|
|
Köşe Yazarlarından 25 Kasım Grevi
1969’dan bu yana en büyük eylem
Yalçın Doğan /Hürriyet/ 24 Kasım 2009
“Okullarda eğitim duracak. Hastanelerde acil servis dışında hizmet verilmeyecek. Trenler işlemeyecek. Vergi daireleri vergi toplamayacak. Yerel yönetimlerde her türlü hizmete ara verilecek.”
Yarın.
Yarın kamu kesimi çalışanları, memurlar eylem yapacak. Türkçesi, greve gidecek. KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) önderliğinde.
Dün KESK Başkanı Sami Evren’le konuşuyorum. Yarın okullarda, trenlerde, hastanelerde, kısaca memurların çalıştığı kurumlarda neler olacağını Evren yukarıdaki sözlerle anlatıyor.
Türkiye’de iki milyon 338 bin memur var. Sami Evren, “eyleme iki milyondan fazla çalışanın katılacağını tahmin ediyoruz” diyor.
Yarın, KESK için iddialı bir gün.
TÖS EYLEMİ
1969 TÖS eylemi. TÖS, Türkiye Öğretmenler Sendikası. Dönemin en etkin sendikası. Kırk yıl önce, 1969'da Türkiye çapında dillere destan bir eylem yapıyor.
Evren'in söylediği gibi, yarın bu kadar geniş çapta eylem gerçekleşirse, bu kırk yıldan sonra Türkiye'de yaşanan en büyük eylem olacak. Eğer, kamu kurumlarında çalışanlar eyleme katılırsa.
Neden eylem? Sami Evren:
“Başbakan Erdoğan bize söz verdi, kamuda çalışanlar da, sendikalı işçi gibi aynı haklara sahip olmalı, dedi. Ama, bu sözler doğrultusunda hiç adım atılmadı. Biz ücretler üzerinden tasarı yapmıyoruz. Biz, kamu çalışanları için toplu sözleşme ve grev hakkı tanınmasını istiyoruz. Hükümet bunu vermiyor, biz de eyleme gidiyoruz.”
Çalışanların sorunlarını çözmek üzere, Uzlaştırma Kurulu var. Üyelerini hükümet atıyor. Buna rağmen, hükümet kurulun aldığı kararları bile geri çeviriyor. Bu da,
KESK'de bardağı taşırıyor.
AİHM KARARI
Memurlara toplu sözleşme ve grev hakkı isteğinin hukuksal dayanağı var. KESK'in taleplerini haklı kılıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 12 Kasım 2008 tarihli kararı.
Belediyelerle sendika arasında yapılan sözleşme gereği, belediyeler çalışanlara ek ücret ödüyor. Sayıştay sözleşmeden doğan ek ücretin belediyelerden geri alınmasını istiyor. Olay mahkemeye yansıyor. Mahkeme Sayıştay'ı haklı buluyor.
KESK de AİHM'e gidiyor. AİHM, Avrupa Konseyi ve bu mahkemeye taraf olan ülkelerden örnekler vererek, şu karara varıyor:
“Türkiye'de hükümet kamu çalışanlarının toplu sözleşme ve grev hakkını tanımalıdır”.
Hükümet itiraz ediyor, ancak büyük jüri kararı onaylıyor. Yarınki eylemin hukuki temelinde AİHM'in bu kararı var.
Son dakikada hükümet engellemez ise, kağıt üstünde durumun özeti bu.
............................
Memur Grevi: Gerçek Gündem
Atilla Özsever /Cumhuriyet/26 Kasım 2009
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve Türkiye Kamu-Sen'in öncülük ettiği bir günlük iş bırakma eylemi, uzun bir aradan sonra ses getiren bir eylem niteliğini taşıyordu. Memur-Sen'in dışında diğer tüm kamu emekçileri sendikaları eyleme katıldı, Türk-İş, DİSK, Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) gibi diğer emek ve meslek örgütleri de eyleme destek verdi.
