileyim.Çaresiz, mutsuz, umutsuz ama hiç bir anı gelecekten daha kötü olmamış, geçmişte beni asla tatmin etmeyen geride bıraktıklarımı.Ama çok düşünmedim,arkama bakmadım, gaza bastım ve bir havlama sesi duydum.
Gölgem, diz çökmüş ağlıyordu yanı başımda gözlerimi açtığımda, ben ise sanki uyku mahmurluğu ile her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol ederken elimdeki limonu emiyordum.Ekşilik samimiydi, ama samimi olmayan tek şey tetiğin ucundaki ben, vurmaya her an hazır sendi.Yüzüm buruş buruştu,dilim dışarıda; nefesim soluyordu kulaklarımda; bu ne bir sondu ne de yeni bir başlangıç.Delirmişti ben gittim diye, bana ağladı sordu yine, neden-nasıl hiç bilemedi,cevapları hiç bulamadı, gerçeklerin arkasında çelişkiler vardı aslında, farklı dünyalar gibi, farklı rüyalar gibi.
Kesinlikle rüya değildi, ya da kabus. hisleri hissizleşmişti artık, hissetmiyordu çoğu azı.Cüceler ülkesindeki bir dev gibi sığmamış, sıkışmış, daralmış, sessiz bir yakarıştı sanki ya da devler ülkesindeki bir cüce gibi ezilmiş, kaybolmuş, tükenmiş, hüzünlü bir son nefes.Esasında sadece kendisini dev aynasında yakından görmüş kendinden büyük; korkmuş, sonra kaçip uzaktan bakıp kendini küçük gören birinin trajedisi bu.Kendimi de kaybettim sayenizde!..
O günden sonra devamlı üşüyordum, gölgem bana sarılip beni ısıtmaya çalışıyordu ki sanıyorum bunu yalnızlıktan yapıyordu, O bile hiç bir işe yaramıyordu.Ne zaman yatıp ısınmaya çalışsam yalnızlığın bana verdiği acıdan mıdır bilmem göğsüme bir şeyler saplanıyordu.Acının dayanılmaza vurduğu gün gölgem bile acıdı bana ve kızgın bir hançer ile göğsümü açtı.Odayı öyle bir ışık kapladı ki gölgemin bile gölgesi geldi görmeye olanları.Kalbim kırılmış, tuz-buz olmuş beni donduruyordu.İşte olan buydu.Güneş doğdu gökyüzüne insanlar hep tersine...
Tamir olmaz mıydı, denemeye değmez miydi?Hemen kırık parçaları elleri ile göğsünden yatağa çıkarmaya başladı.Ne kadar fazla çıkardıkça o kadar çok hepsini birden çıkarabileceği inancından uzaklaşıyordu.Yatağın üzeri dağ gibi olmuştu ama hala göğsünün içindekilere bakınca boşuna uğraştığını anladı. ellerini havaya kaldırdı ve hemen aklına eskiden duyduğu bir deyiş geldi: “insanın kalbinin büyüklüğü yumruğunun büyüklüğü kadardır.''Ama yine de bildiğim birşey var dı :kalbim ellerin kadar küçük değildi.


Begendim % 100
Normal % 0
Begenmedim % 0
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 06.08.2010
 No:6581


ŞAŞKIN BALIĞIN AYRILIK ACISI...


ŞAŞKIN BALIĞIN AYRILIK ACISI...
Akvaryumda bir balik varmis. kendisi için hazırlanmış plastik ağaçların, deniz kabuklarının, çakıl taşlarının arasında doğmuş. bildiği başka bir hayat olmadığından onu çok severek yaşarmış. Her gün üç kez gökten yiyecek dökülüyormuş. mutluymuş..
Bir gün yanına bir balık daha gelivermiş. yeni gelenin renklerine aşık olmuş.Etrafındaki her şeyden daha çok sevmiş onu,canlıymış, hareket ediyormuş, birlikte yüzüyorlar, saklanacak yeni kuytular keşfediyorlarmış. karınlarını birlikte doyuruyorlar, birlikte uyuyorlarmış.. Onun renklerine, gözlerine aşık olmuş, sürekli onu seyrederken buluyormuş kendini bu balık.. yeni gelen de onu seviyormuş. camdan akvaryumlarının içinde mutlularmış.
Bir gün balık uyanmış,yanında renkli balığı görememiş. Evvela telaşlanmamış.Dolanmaya başlamış.Süs bitkilerinin aralarını kontrol etmiş.Çakıl taşlarını kuyruğuyla eşelemiş, deniz kabuklarının içine girmiş.. yok.. O gün akşama kadar beklemeye karar vermiş.Nasılsa gelecektir, demiş...
O gün yemeğini yalnız yemiş.O gece yalnız uyumuş.Ertesi sabah gelecek, burnuyla onu dürtecek sanmış.Sabah uyanınca su her zamankinden daha da sakinmİş.Üçüncü gün artık yemek yemeyi kesmiş.Umutlanmayi kesmiş. Uyumayı kesmiş.Ara sıra akvaryumun içinde dolanıp duruyor, başını cama çarptıkça da yalnızlığını hissediyormuş.
Akvaryumdan nefret etmeye başlamış. Deniz kabuklarının, plastik bitkilerin, çakıl taşlarının yakınından geçmez olmuş. Onun zaten hiçbir şey bilmeden yaşadığı bu hayata ikinci bir kişiyi önce sokup sonra da onu çıkardıkları için tanımadığı, bilmediği her şeye öfkeliymiş...
Merak ediyormuş balık.. Bir gün yeniden çıkıp geldiğinde acaba bu hayattan tamamen nefret mi etmiş olacağım!.. ve kızıyormuş o balığa, bu kadar acı verecekti, niye gitmeden evvel anlatmadın bana bütün bunları, niye ağlamama izin vermedin, peki ben niye şimdi ikide bir de dolanıp duran ve başını cama çarpan zavallı bir bir balığım?


Begendim % 100
Normal % 0
Begenmedim % 0
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Sevgi Gülnur

 05.08.2010
 No:6578


Gelecegin Türkiyesi

Sayin Eksi nin köse yazisindan alintilar:

"İÇİŞLERİ Bakanı Beşir Atalay, halkoyuna sunulacak olan Anayasa paketi kabul edilir de yürürlüğe girerse “farklı bir Türkiye'de yaşayacağımızı” söylemis.

"Önce lafı dolandırmadan söyleyelim:" diyor sayin Eksi, nitekimde Hakli:

Halkoyuna sunulacak metnin elbet “iyi” yani “demokratikleştirici” hükümleri var. Örneğin “çocuklar, yaşlılarla, özürlüleri, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul gazileri” koruyan, ayrıca bireylerin “kişilik haklarını” ve “yurtdışına çıkma özgürlüğünü” güvence altına alan; çocukları “her türlü istismara ve şiddete karşı koruma” görevini devlete veren; “memurların ve diğer kamu görevlilerinin, toplu sözleşme yapma hakkını” tanıyan; “kamu denetçiliği” (ombudsman) kurumunu getiren, memurlar ve diğer kamu görevlilerine verilen “disiplin” cezalarına karşı “yargıya” başvurma hakkını tanıyan hükümler böyledir.

Zaten bu maddelere kimsenin karşı çıktığı yok.

Bugünkü siyasi iktidarla onun yandaşlarının anlamak istemediği de zaten bu!
Sanki “hayır” diyenler bu hükümleri ve onların sağlayacağı “demokratikleştirici” hükümleri istemiyormuş gibi gösteriyorlar.

Oysa o olumlu maddelerin yanında bu iktidarın “yargıyı” kendi dümen suyuna çekebilmek amacıyla getirdiği hükümler var.

Örneğin “yargı bağımsızlığının” önündeki en büyük engel yani “Adalet Bakanı ile Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda (HSYK) üye olması” aynen devam ediyor. Üstelik Bakan'ın bu kurula müdahale olanağı daha da genişletiliyor. Söz gelimi HSYK'nın en kritik makamı olan Genel Sekreteri'ni tayin yetkisini bu kurula bırakmıyor. Her şeye burnunu kolayca sokabilsin diye Adalet Bakanı'na veriyor. İşin tuhafı daha önce bunun sakıncalarına dikkat çekmiş olan Avrupa Birliği'nin sözcüleri şimdi aynı şeyi alkışlıyor.

Getirilen hükümler Anayasa Mahkemesi'ne TBMM tarafından 3 üye seçilmesine olanak veriyor. Böylece yargı ile siyaset arasında organik bir bağ oluşturuluyor. Yargıya bundan daha çok zarar verecek hiçbir şey düşünülemeyeceği halde yeni değişiklik o yanlışı, bile bile devreye sokuyor.

“Adalet müfettişlerinin yargıç ve savcılar hakkında soruşturma yapmasını” siyasi bir kişi olan Adalet Bakanı'nın “olur”una bağlıyor.

Dahası... Hakim ve Savcıların denetlenmesini sanki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na bırakıyormuş gibi yaparken ayrıca bir de Bakanlığa aynı yetkiyi tanıyor. Yani denetleme baskısını “ikiyle” çarpıyor.

Siyasi iktidarın, Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun üye sayısını artırma bahanesiyle bu kurullara yandaş üye yerleştirme planından söz etmeye bile gerek yok.

İşte böyle, “adalet”i siyasi iktidarın -hem de böyle hukuk düşmanı bir siyasi iktidarın- keyfine bırakmış bir Türkiye eğer iyi bir Türkiye olacaksa, buyurun siz de sevinin."

Gazetede okuyoruz::

Başbakan kendine üç eşli danışmanı atamis: bu yetmiyor gibi adam pismis pismis bir de ne desin: "Niyetim dörde kadar gitmek!"

Radikalde ki yaziya göre :

"Avrupa Milli Görüş Teşkilatı Genel Başkanlığı yapan, "şeyhülislam seçilen", Başbakan Tayyip Erdoğan'ın danışmanlığına getirilen Ali Yüksel çokeşliliğin "sünnet bir ibadet" olarak nitelendirdi.“

Bu tür zihniyetlerin yargiyi elinde bulundurduklarini düsünün, Bayanlar tekrar sizlere sesleniyorum: Bu anlayisa "Hayir" deyin!


Siz yüz degil iki yüz tane madde verin ne kadar iyi diye, bu maddelerin arasinda, su memlekette tek tarafsiz olarak bildigimiz kurumu (bagimsiz yargiyi) kafes icine koyarsaniz bu cuvalin berbat olmasinini saglamissinizdir zaten!

Hayir `li persembeler diliyorum



Begendim % 0
Normal % 0
Begenmedim % 100
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Çelebi


 03.08.2010
 No:6567




40 NEDEN

****************** Yayın Kurallarımıza aykırı olması nedeniyle (siyasi bir partinin referandum propaganda metni) bu yazı silinmiştir********************



Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Sevgi Gülnur

 01.08.2010
 No:6561




Buyurmus birileri, valla ne diyelim cok isabetli bir tasvir yapmis, hani bize lise yillarinda sinavda sorarlardi „ x nedir?“ diye biz de keske x x tir y y dir diye bir cevap yazsaydik, bos birakacagimiza haneyi, baksana tüm Türkiye „kadin kadindir erkek erkektir“ lafini alkisliyor! Yani diyecegim bizim lise yillarindan su devire gelinceye kadar bayagi sular akmis, ama isin kötüsü tersine akis bu sular anlasilan...

Ben söyleyeyim bunlara göre erkegin ve kadinin ne oldugunu:

erkek evin reisidir, höt dedin mi oturacan, yap dedimi yapacan;
kadin evin hizmetlisidir, erkek ne derse yapacak (hakikaten birbirlerini tamamliyorlar, yazarken ben bile sasirdim)

erkek dedigini yapmazsan senin kulagini kesebilecek
kadin olarak polise gidecen seni onlar tekrar erkegine yani sahibine verecekler, nihayetinde erkek sahip sen malsin (gercekten buradada birbirlerini tamamliyorlar)

erkek dedigin gönlünce zamparalik yapacak, ama evlenmeye gelince eline el degmemislerin arasindan secim yapacak, bir tane yetmezse bir de kuma alacak
kizsan zaten dogustan kaybetmissindir bunlarin memleketinde, alt tarafi erkek okul arkadasinla konustun gülümsedin diye namus elden gitmistir ve islenen namus cinayeti asiri tahrikte göz önünde bulundurularaktan erkegin mahkeme sirasinda cektigi acilarda düsünülerek 3 aydan para cezasina cevriliverir bu memlekette, sen de öldügünle kalirsin

Erkeksen sünnetin, oglumuz büyüdü tüm dünya duysun diye sölenlerle kutlanacak
kizsan vay haline, resit olmadan aman sacmaliklar yapmadan gözü acilmadan kapatalim basini telasi ile ne oldugunu anlamadan kapatilacaksin örtüye

Erkeksen erkektir döversinde seversinde diyecekler
kadinsan sen kadinsin alttan al yapar eder evine döner, herseyin arkasinda sabir vardir diyecekler, gönlünce ol bir dedigini iki etme senin ne kadar altin oldugunu farkedecek

Kadin ve erkek gercekten birbirlerini tamamliyorlar, Kazananin yaninda daima bir kaybeden olacak tabii ki: Kazanc ve zarar birbirlerini tamamliyorlar, isin kötü yani bunlarin zihniyeti devam ettikce kaybeden hep kadinlar olacaktir, ve ben hala bunlara oy veren kadinlari anlamakta zorluk cekiyorum, hadi evde kontrol altindasiniz oy verirken hic olmazsa hem kendinize hemde su ülkenin kizlarina sadik olun ve kalbinizden nasil bir Türkiye geciyorsa ona göre oy verin, baslarinizi kapatmayi basardilar ama beyninizi karartmalarina izin vermeyin:

Cagdas, modern ilerici bir Türkiye icin oy verin, geleceginizi karartan ileriyi görmenizi engellemeye calisanlara hayir oyunuzu gösterin.

Kadinlar sirkelenin, titreyin ve kendinize gelin, bu kabus sadece sizin uyanmanizla bitebilir....
Lütfen sizin üzerinizden siyaset yapmaya calisanlara „HAYIR“ deyin. Bunu derken de yediginiz dayaklari, yapilan baskilari, namus diye alinan canlari aklinizdan cikarmayin.
Hayirli Pazarlar!


Begendim % 44
Normal % 0
Begenmedim % 55
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Ferat Özyurt

 26.07.2010
 No:6550


BERAT KANDİLİ


Milletimizin ve alem-i İslamın Berat Kandilini tebrik ederim.Cenab-ı Hakk, bu mübarek gecede cümlemizi beratını alan kullarından eylesin...(26 Temmuz 2010 Pazartesi'yi Salı'ya bağlayan gece Berat Kandilidir.)