Bir günlük iş bırakma eyleminin esas amacı, kamu çalışanlarının toplusözleşmeli grev hakkının sağlanmasına yönelikti. 8 yıllık toplugörüşme sürecinin bir anlamı olmadığı, son sözü hükümetin söylemişliği nedeniyle mevcut uygulamanın "göstermelik bir hak" olduğu gerçeği hemen hemen tüm kesimlerce kabul edildi. Toplusözleşme ve grev hakkı olmaksızın sadece sendika hakkının yetersiz olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
Kuşkusuz bu eylem, kamu emekçilerine toplusözleşme ve grev hakkının sağlanmasının yanı sıra toplumun ezilen ve yoksul kesimlerinin sorunlarını da gündeme getirmesi açısından önem taşıyordu. Kamu emekçileri, kendi sorunlarıyla toplumun sorunlarını birleştirerek bir gündem yaratmak istediler. Bir günlük uyarı grevinin talepleri arasında iş güvencesi, yeterli ücret, herkese parasız eğitim ve sağlık hakkı, işsizlik soruna çözüm için daha fazla kamu yatırımı gibi talepler vardı. KESK Başkanı Sami Evren, Beyazıt Meydanı'nda yaptığı konuşmada kamu emekçileriyle toplumun yoksul ve işsiz kesiminin ortak taleplerine vurgu yaparak, "İşten atılanlar için sadaka değil yurttaşlık geliri talep ediyoruz" dedi.
Bir günlük de olsa sahte gündem maddelerinden toplumun gerçek gündemine geçiş açısından bu eylemin önemli bir katkısı oldu, denebilir. Tabii esas sorun, gerçek gündem maddelerini sürekli hale getirebilmek ve topluma benimsetmekte yatıyor. Burada sadece emek ve meslek örgütlerine değil aynı zamanda siyasal partilere de görev düşüyor. Toplumun gerçek sorunlarını ortaya koymak ve bunun için çaba harcamak onların da görevleri arasında bulunuyor.
Bu uyarı eylemi, bir başlangıç olarak umut vadediyor. Ancak hem toplumun genel desteğini sağlamak hem de eylemi bizzat düzenleyen örgütlerin öncelikle kendi kitlelerini seferber ederek harekete katması adına önem kazanıyor. Türkiye Kamu-Sen üyelerinin de bu eyleme katılmasını ayrıca önemsemek gerekiyor. Hem eylemin yaygınlığı, memurların birlikteliği, hem de meşruluğu açısından bu önemli bir gösterge olmuştur.
KESK Başkanı Sami Evren'in işaret ettiği gibi bu eylemin, '1989 Bahar Eylemleri', gibi bir sonuca ulaşmasını iktidara hatırlatmak gerekiyor. Bilindiği gibi '1989 Bahar Eylemleri' sonrasında hem işçi sınıfı 12 Eylül darbesiyle kaybettiklerini bir ölçüde geri almış hem de daha sonra yapılan seçimlerde ANAP (Ozal) iktidardan düşmüştü. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için emek mücadelesinin demokrasi ve siyasal mücadeleyle birleşmesi gerekiyor.
..............................
Kamu çalışanları haklarını arıyor
Murat Yetkin /Radikal/ 26 Kasım 2009
Türkiye’nin dört bir yanında yüz binlerce kamu çalışanları, iki büyük sendika konfederasyonu, KESK ve Kamu-Sen’in çağırısıyla dün bir günlük iş bırakma eylemi yaptı.
Sendikacılar tarafından ‘uyarı’ amaçlı olduğu açıklanan eylemin amacı devlet memurlarına da, işçiler gibi toplu sözleşmeli grev hakkı verilmesi idi. Kamu çalışanları, ücretlerin de düzeltilmesini istiyor, ama önceliği Avrupa Birliği standartlarına uygun örgütlenme hakkına veriyorlar.