Begendim % 100
Normal % 0
Begenmedim % 0
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Doğancan Demircan


 22.07.2010
 No:6542


Çaycuma Çok Programlı Lise Radyosu

www.cpltiyatroekibi.tr.gg hepinizi bekliyorum yayındayım


Begendim % 0
Normal % 0
Begenmedim % 0
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 18.07.2010
 No:6535


YAZAR KALEMİNİN DEĞİL,YÜREĞİNİN ADAMIDIR...

YAZAR KALEMİNİN DEĞİL,YÜREĞİNİN ADAMIDIR...

Yazar kimseye yaranamaz.Övdüklerinin yalakası,yerdiklerinin körü körüne düşmanı addedilir;şüpheli yaklaşımı rahatsız eder. kelimelerden, görüntülerden, yaşananlardan, geçmişten anladığı biraz fazladır.Bir konu ortaya atıldığında, konuyu dünüyle, bugünüyle, geleceğiyle ve soyut anlamıyla ele alabilme kabiliyetine sahiptir.Bu kabiliyet de sıradan adamı çok rahatsız eder.Sırada adam, her ne olursa olsun bıkmadan ortaya attığı kelimelerinden ve kaçışlarından memnundur, rahatsız edilmek istemez.Sıradan adam, istediklerini söyleyen yazarı takip eder en fazla, böyle bir tatmini, kafa karışıklığına tercih eder. Sırdan adam, istediklerini söyleyen yazarı, eskaza kaleme aldığı o sevmediği bir yazısı yüzünden afaroz eder; yazarları-düşünürleri de başka her şey/herkes gibi çok çabuk harcar.Bu yüzden, bir yazar çok sevilmez
Yazan insan birilerinin hissiyatını etkilemeyi amaçlar temelde.Sonuçta rahatlamak için yazılan günlüklerde bile aslında bünye okunmak/anlaşılmak için yazar.Kendi yazdığını okuyup anlamak için mesela.Yazar bu boyutta meydana getiremediğini edebi boyutta meydana getirir ve rahatlar
Yazarın neyi niye yazdığı her zaman merak edilir ve çıkarımlar yapılır.Yazarın nasıl yazdığı konusunda okur, editör ve yazarın kendi düşüncesi apayrıdır;
Okur direkt düz mantıkla hareket eder.Yazarın eserlerini yazarın hayatıyla ilişkilendirmeye çalışır.Bir anlamda yanlış yapıyor diyemem.Ama gerçeğin çok yakınlarında dolaşabileceği gibi büyük oranda gerçeğin çok uzağında kalacaktır okurun eser-yazar ilişkilendirmesi.Her satırı yazarın hayatına bağlamak çok yüzeysel çıkarımlara götürür okuru.Ama en keyiflisi de budur sanırım.
Editör, yazarın hayatına okurdan daha yakın olduğu için daha doğru tespitlerde bulunabilir.En azından yazarın ne yediğini, ne içtiğini,kimlerle beraber olup neler yaşadığını,hangi siyasi parti yada örgüte gönüllü veya satılık olarak hizmet verdiğini birebir gördüğü için yazarın yapıtları hakkında gözlemleri doğrultusunda bir nevi gerçeğe yaklaşabilir.Ama bu da on kilometrelik bir yolu kaplumbağa hızında ilerlemekten farksızdır.
Son olarak yazarın kendisine gelince.Bu adam da alsında neyi niye yazdığını tam olarak bilemez.Belki kendince basit ve bir o kadar da çelişkli olarak açıklayabilir.Her yazarın yazmaya dair düşünceleri vardır. kendisini yazmaya neyin ittiğini çeşitli örneklerle açıklar.Ama bu da kaçak güreşmekten başka birşey değildir.Aslında yazar bile neden yazdığını anlayamaz. Eğer yazarı yazmaya iten gerçek sebepler net olarak bilinebilseydi edebiyatın da büyüsü olmazdı.


Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Ferat Özyurt

 15.07.2010
 No:6530


AYM’nin son kararı ve Darbenin Sivili

Bizde darbeyi de , anayasayı da, ihtilalciler yapar.Bu vazife sivil iktidarların işi değildir mirim. (Hatta darbe olduğunda AYM üyeleri darbecileri ziyaret edip saygıda kusur etmezler)

Zamanında ,Cumhurbaşkanını halk seçmesin, avam tabakası bu işten anlamaz dedik, yapılan referandum sonucunda ezici çoğunlukla halk , biz seçelim dedi. Henüz paket oylanmadı ama , bu milletin sağı solu, ne yapacağı hiç belli olmaz . Kızını dövmeyen dizini döver. Kızını boş ( gönlüne) bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya… demişler. AYM kararı iktidarı da muhalefeti de memnun etmese de az ya da çok hürriyetleri genişletiyor mu? Darbecilerin yargı yolunu açıyor mu? Darbeciler yargılansın mı, yargılanmasın mı? Bunlar önemli değil, zamanında biz de yargılansın dedik ama ,değişikliği yapan bizim desteklediğimiz parti olmadığı için umurumuzda değil .Komşumuz Yunanistanda 40 sene evvel darbe yapan albaylar cuntasındaki darbeciler hala hapisteymiş ama bizi ilgilendirmez.
Eskiden ne güzeldi be! Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer. Açık oy, gizli sayım vardı.Muhalefet yoktu. Millet kime oy verirse versin, yine de biz bildiğimizi okurduk. Bizim dediğimiz olurdu. Şimdi öyle mi ya! Batının zorlamasıyla yarım yamalak ta olsa demokrasiye geçtik böyle oldu. Bir zamanlar bir adalet bakanımız vardı. ''Bakanlığımız döneminde 5 bin kadar kadro açtık. Bu kadroların 2 binini hakim ve savcı alımlarında kullandık. Elbette ki sol görüşteki gençlerin atamasını yaptık. Öyle yapmayacaktık da MHP'li, ve RP’li leri mi atayacaktık'' demişti. Kim olduğunu bileniniz var mı? O zaman AKP varmıydı?

Ya hep ya hiç mi ; yoksa özgürlüklerin genişlemesine, vesayetin kalkmasına ( farzu muhal binde bir katkısı olsa bile) hayır mı diyeceksiniz?

Geçmişi üstün başarılarla, takdirnamelerle dolu, fakat İnançları sebebiyle ( eşi başörtülü, dindar) YAŞ kararıyla TSK’dan atılmış subaylara yargılanma hakkı verilmesine evet mi hayır mı diyeceksiniz? Katillere, hırsızlara bile savunma hakkı verilirken, kendilerine savunma hakkı bile verilmemiş subayların( sayıları 3600 civarında olduğu söyleniyor. Geniş bilgi için kendisi de bir deniz binbaşısı iken inaçları sebebiyle TSK’dan atılan Prof. Dr. İskender Pala’nın iki darbe arasında adlı kitabına bakınız. Prof.Dr. Nevzat Tarhan’ın , ASDER başkanı Em.Tuğgn. Adnan Tanrıverdinin yazılarına müracaat ediniz.) yargılanma hakkı istemeleri sizi ilgilendirmiyor mu? Yoksa ,bunlar dinci, irticacı,yobaz, liboş, TSK attıysa vardır bir hikmeti deyip geçecek misiniz?
AYM’nin 367 ve başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin (411 milletvekilinin oylarıyla yasalaşan) kararını alkışlamış mıydınız? Şimdi, AYM esasa giremez denildiği halde esasa giren , iktidarı da memnun etmeyen bir karar verdiği halde neden içiniz buruk? YÖK’ün katsayı kararını Danıştay’a götürüp iptal ettirirken, 11 yıllık haksızlık devam etsin diye kararlar alınırken, milyonlarca meslek liseli mağdur olurken, öğrencilere ve ailelerine fikrini sormuş muydunuz.? Yoksa sizin çocuklarınız meslek lisesinde okumadığı için sizi hiç ilgilendirmemiş miydi bu vaziyet. BÇG’dan o zamanki YÖK başkanına ,”katsayıları meslek liseliler aleyhine düşürün” diye bir emir geldiğini, bunun belgesininde yayınlandığını gördünüz mü?
12 Eylülcüler dinci iktidarı palazlandırmış(! )12 eylü 80’de Endüstri Meslek Lisesinde öğrenciydim. 12 Eylülün mağdurları; o zaman baskı ve işkence görenler,işkencede can verenler ,idam edilenler sadece bir kesim değildi.Tüm kesimler mağdur oldu. 12 Eylülcüler ,seçimde Sunalp’in horoz amblemli Milliyetçi Demokrasi Partisine mi oy verin dedi, yoksa 4 eğilimi birleştirme iddiasındaki ANAP’a mı oy verin dedi. Bundan sonra rahat etmek istiyorsanız MDP’ye oy verin diye kapı kapı dolaşan ilçenin sevilen simaları kapınıza gelip sizden oy istedi mi? Vatandaş Evren’i mi dinledi yoksa aksini mi yaptı? Şimdi iktidarda olanların o zaman partisi varmıydı? Seçimlere sokulmuşmuydu? Ha! Evren din derslerini zorunlu yaptı diye oradan bir bağlantı , bir kontak kuracaksanız, bakın belkide tek hayırlı işi o oldu. Zaten okullarda gösterilen din dersi de değil, din kültürü ve ahlak bilgisi. Yani tek din değil, bütün dinlerin hakkında öğrenciyi bilgi sahibi yapmak.Dindar yapmak değil. Biz lisede okurken mecburi değil, seçmeli idi. O zaman şimdiki gibi ilahiyat mezunu öğretmenler değil, hangi öğretmenin dersi boşsa o girerdi.Veya dışarıdan hiç alakası olmayan kişilerle o dersi doldururlardı. Ateist bir din dersi öğretmeniniz oldu mu hiç? Ya da İnançlarınızdan şüpheye düşüren sizi ateist yapmaya çalışan öğretmenleriniz ? Kaç arkadaşımız o öğretmenler yüzünden ateist oldu, dünyasını da ahretini berbat etti, siz bilemezsiniz. Siz zaten laikçi(laik değil) ,çağdaş (yani pek din ile alakası olmayan, tek dünyalı ) bir eğitimi savunuyorsunuz. Onun için frekanslarımız uyuşmaz. Peki 28 Şubat desem size! O zamanın mağdurları kimdi? Sizi ilgilendirmiyor mu? Ya 27 Nisan, balyoz,yakamoz,Ergenekon…
Kısa kesip yazımın sonunda şunu diyeceğim; bütün partiler(bazılarını desteklesek de desteklemesek de) bu ülkenin partileridir.Bu halktan oy almışlardır.Beğensekde, beğenmesek de vaziyet bu. İleride başka bir parti iktidara gelir, AKP’nin yapamadığı veya yapmadığı(sizin istediğiniz) anayasa değişikliklerini de kaldığı yerden o parti tamamlar, parti taassubu gözlerinizi perdelemesin. Ak koyun kara koyun 12 Eylül 2010 akşamı belli olacak ama, vatandaşın çoğunluğu sizin gibi düşünüp önüne gelen bu fırsatı tepecek gibi de görünmüyor.





Begendim % 80
Normal % 0
Begenmedim % 20
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 11.07.2010
 No:6525


SOKAKLAR:HAYATI ÖĞRENME KILAVUZUDUR...

SOKAKLAR:HAYATI ÖĞRENME KILAVUZUDUR...
Sokaklar, şimdiki çocukların güneşin altında saatlerce mal gibi gezinip amaçsızca zamanı harcayamadığı, düşüp dizlerini yara bere içinde bırakamadığı,bir takım fakir avuntusu oyunların keyfine varalamadığı kullanılmayan bir alandır. Bizim zamanımızda öyle miydi?Sevdasından eve girmeyi kabul etmediğimiz,öğle yemeklerinden mahrum kaldığımız en uğrak yerlerimizdi.Belki çatallık aramak için tırmandığı ağaçtan, bahçenin sahibi geldi diye panikle inmeye çalışırken düşüp kalıcı hasarlar kaldı bazılarımızda ama hayata hazırladı bizi sokaklar.Bakın bugünün çocuklarına, tıkılmışlar evlerine, varsa yoksa internet, pileysiteyşın gibi saçmalıklarla zaman öldürüyorlar.Sanal zevklerden öte geçemeyen,gerçeğin ortasına yani sokaklara düşemeyen çocuklar.
Hayattır...Hayatın kendisidir.Sert ve zorlu ve tehlikeli olduğu söylenir hep,doğrudur belki...Ama asla sahte ve kurgu dünyalar kadar değil!Ne verirseniz onu alırsısınız sokaktan,hayal kırıklığına uğratmaz sizi.Ne kadar içindeyseniz o kadar içindesinizdir hayatın da...
Yolu karanlığa düşenlerin ya da sıkıcı hayatların durağanlığında kavrulanların,dört duvar binalarda ekmek parası diye eriyen hayatlarını ızdırap dolu bakışlarla seyreyleyenlerin kurtarıcısıdır sokaklar.Derin bir nefestir bünyelere,herşeydir veya hiçbirseydir görmesini bilmeyene...
Hayatı öğrenme kılavuzudur sokaklar.Toğrağına basıp geçerek değil,hissederek, yaşayarak, tecrübe ederek öğrenilecek yaşam alanıdır sokakar.Kendine özgü dili, kültürü, argosu, sanatı, edebiyatı, fenomenleri ve kavramları vardır.Modern çağ insanı bir şeyler yapacaksa, değiştirecekse, dönüştürecekse, üretecekse, bıçağın kemiğe dayandığı an bir kıpırdama olacaksa, yerkürede bir iz bırakacaksak yani ölüp gitmeden önce yüzleşeceksek aynalarla bu sokakla olacaktır.Sokağa güvenmekle, sokağa inanmakla, sokağı yaşamakla gerçekleşecek kendimize yaptığımız bitmeyen arayışların yolculuğu. Sokaklardan kaçarak, sokağa çıkmayarak, sokakları tanımayarak, sokağın insanlarına ruhlarımızı kapatarak daha çok yalnızlaşacağız, daha çok uzaklaşacağız kendimizden.Kendi çok güvenlikli, bol otoparklı, uydu sistemli, güvenlik kameralı sitelerine kapanıp, çocuklarının mahalle maçı yapma haklarını bile ellerinden alarak, düşlerini ve dizlerini kanatmalarına izin vermeden, steril şeritler çeken insanların yaşamına inat yankılanacak sokağın sesleri.Modern çağın speed zayıflama haplarıyla robota dönüşen, mekanik prozac toplumları için tek kurtuluş olacak sokaklar.
Esrar çekip mayıştıklarına bakmadan paris gettolarını yakan mağripli çocukların ruhu yaşayacaksa bir yerlerde bu sokakla olacaktır.Modern zaman insanının ruhunun kurtuluşu, tutkularının tutsaklıktan çıkışı kasımpaşalı taksi şoförlerinin muhabbetiyle gerçekleşecek.Kokoreç yenip şarap içilen sahiller, gölgesinde sabahlanan parklar, barikatlarında ateşler yakılan tenhalar, balıkçı tekneleri, eski çingene meyhaneleri, sabahçı kahveleri, siyah beyaz fotoğrafların pera evleri, berduşların kabadayılık nameleri, köpek öldüren şarabının kafası, hayallerimizi biriktirdiğimiz köşe ekmek arası, domates peynirin yendiği kaldırım taşları, mahalle maçlarının taştan kaleleri, dizlerimizi korkmadan kanattığımız cinnet akşamları, semt kültürü, şehrin pişmemiş tarafları ve sokaklar, sokaklarımız çıkaracak bizi kafeslerimizden.
Sokakta ruh var, sokağı yaşatan bu mekanların inatçı bir damarı var.Yakıcı bir damar, gerçek bir damar...