Kamu çalışanlarının bu eylemine, Türk-İş ve DİSK gibi işçi sendikaları ve meslek örgütleri destek verdi.
Başbakan Tayyip Erdoğan, grevden iki gün önce kamu çalışanlarını grevce uymamaları konunda uyarmıştı. Buna karşın, hem Kamu-Sen Başkanı Bircan Akyldız, hem de KESK Başkanı Sami Evren’in verdiği bilgilere göre, eylem demiryolları başta olmak üzere, vergi daireleri, okullar, (acil servisler dışında) hastanelerde etkili oldu.
KESK Başkanı Evren, bu tabloyu anlatırken, ‘Hükümet yanlısı Memur-Sen’in grev kırıcı gibi aleyhte çalışmasına rağmen’ suçlamasını ekliyor. Evren şöyle anlatıyor: “Başbakan Erdoğan ile görüştüğümüzde ‘Çağdaş ülkelerde ne varsa bizde de olmalı’ demişti. Bizim istediğimiz Avrupa Sosyal Şartı’na uygun. Oysa hükümet Şartın 5 ve 6’ncı maddeleri üzerindeki şerhini kaldırmıyor. Muhalefet partileri derseniz, onların gündeminde çalışanların demokratik, ekonomik hakları değil, başka konular var. Bu duruma karşın onlarca yıldır bu kadar etkili bir eylem olmamıştı Türkiye’de. Bu durum da siyasette çalışanların haklarına sahip çıkılması konusunda boşluk olduğunu gösteriyor.”
Türk siyaseti son birkaç yıldır giderek artan oranda ideoloji üzerine yürütülüyor ve o alanda sıkışıp kalmış durumda. Lafa gelince, muhalefet partileri, vatandaşın asıl sorununun ekonomik sıkıntılar olduğunu, hükümetin açılım politikalarıyla bunu perdelemek istediğini söylüyor. Ama çalışanlar son yıllarda görülen en kitlesel katılımla ciddi bir demokratik hak arayışına girdiğinde, şahsi destek veren birkaç milletvekili dışında ses çıkmıyor. Siyasetin vaziyeti ne yazık ki budur.
..............................
Son uyarı
Oktay Ekşi /Hürriyet/26 Kasım 2009
İktidar elinizdedir. Yeter sayıda milletvekilinin eli “evet” demek için havaya kalktığı zaman, istediğiniz yasayı da çıkartabilirsiniz. Buna güvenerek, Başbakan Erdoğan’ın söylediği gibi, “Kanunsuz eylem yapanlar, sonucuna katlanırlar” da dersiniz. Ama toplumun sabrı taşınca dediklerinizi dinleyen bulamazsınız.
Nitekim dün tüm Türkiye’de öyle oldu:
Kamu çalışanlarının yıllardır talep edip de alamadığı “grev ve toplu iş sözleşmesi yapma hakkı”nı tanımamakta ısrar ederseniz, gün gelir, sizin yanınızda gibi görünen sendikaları da karşınızda bulursunuz.
Dün bunun örneği yaşandı. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ile Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu’nun (Kamu-Sen) çağrısına uyan pek çok sendika, sayılamayacak kadar çok kamu görevlisinin gücünü gösteren bir “uyarı eylemi” gerçekleştirdiler.
Kamu-Sen bu eyleme 2 milyondan fazla emekçinin katıldığını açıkladı.
Gerçekten Hakkari, Afyonkarahisar, Malatya, Edirne, Hatay, İzmir, Bilecik, Adana, Kars, Kocaeli, Elazığ, Tekirdağ, Ağrı, Mersin, Zonguldak, İstanbul, Çanakkale, Ankara, Tokat, Konya, Bitlis, Kırklareli dahil yurdun her tarafından birbiri ardına gelen “uyarı eylemi” daha doğrusu “iş bırakma” haberlerini okuyunca ve fotoğrafları görünce edinilen izlenim bu rakamın doğru olduğunu düşündürmekteydi.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ağzı kalabalık bir Genel Başkan Yardımcısı’nın dün:
“Kamu çalışanları vatandaşın günlük hayatını ıstıraba dönüştürme hakkına sahip değildir. Trenleri durdurup, insanların oradan yollarına devam etmelerini engellemek, trenlerin çalışmasını engellemek, sağlık kurumlarında vatandaşın sağlığının olumsuz etkilenmesi için bazı girişimlerde bulunmak, öğrencilerin okula gitmesinin önüne engel koymak, kamu sendikacılığı anlayışıyla bağdaşmamaktadır” dediği bildiriliyor.