Begendim % 33
Normal % 0
Begenmedim % 66
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 08.07.2010
 No:6519


DAĞA ÇIKMA ZAMANIDIR!

Ulu bir bilgedir, sessizce düşünür durur; tarihten eskidir, tarihle büyür; bağrında saklıdır binbir hazine, ama gizlemez arayandan sorandan, paylaşır sonuna kadar, cömerttir.Ne kadar uluysa , o kadar aktır başı; ne kadar aksa başı; o kadar ermiştir göğe.Kötüyle iyi, çirkinle güzel, avcıyla avdır nesiller boyu kıpraşan, gelişen serpilen üzerinde giysisi. Silkinmesi can da yakar, can da verir yüce dağın.Gölgesi serin, tepesi mağrur, pınarı candır dağın; eteğine sırtını dayamış çobandır dostu kaval çalan; tepesinde süzülen kartaldır yareni nöbet tutan; mağarasına kovuğuna sığınan abrek'dir çocuğu, aktıkça kanı, taş kesilir de ağlayamaz yüce dağ.
Orada bulunmamış, zirvesine tırmanmayı denememiş biri tarafından anlaşılamayacak yerdir.O vahşi özgürlüğü tadanlar içinse hep dönmek istedikleri yerdir ve onlar için artık şehirlerde, zayıf ruhlu kalabalıklar arasında huzur yoktur.
Bilinen bir gerçek vardır ki dilimize Çince'den geçmiş bir sözcüktür.Kökeninde tai sözü vardır.Orta Asya'daki atalarımız tay, tağ gibi söz etmişler, günümüze gelinceye kadar dağ olmuş...
Çoğu zaman, saldıran ve savunan tarafların her ikisi için de sürprizler barındıran savaş alanı yada görülemeyen ölü bölgelerin çokluğu, örtü ve gizlenmeye olanak sağlayan engebeleriyle pusu ve baskınlar için mükemmel bir alan olarak bilinmiştir.Bazen kahramanların bazen de puştların sığınma alanı olmuştur yüce dağlar.
Bugün dağa çıkma zamanıdır ama savaşmak için değil,çığırtkanlık için değil hatta klasik bir isyanı dünyaya haykırmak için de değil?Peki niçin?Dağa çıkma zamanıdır,barış için,umut için ve o yüce dağların gizemini anlayabilmek için...



Begendim % 20
Normal % 0
Begenmedim % 80
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Ferat Özyurt

 08.07.2010
 No:6518


MİRAC MUCİZESİ

Mirac bir gece vakti Peygamberimizin (S.A.V) Mescid-i Haram’dan (Kabe’den) Mescid-i Aksa’ya (Kudüs’e) getirilmesi ve buradan da gökyüzüne yükseltilmesidir. Efendimiz (S.A.V’in) Kabe’den Kudüs’e gelişi ayetle sabit iken ; Kudüs’ten semaya yükselmesi , kendilerinin beyanı ile sabittir.

Bu yolculuk esnasında Peygamberimiz (S.A.V) sema tabakalarındaki diğer peygamberlerle görüşmüş, Cennet ve Cehennemi müşahede etmiş , Cenab-ı Hak’ka doğrudan muhatap olmuş ve 5 vakit namaz emrini alıp getirmiştir. Bütün bu olaylar az bir zaman içerisinde cereyan etmiştir.

Mirac Hz.Muhammed (S.A.V) Efendimizin fena aleminden beka alemine girmesidir. Mirac, bir Dünyalının (S.A.V) ruhuyla ve cismiyle fizik aleminden ayrılıp metafizik alemine uçmasıdır. Anlatılması mümkün olmayan şeyleri bir anda görüp dönmesidir. Mirac bir mucizedir. Mucize ise bildiğimiz ve tabi olduğumuz kainat (evren) kanunlarına uygun olmayan olaylardır.

Peygamberimizin (S.A.V) Mirac’a bir anda gidip dönmesini anlayabilmemiz , aklımıza yakınlaştırabilmemiz için bir dergide okuduğum şöyle bir misali sizlere aktarmak istiyorum :

"Bir annenin karnında dördüz bulunduğunu düşünelim. Bir hikmetle annenin karnı açılsa , o dördüzlerden biri dünyaya çıkarılsa dünya ve içindeki şeyler gösterildikten sonra tekrar annesinin karnına konulsa, bebek : ‘’Kardeşlerim! Ben bir anda dünyaya götürüldüm, getirildim,.Dünyanın her yerini gezdim, her yerini gördüm’’ dese yalan söylemiş olmaz. İşte Mirac hadisesi bu… Bir anda dünya ananın karnı açılıyor , içimizden Birisi (Birincisi ve sonuncusu) Ahiret’e alınıyor, gezdiriliyor, gökler ve göklerin sakinleri , Arş , Kürsi , Levh-u Kalem, Sidre-i Münteha , Cennetler ve Mevla’nın cemali, Cehennem ve cehennemlikler bir anda gösteriliyor, tekrar dünya’ya gönderiliyor.
Anne karnından dünyaya getirilen ve tekrar yerine konulan bebeğe diğer kardeşleri : ‘’Madem bir anda dünyaya gittim geldim diyorsun öyleyse dünya nasıl? Bize anlat.”deseler : Bu bebek, dünyayı onlara nasıl anlatsın? Anlatamaz. Anlatsa dahi dinleyenler onaylamaz. Çünkü dünya ile anne karnının hiçbir benzerliği yok ki, dağ dese anne karnında dağ yok ,orman dese orman yok ; yer , gök , ay , güneş, cennet gibi bir bahar, cehennem gibi bir kış var dese , hiç birini onaylamazlar. Çünkü bunların hiç biri anne karnında yok. Bu uzun ve şaşırtıcı cevapları bırakırda ‘’ Dünya öyle bir yer ki ; ne gözünüz onun benzerini görmüş, nu kulağınız duymuş , nede hayaliniz canlandırabilmiştir.’’ dese hem onları ikna etmiş , hem de meraklarını ateşlemiş olacaktır. İçlerinde ‘’ Keşke biz de gidip görsek ‘’ arzusunu uyandıracaktır. Cenab-ı Hakk’da bu arzularını gerçekleştirecek ,dokuz ay sonra onları umdukları dünyaya kavuşturacaktır."

Mi’rac kandilinin gafletten kurtulmamıza vesile olmasını Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ediyor, tüm milletimize ve âlem-i İslam’a hayırlara vesile olmasını diliyorum





Begendim % 40
Normal % 20
Begenmedim % 40
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 27.06.2010
 No:6501


KAVGA :İÇİMİZDEKİ HAYVANIN KAFESTEN ÇIKMASIDIR.

KAVGA :İÇİMİZDEKİ HAYVANIN KAFESTEN ÇIKMASIDIR.
Çoğu insanın gözden kaçırdığı bir nokta şudur yumruk yumruğa yapılan bir kavgada, dayak yemenin yada atmanın hiçbir anlamı yoktur aslında önemli olan kavga etmektir.Gerçekten de fight club da belirtildiği üzere bir insan hiç kavga etmediyse kendisi ile alakalı çok az şeyin farkındadır.Sosyal varlıklar olduğumuzdan içimizdeki hayvan sadece bu tip durumlarda kafesinden çıkar.
Kavga başlamadan önce kısa bir elektriklenme anı mevcuttur ya tartışmadır ya itişmedir işte o anda bir eşik mevcuttur bu eşik geçilirse aynı uçağın pistin v2 noktasına geldiğinde artık uçmak zorunda olduğu gibi kavgaya başlamak durumunda kalırsınız.Birkaç saniye sonra kanınızdaki bütün glikozu ve enerji verecek herşeyin emilmesini ve kaslara gönderilmesini sağlayacak hormonlar salgılanır.Hatta bazen böbreklerinizin sızladığını hissedebilirsiniz.Sonra bir anda konuşmalar kesilir eller titremeye başlar.
Ondan sonra ilk hamle gelir.Sinir katsayısına göre büyük bir enerji patlaması ile et ve kemikler birbirine girer. Karşınızdakina yıkıcı bir darbe indiremezseniz ve etrafta kavgayı ayıracak insan yoksa enerjiniz tükenene kadar kavga devam eder.Bittikten sonra kendinizi tüy kadar hafif hissedersiniz.Bütün enerjiniz bitmiştir.Bir yere oturmak yada yığılmak istersiniz.Kan şekeriniz düşmüştür elleriniz tekrar titremeye başlar etrafta soru sorna insanlar varsa onlara cevap vermekte güçlük çekersiniz.Kekeleme çok normaldir. kavga ettikten sonra ağlayan insanlar vardır böylece kandaki fazla adrenalinin bir kısmı gözyaşı ile vücut dışına atılır.
Vücudunuzdaki hasarları hemen hissedemezsiniz kırık bir kemik yada kanayan bir yara ancak saniyeler sonra hissedilebilir. Hissedilen tek şey huzurdur.Hafiflersiniz içinizdeki hayvan kafesine geri döner.Bir gün sonra aldığınız darbelerin ağrısı sızısı daha net ve somut hissedilir.Vücutta kalan bir iz o kavgayı her zaman size hatırlatır.
Kavgaların ne kadar sebebi varsa o kadar da çeşiti vardır.Söz gelişi :Sokak kavgası,ekmek kavgası,ağız kavgası,kardeş kavgası,kalem kavgası,koltuk kavgası,yorgan kavgası,kyıkçı kavgası vs.
İnsanın ruhsal yaralar almadan kavga edebilmesi için kendi sebeplerinin haklılığı konusunda kendi içinde ikna olmuş olması ve karşısındakini bir nebze önemsiyor olması gerekir. Bu tür kavgaların bir amacı ve barışma umudu vardır.Dargın değilken, sakin sakin konuşulduğunda çözülemeyen sorunların aniden patlak verip alevlenen ve bazen karşıdakini kırmak pahasına açık açık konuşulan bir kavga sonunda çözüme kavuştuğu görülmemiş şey değildir.


Begendim % 25
Normal % 0
Begenmedim % 75
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 26.06.2010
 No:6499


ADINA ÖZGÜRLÜK DERLER..

ADINA ÖZGÜRLÜK DERLER...
İnsan kendini özgür hissettiği kadar özgürdür; özgür olmayı ne kadar düşlüyorsa o kadar.Herkes herşeyi yapmakta serbesttir aslında, din, devlet ve ahlak kurallarını ciddiye aldığı için yapamaz, hapse girer, cehennemde yanar ve cesareti olmadığı için, bu dinle, bu devletle, bu ahlakla yaşar.
Özgürlük her nedense; göklerde süzülmek, uçmak, kırlarda bayırlarda delicesine koşmak gibi hiperaktif eylemler şeklinde sembolize edilir hep.
Bir Allah'ın kulu da çıkmamıştır ki, özgürlüğü "çekyatta yirmi saat yatıp, karışan görüşen olmadan hözzz diye keyif yapmak" gibi tasvir etsin.
Kimine gör ögürlük bir temel yanılgı, her insanın doğuştan bu kavrama sahip olduğudur.Oysa ki ne büyük yıkımdır ilk nefesinden son nefesine dek bir sahibinin olduğu-olacağını kavramak; aileye, kimi zaman dosta, sevgiliye, karına/kocana, çocuklarına.Özgürlük değil, bir ömür esarettir aslında yaşanan...
Diğer anlamda ise özgürlüğü şöyle de ifade edebiliriz :Derinlerde biryerde ruhumun bir köşesinde sonsuza açılan pir pencere. o pencereden pırr diye ucup giden bir kuş. kuşun gözlerinin altından süzülüp giden vadiler, vadilerde başıboş koşan vahşi at sürüleri, atların yelelerinde şavkıyan güneş,süzülen rüzgar, rüzgara karşı kanatlarını germiş keyifle süzülen martı, martıyı izleyip sigarasını tüttüren balıkçı, balıkçının kayığının bordasını yalayan deniz, denizin içinde parlayan balık, balığın pulundan yansıyan ışık, o ışığın derinlerde bir yerde ruhumun bir köşesinde açtığı pir pencere olarak da algılayabiliriz.
Ama yine de her şeyi feda etmeden özgür olunamıyor.Özgürlük de elde edildiği zaman tutsaklığa dönüşüyor.Özgürlük bile bir pranga oluyor insana.O kadar alışmışız ki prangasız yapamıyoruz, sanki ayaklarımızda ağırlıklar yaşamışız bir ömür boyu birden düşünce onlar yerimizden kıpırdayamıyoruz.Güya özgürüz!!!



Begendim % 25
Normal % 0
Begenmedim % 75
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Doğancan Demircan


 25.06.2010
 No:6495


Radyomuz Yayındadır

Çaycuma Çok Programlı Lise'si olarak çıkarmış olduğumuz Yetenek Biziz tiyatro ekibimizin radyosu kendi resmi web sitesinde faaliyete geçmiştir. Bütün radyo sevenleri sitemize bekliyoruz...

Site adresi : www.cpltiyatroekibi.tr.gg

Radyomuzda müzik dinleyebilirsiniz, sohbet edebilirsiniz ve istek parça yapabilirsiniz.

Şimdiden hepinize çok teşekkür ediyorum. Saygılarımla Doğancan Demircan site sahibi ...


Begendim % 0
Normal % 0
Begenmedim % 0
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 24.06.2010
 No:6489


DÖNMEK...AMA NASIL VE NE DİYE?

DÖNMEK...AMA NASIL VE NE DİYE?