Tamam, vatandaşın günlük hayatını ıstıraba dönüştürmek elbette kimsenin hakkı değildir.
Peki ama sayısının 2 milyon 600 bin olduğu ileri sürülen kamu çalışanlarının hayatını ıstıraba dönüştürmek siyasi iktidarın hakkı mıdır?
Pek çoğu son yedi yılda yani AKP iktidarı döneminde işe alınan bu insanlardan söz ederken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer daha geçen hafta, “Memurların yüzde 36’sı niteliksiz” diyordu.
Bu söz doğru ise faturayı AKP iktidarının ödemesi gerekmez mi?
Eğri oturup doğru konuşalım:
12 Eylül yönetiminin tanınmaz hale getirdiği haklardan biri, belki de birincisi “çalışanların toplu iş sözleşmesi ve grev yapma hakkı” idi.
Kamu çalışanları bu bağlamda hep daha da güçsüz, çaresiz kaldılar.
Dünkü eylem işte o insanların her uygar ülkedeki kamu çalışanlarının sahip olduğu hakları artık alma kararında olduklarını gösterdi.
Tamam... Bu eylemi düzenleyenler hakkında disiplin soruşturması açabilirsiniz. Bazılarına ceza da verirsiniz. Ama biliniz ki bu hakları vermezseniz orada oturamazsınız. Bu iş bu kadar basittir. Anlaşıldı mı?
...............................................
Çalışanın hakkı söz konusu olunca demokratlık nanay!
Necati Doğru/Vatan/26 Kasım 2009
Uzman arkadaşlar hesaplamışlar; haberi geçtiler. Arada sadece “1 kilo et parası” kadar fark var. Memur sendikaları; 4 artı 4 zamma razı olmuşlar. Hükümet 2,5 artı 2,5’ta kalıyor.
Fark 25 lira.
Bir kilo et parası.
Ayda 1 kilo et alacak kadarcık gelir artışını memuruna veremeyen, vermekte zorlanan ekonomi yönetimini beceremeyenler; Türkiye’yi Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da “Yeni Osmanlı” yapacaklar.
Kulağa hoş geliyor!
Böbürleniyoruz.
Böbürlenelim!
Hem Yeni Osmanlı olacağız!
Hem AB ölçüsünde demokrat!
Demokrat Osmanlı olacaksak iyi fakat “demokrasi bir bütün” değil midir? Demokrasinin havada, karada, denizde ayrı ayrı ölçüsü mü var? Kürt’le Türk’ü barıştırmak için “demokratik açılım” yapacaksın fakat “emek barışını kurmak için demokratik açılıma” kapılarını örteceksin.
***
7 yıl geçti.
Memurlar 7 yıl önce; “Hortumları keseceğim... Geliri adil ve eşit dağıtacağım” sözünü ağırlıklı olarak tekrarladığı için Tayyip Erdoğan’a oy attılar.
Memurlar 7 yıldır gözledi.
7 yıl geçti, gitti.
Demokratik hak gelmedi.
Memur sendikaları; Avrupa Birliği kriterlerine uygun olarak “emeğin demokratik haklarını” da istiyorlar.
Avrupa’da var.
Türkiye’de yok.