Dönmek'ten geliyor..Ama nasıl dönülünce dönek olunuyor?Geri mi dönüyor, bir seyin etrafinda mi dönüyor, yoksa kendi etrafında mi? nerede dönüyor?Nasıl dönüyor?Kime dönüyor behey...Sorular sorup kafamı iyice karıştırmak amacıyla gönlümü gezdiriyorum işte yanlış anlamayın... ama "dönek" lafı sandığımızdan çok daha az kullandiğımız bir kavram... (kavram mı sahi, neyse kavga çıkarmayalım)
Köprünün üzerinde gidiyoruz, gündüz bu tarafa geçen arabalar aksam geri dönüyor..Göçmen kuşlar her sene geri dönüyor, çarşı iznine çıkmış erler geri dönüyor, sabah işe gidenler eve dönüyor,eskinin solcuları bugünün kapitalistleri,bürokratik faşistleri dönüyor, rüzgarlar dönüyor, mevleviler hep dönüyor...Tasavvufun bin yıllık bilgisi: "herşey döner ve herşey kendine döner!" ve yıldızlar, gezegenler, bulutlar, sular, denizler insanlar ve elbette fiziğin kadim bilgisi: Atomlar ve atom altı parçacıklar, elektronlar, quantalar döner... Bulutlar, dünyalar, insanlar döner...Hayat döner... Ama insanlar bazen başka türlü döner!kendi etrafında dönenlere ya deli denir ya mevlevi.... Delilere de bir tür tennüre giydirilmesinin gizli bir anlamı var mı?Ya o dönmek için ayak parmaklarını disipline eden çivili tahtalarla, hint yoksulunun çivili tahtasi arasında nasıl bir benzerlik var?Hintliler de dönüyor mu? (çok gezdirme gönlünü otur şurda efendi efendi sözlükteki mevleviler ve hintliler ispiyon edecek benim gibi.)
Orhan pamuk'tu sanırım, eski yazar, yeni vatan haini en güzel dönmek tanımını yapmiştı bir vakit kara kitap'ta.Ya da ben en güzel dön(m)ek tanimi olarak okumuştum onu.(Nikotinden küflenmiş organlarım hatırlayamıyor tam olarak ne olduğunu üzgünüm) şöyle bir şeydi yanılmıyorsam:İnsanın, dünyanın bütünüyle değiştiğine inanması için, kendisinin aslinda başka biri olduğunu anlaması, bunu düşünebilmesi yeterlidir.Bu nedenle gece vakti bulaşık yıkarken ve kuzey yerkürede olduğumuz için lavabo'dan sağa doğru dönerek boşalıp giden suyu izlerken aklımıza gelen döneklerin dönmekliğini, onlarin dışındaki dünyada arayarak; dışarıyı gösteren izahlara kapılıp hemen hepsi birbirinin aynı olan ve kendi kendini doğrulayan mazeretler arasından bir lunaparkta gezinir gibi eğlence beğenmeye hiç gerek olmadığını anlarız.Biliriz insan kendi içinde döner: "ben başkayım", "ben öldüm", "ben doğdum", "ben, ben, ben, ben... ve belki de bu nedenle her nasil ve nereden olursa olsun dön(m)ek denilen şeyi, bu topraklarda yaşayan insanların, yüzyıllardır öfkeyle cezalandirılması gereken bir eylem olarak anlamasina sevinip o öfkeyle beslenip orta yere dökmektense, o öfkeyi unutmak kendi kendine konuşmaya devam etmek gerekir.Dönenlerin çok konuşmalari bu yüzdendir.Dönmüş olan kendi kendine konuşamaz, hep kendi dışına konuşur.Ve dön(m)ek sanırım kendi kendine konuşmaktan korkmakla ilgili bir meseledir.


Begendim % 25
Normal % 25
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 23.06.2010
 No:6487


ÖZGÜR RUHUNDAN VAZGEÇME! ( ADAM OLMA ZORUNLULUĞU )

ÖZGÜR RUHUNDAN VAZGEÇME!( ADAM OLMA ZORUNLULUĞU )
Apar topar getirildiği huzurda padişahın kendi oğlu olduğunu gören aksakalın "ey oğul, ben sana kral olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim" tepkisini hayranlıkla hatırlarım. Hatırlarım da, şöyle bir derin düşününce bir iç çekerek babanın haylaz oğluna pek de ağır davrandığı hissi de gitmez yüreğimden.Bilmem sizin de burkulur mu içiniz böyle inceden? aksakal, bilge görünen baba, yıllar önce oğlunu arayışlara sevkederken adresi "adam olmak" olarak göstermese de, Aristo'nun lisesinin kapısında yazdığı gibi "ey oğul! kendini bul, kendini bil!" demiş olsaydı acaba oğlunun bulduğu taht sarayda değil gönüllerde olur muydu?
İşte orada daha yolun başında dikilip: "ey ihtiyar' bu genci adam olmaya yolluyorsun yollamasına ama kaba gücün dünyasında kendisine dikte ettirilen dış değerlerle yoğrularak, bir gün gelip babasını bile tanımayacak diye haykırmak istiyorum veya o aksakalın yerine geçip oğlumu dış dünyaya kendi kanatlarıyla uçmaya uğurlarken ona, "özünü ara oğul" demek istiyorum. "özgür ruhundan vazgeçme!"
Bu yüzden vazgeçersin özgür ruhundan ve şu acı gerçekle yüzleşirsin.
"bırakın ben onu adam ederim " gerçeği bunu çok iyi bilirsiniz.O zaman o ak sakallı dedenin yerine geçip desem ki: İşte oğul!eEğer ki adam olmak,kolu kanadı kırpılıp kuşa benzetilen leylek misali, kuralı koyanın gölgesinde yaşamaksa varsın sen adam olma!
Oysa seni "adam ol" diye okuturlar, "adam olmak" zorundasındır.Ailen zorluklar cekmiştir, sen onlar gibi olma diye adam olmak zorundasındır.Hayat acımasizdır, adam olmak zorundasındır.Yarın öbür gün ailen, cocukların olacaktır, bu yüzden adam olmalısındır.Herkes adam olman icin calışır, senin için kararlar verir, sen de adam olmak için doktor, mühendis,polis vs. olursun.Üstelik ne yaptigini anlamadan etmeden yaparsın.Tek bildigin "adam olma" zorunlulugundur. Sevdigin şeyleri ertelersin adam olmak için, yaşadığın şehirden, arkadaslarından vazgeçersin...Adam olmak için çalışır, daha iyi şirketlere geçip, daha çok para kazanmaya bakarsın.Belkine kadar aran varsa kadar adamsındır!
Adam olmak, aile tarafından başlatılan, kendi kendini yok etme sürecinin tümüdür,belki kendi hayatından vazgecmektir.
Allah kimseyi adam etmesin...



Begendim % 25
Normal % 0
Begenmedim % 75
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 22.06.2010
 No:6484


ZAMAN AKIP GİDERKEN...

ZAMAN AKIP GİDERKEN...