Türkiye’de olmayan demokratik istekler şunlar: Geçici işçi çalıştırmak emeği ve emekçinin hakkını istismardır, kaldırılsın. Sadece daimi kadrolar olsun. Taşeronluk sistemi de emeğin hukukunu kötüye kullanmadır, kaldırılsın. Memurlar arasında partizanca ayırım yapmayı durduracak AB’deki model Türkiye’ye de getirilsin. Memur sendikalarına, AB ülkelerinde olduğu gibi grev yapma hakkı ve toplu iş sözleşmesi imzalama yetkisi verilsin.
Memurlar 7 yıldır bekliyor.
7 yıldır demokrasi özlüyor.
7 yıldır özlem yükseltiyorlar.
7 yıldır Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığında bir iktidar var ve bu iktidar “demokratik açılımları” yaparak “mevcut antidemokratik düzeni değiştirme ve statükoyu delip geçme” edebiyatı yapıyor. Ancak memurun yani emeğin hakkı söz konusu olunca demokratlık nanay!
***
İnsaf edin!
55 yıl geçmiş.
Türkiye 1954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamış. Bu sözleşmenin 11. maddesi; kamu görevlilerine (memurlara) toplu sözleşme ve grev hakkı verilmesini şart koşuyor. Buna dayanarak Türkiye’deki memur sendikaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurmuşlar, AİHM de 12 Kasım 2008 tarihinde açıkladığı kararla Türkiye’yi altına imza attığı sözleşmeyi ihlal etme suçlusu ilan etmiş.
Demokrat iktidara bak!
Memura grev hakkı tanımıyor. Toplu sözleşme imzalama hakkına kör bakıyor. Memur sendikalarını bölerek “iktidar yandaşı yaratma” manevralarına ağırlık veriyor.
Memur hakkını alamadı.
Diyeceksiniz ki:
Memurun hakkı ne?
Ekonomideki büyüme!
Pasta büyümüşse, memurun hakkının da büyümesi gerekir değil mi? Son 7 yılda yani 2002-2008 döneminde ekonomi her yıl ortalama yüzde 6,2 büyüdü. Bu 7 yıllık dönemde memurların geliri ancak yüzde 1 büyüdü. Faizciler, rantçılar, sermayedarlar, zenginler, patronlar, ithalatçılar, ihracatçılar, inşaatçılar, totocular, futbolcular, televoleciler, müteahhitler, iktidar yandaşları büyümeden haklarını aldılar, memurlar ise alamadı. Çalışanın hakkı söz konusu olunca; demokratlık nanay oldu!
7 yıl nanayla geçti!
.................................................
25 Kasım ve sonrası
Özgür Müftüoğlu /Evrensel/ 27 Kasım 2009
Bu köşede 13 Kasım tarihli yazımda, 25 Kasım grevinin başarısı konusunda endişeli olduğumu belirtmiştim. 25 Kasım günü işyerlerinden yoğun bir katılımla grevin gerçekleştiği ve önemli bir etki yarattığı haberlerini duyunca ve grev meydanına dönüşen Beyazıt’taki coşkuyu görünce, endişelerimin önemli ölçüde yersiz olduğunu düşündüm.
Söz konusu yazıda belirtmeye çalıştığım endişeler, büyük ölçüde grev kararının alınma biçimi ve grevin gerekçeleri konusunda emekçilerin ve toplumun yeterince bilgilendirilmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Grev meydanında emekçi dostlarla sohbetlerden öğrendiğim üzere, özellikle son bir haftada işyerlerinde yürütülen çalışmalar etkili olmuş. Ayrıca Memur-Sen dışındaki diğer kamu emekçi örgütlerinin de greve katılmış olması, grevin kamu emekçileri için meşruluğunu artırmış. İşçi sendika ve konfederasyonları ile meslek örgütlerinin greve desteği ise diğer toplum kesimleri üzerinde grevi meşrulaştıran bir etken olmuş. AKP Hükümeti’nin özellikle son dönemde emekçileri ezen politikaları ve emekçileri aşağılayan söylemleri de grevin etkili olmasında önemli bir rol oynamış elbette.
Bir grevin başarısının, sadece katılımın yoğunluğu ve aldığı toplumsal destekle ölçülemeyeceğini de hemen belirtmek gerekir. Zaten 25 Kasım gibi “uyarı” amaçlı grevlerin tek başına nihai başarıyı getirmesi de beklenemez. Bu tür grevler, uzun soluklu mücadelenin bir basamağıdır. 25 Kasım grevinin başarısı, bu basamağı yerine koyabilmiş olmasından gelir. Yani bugün Türkiye’de emek mücadelesinin bu grev sayesinde 25 Kasım’ın bir gün öncesinden daha ileri bir noktaya taşınmış olduğu söylenebilir. Ancak bu başarının daha üst basamaklara çıkmak için kullanılması gerekir. 25 Kasım, yeni mücadelelere basamak oluşturacak biçimde algılanmaz ve devamı gelmezse, daha önce pek çok kez tanıklık ettiğimiz gibi “hoş bir anı” olmaktan ibaret kalacaktır.
25 Kasım’ın ileride “anısına kadeh kaldırılacak” bir eylem olarak kalmaması için sendikaların 26 Kasım’dan itibaren önümüzdeki mücadele yol ve yöntemlerini planlaması gerekir. İşte bu noktada, 13 Kasım tarihli yazıda “grev” eylemi üzerinden dillendirmeye çalıştığım görüşleri savunmaya devam edeceğim.
Sadece grev değil, emek mücadelesinde gerçekleşecek tüm eylemler için ön hazırlık çok önemlidir. Gerek emekçilere gerekse topluma yönelik olarak gerçekleştirilecek hazırlıklar, sadece bir eylem kararı alındıktan sonra yerine getirilmeye çalışılmamalıdır. Sendikalar sürekli olarak eğitim, araştırma ve yayın çalışmalarıyla bu hazırlığı yürütmelidir. Emekçilerin çok büyük bir kısmı sistemin en etkili propaganda araçları olan medyanın etkisi altında, sadece sınıflarından değil, kendilerinden bile yabancılaşmışlardır. Bunu aşabilmenin tek yolu, mevcut emekçi örgütlenmelerinin, elindeki tüm olanaklarla bu yabancılaşmayı ortadan kaldırabilmesidir. Bu da ancak işyerlerinde, mahallelerde, spor müsabakalarında ve diğer yaşam alanlarında onlarla iletişim içinde olabilmekle mümkündür. 25 Kasım grevi için son bir haftadaki çabanın verdiği sonuca bakınca, bunun sürekli hale gelmesiyle ortaya çıkacak sonucun ne kadar muhteşem olacağını hatırlatmak isterim.
Emek mücadelesinde başarı için diğer bir koşul da, mücadele yol ve yöntemlerinin demokratik karar alma mekanizmalarının eksiksiz biçimde kullanılmasıdır. Uygulama bakımından çok kolay olmadığı düşünülebilir ama bu konuda işyeri temsilciliği, delegelik gibi mekanizmaların sendikal demokrasinin en temel kurumları olduğunu unutmamak gerekir.
Maalesef mevcut sendikaların hemen hiçbirinde bu mekanizmalar yeterince işlevsel hale getirilememiştir ve sendikalarda merkeziyetçi bir yapı vardır. Bu yapının varlığını sürdürmesi, sendika yönetimlerini tabandan kopartmakta ve bu kez de emekçilerin sendikalarına karşı yabancılaşması durumu ortaya çıkmaktadır. Bu da örgütlü mücadelenin önündeki en önemli engeldir.
Sözün özü: 25 Kasım grevi, uzun süredir “üzerine ölü toprağı serpilmiş” olan kamu emekçi hareketinin yeniden canlanışı olmuştur. Bu canlanma, doğru yol ve yöntemlerle belirlenecek mücadelelere kaynaklık etmeli ve Türkiye emek hareketi adım adım hedefine doğru ilerlemelidir.
|