Zamanı saniyelere bölüp, bunlardan dakika, dakikalardan saat, saatlerden gün yapıp, beş gün çalışmaya, en fazla iki gün dinlenme vermek; kabul etmek gerekir ki, eşitlik martavalı ile yüzyıllarını geçiren insanın kendisine ve çocuklarına attığı ilk pandiktir.
Ne kadar çalışıyorsam, o kadar da çalışmama hakkım olmalıydı oysa.Hayatı öğrenmek için dışarıda yeterince kalmalı, bu bilgileri tekniğe dökmek için var gücümle işime dönmeliydim. Şimdi o kadar fazla saat var ki, ne yaptığımı karıştırıyorum. Hangi saatte ne yaptığımı kaydetmeye kalksam, diğer saate geçiyorum.Zamanı yaşamak yerine, kayıt makinesi gibi sürekli yazmak da manasız.( Zaten yazılarım da anlamsız,boktan! )
Zaman yanlış tasarlandı!Uzun süredir aklımın bir köşesinde çevirdiğim ve sonuç alamadığım bir problem, nice umutsuz entrylerimin kökünde yatan canavardı.Çalışmak için verilen zamanın, hayatın toplam süresinden biraz kısa olması; ve geri kalan bir avuç saatte yorgunluk ile bir şeylere dermanımızın kalmaması...Zaman bölme işlemini hangi dangalak yaptıysa onun vebaliydi bu.Başkasının hatasını ben niye çekiyorum?Neden bitmek bilmez saatleri iple çekiyorum?Bir bütün halinde kabul etmek varken, atom bombasından paramparça olmuş zamanın saniyeleriyle neden güreşiyorum?
Tek bir zaman dilimi vardır:Mevsim.Dört mevsimi birleştirirsen koskocaman bir yıl.Basit bir tanım yapmak gerekirse düşük zekalı insanın, bu bütünlüğü kabul etmekte zorlandığı için uydurmak zorunda kaldığı bir sürü dalavere olarak da nitelendirebiliriz.
Saat şirketlerinin alttan alta yaydığı, "dakik olma zorunluluğu", hiç bir işe yaramayan kronometreler. "böl, parçala, yönet" in hayatımızı esir alan yansıması.Saniyelere kadar bölmek aptallığını gösteren insan, tabi ki saatlerin geçmesini bekler.Ve zaan akıp gider.
Baharın geldiğini dijital ekrandan değil, çiçek açan badem ağaçlarından; yazın geldiğini sarı güneşin her yeri pırıl pırıl yapmasından, sonbaharı kızıl yapraklardan, kuruyan gövdelerden, kışı ise yağan yağmurlardan, beyaz kar tanelerinden, hemen eve dönüp battaniye altına girme isteğinden anlayabilirdik.Baharlarda dışarıda olurduk, yaz ve kışta da içeride kalır çalışırdık.İki mevsim dışarı,iki mevsim içeri:Gerçek eşitlik bu olsa gerek,demokrasiye ne gerek var?
Diyelim ki saat olmasaydı,zaman kavramını bilmeydik; dünyada tek bir insan işten bunalmaz, saate sersem gibi bakmazdı. Haftasonu tek bir tatil gününde, kendini üç dört parçaya ayırmaz pazar günleri depresyona girmezdi. "Sahi en son ne zaman bir ormanda yürüdüm?" gibi cevabı olmayan sorular sormaz, mevsimleri teninde hissedecek kadar uzun süre dışarıda kalabilirdi.Her şey nasıl da açık; bir bütün olarak kabul et, ve zamanı minimum sayıda parçala,böl ve yönet!
Saatler, bitmek bilmeyen yarışı başlattı.Hırs ortaya çıktı, üretim kotaları, fabrikalar, daha hızlı arabalar, daha güçlü kamyonlar, daha şık restoranlar, daha pahalı aksesuarlar, daha çok ev,daha çok tv kanalı ve daha çok pislik.Zamanı yanlış tasarlayan insan; diğer herşeyde de yanılınca, olmayan "pazartesi sendromunu" bile yarattı.Çünkü günlere böldü, anlamsız salılar, uykusuz'un gelmediği çarşambalar, lost perşembeleri, güzel cumalar, eğlenilen cumartesiler, yalnız pazarlar derken yine pazartesiye söverken buldu kendini.
Tek nirengi noktamız mevsim olmalıydı; doğa bize yeterdi. Şimdi bitmek bilmek hırsımızla onu da bozduk.Baharın gelmesi gerekirken, dışarıda kar yağıyor.Çiçek açmış bademlerin dallarında kar birikiyor!Zaman akıp giderken,mevsim yazı gösterse de üşüyorum.



Begendim % 25
Normal % 0
Begenmedim % 75
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Murat İleri


 21.06.2010
 No:6481


BAZEN DE GEÇ KALIRSIN...

BAZEN DE GEÇ KALIRSIN...
Bazen de geç kalırsın!Aşka,derse,eve,işe,yemeğe,okula,iş görüşmesine ve önemlisi hayata geç kalırsın...
Kaderin, bazen yanlıs bazen dogru kararların, özetle guvenip, hayallerinizle beslediğiniz size ait olan tek gercekliğin: hayatınızın sebep olduğu geri dönememe hali.
Yaşıtlarınız gençliklerini sosyal bir ortamda yaşıtları ile geçirmiştir, öyle veya böyle bir kariyer yapmıştır, sevmiştir, sevilmiştir, evlenmiştir, evlerinde mobilyaları olmuştur, para biriktirmiş, araba ev almış yatırımlar yapmışlardır, çocuk yapmış hatta büyütmüş ikincisini yapmış onu bile büyütmüşlerdir.Eşleri ve arkadaşları ile beraber huzurlu yaz tatilleri planlamaktadırlar.
Oysa siz, seçtiğiniz hayattaki yanlışlıklar/yanlışlarınız yüzünden bulundugunuz noktada yıllarca takılmış, herkesin tattığı güzellikleri tadamadan tadabileceğiniz çağı geçirmişsinizdir. telafisi ve geri dönüşü bulunmayan bir geç kalıstır bu. geceleri uykuları bölen, bugünden alınabilecek kalorisiz tadları zehreden.
Neye karar verseniz geçtir ve sanırım orta yaştaki intiharların birinci sebebi mali krizlerse, ikinci sebebi de bu olsa gerektir.
Geç kalmak, bir nevi genç ölüm davetiyesidir.Bazn de o kadar çok kaoşarsın ki;yetişemezsn hayatın uzun ve kıvrım yollarında belki de yavaş yavaş iden trene...
İşte bu yüzden kişi kendi hayatının arkasından koşmak durumunda kalır.Söz gelişi, senin başrolunü oynadığını sandığın hayatta sen merkezli olaylar ve senin olması gereken hayat akar gider; sen izlersin öyle sanki sen değilmişcesine. ve sadece izlediğini, hiç müdehale etmediğini/edemediğini ve olayların senin hiç istemediğin yönlere gittiğini anlayınca başlarsın koşmaya yakalamak için.Bir çeşit kendini bırakmışlıktır hayata geç kalmak,öyle ki başrolden yardımcı oyuncuya düşer ordan da figüranı oluverirsin kendi oyununun. Sen daha repliklerini söyleyemeden sahne değişir, sen yeni sahneye adapte olayım derken yine değişir, yine değişir. en son bir bakmışsın oyun bitmiş sen bir tek kelime etmemişsin o kadar ezberlediğin repliklerinden.Öylece kalırsın selam vermek düşer sana ama sen selam için eğildiğinde izleyiciler de gitmiştir çoktan.
Daha kötüsü, geç kalmanın ötesinde hayata asla da yetişemeyeceğini farketmektir.
Dönüp arkaya bakıldiğinda geride kalmis bir çok şey (? ) görmektir.Çünkü zaman geçmiştir.Sürekli eskiye dönüp bunlari canlandırmaya çalışırken de anı yaşamadan uzaklaşmak insanı kendi içine gömer, bunaltır.
Nehrin karşı tarafına geçmek için akan suyun kesilmesini beklersin.Oysa o su hiç durmadan akacaktır.İnsan kaldığıyla, yaşayamadığıyla yüzleşecektir.Çünkü,filozofun da dediği gerçekeşecektir :'' Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz.''


Begendim % 20
Normal % 0
Begenmedim % 80
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş

Sayfalar:  1 2 3 4 5 6 7 8 9 10  [Sonraki >>]