Kullanıcı: Şifre:

Ana Sayfa II Üyeler II Üye Ol II Şifremi Unuttum II İrtibat



 

   @dmin

 06.05.2004

GÜNDEM KONULARI
Ayrı ayrı başlıklar yerine yıldönümü yaşadığımız konularla ilgili yazılarınızı buraya girebilirsiniz...



Mehmet Paşakahyaoğlu


 28.08.2010
 No:6658


AĞUSTOS' TAN 12 EYLÜL'E

Ağlatılan Anadolu yollarında
Bağımsızlık özgürlük uğruna
Canlarını yok sayan
Mustafalar Kemaller

Çorapsız postalsız aç susuz erler
Elden gidiyorken vatan inan
doğan güneşti Cumhuriyet
Tarihini kazıdı saltanat
Mustafa Kemaller de yoktu
Yoktu emperyalizme teslimat

Böyle çizildi ,
şehitler gazilerle vatan sınırları
Saltanatçılar mandacılarca
A ğaları B eyleri D ayılarının
A klıyla B ölünsün mü?

Anadolu’m diyen gerçek inançlılar
Bunlar utanamıyorlar

Gerçek yurtseverler düşünsünler
O İnönüler de Sakaryalar da
Dumlupınarlar da Anafartalar da
Boşuna mı ölüp şehit oldular?
Boşuna mı savaşıp can verdiler?
Antepliler Urfalılar Maraşlılar

Durum ırk dil din değildir
Herkes dilimizi biliyor konuşuyor
İnancını tam bilmese de inanıp yaşıyor
Irk mırk tanımıyor aşk sevgi

Konu Atatürkçülük konu Vatan'ın
Ey! Türkiyeli Gençler! Düşünülmüyor
Emeğin geleceğin ürettiğin zenginliğin
Ve haksızlıkta yok edilebilir adaletin

Niyetlerini sunuyorlar görülüyor
Duyuluyor “Ey Türkiyeli gençler!
Ey Anadolulu gençler!
İşsizsin yoksulsun yoksunsun
Geleceğin daha da kararacak
ATA’ nın öğüdünü bir kez daha oku
Vatan ağır, ağır, parça, parça oluyor
Haberin var mı?
Haritan yırtılıyor! Yırtılsın diye;
EVET mi diyeceksin? "HAYIR mı"

M.Paşakahyaoğlu


Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 13.08.2010
 No:6605




GÜNDEMİMİZ’E


Bir yüce şans can taşımak
Bu güzeller güzeli Alem’ de
Yüce kutsallıktır insan olmak
Sevgidir o Yaratan hane’ de

Kimse kimseden yüce değildir
Yalvarı için sıraya girdiğinde
Madde olarak geldin ölümde o
Büyüklenmek yoktur gömütte

Yüce güneş doğup battığında
Bey de yoksul da yaşar gider
İnsanın güzeli kem’e der hayır
Yüksekten uçan da gelir gider

Böyle zor oruç ayları yaşandı
Sabrı öğretir açlıkta olanı da
Hayır –lı olsun inancın yaşa
Bey ol da, olma kul hakkında

Ödenmesi zor gelir zor ötede
Çıkarırlar tepeye insanlar bak
Hayır dediler mi açlıktadırlar
Mağrur olma geri dön der Hak

Paşa’m zor günler gelir geçer
Hayır-lı zamandır etme heder
Gelecektir elbet güzel günler
“Hayır” demeli gerçeği görenler

HALKIMIZA
“HAYIR”LI RAMAZANLAR DİLERİM YARAB...!

m.pasakahya@hotmail.com



Begendim % 66
Normal % 0
Begenmedim % 33
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 02.07.2010
 No:6512


BUGÜN İKİ TEMMUZ


Bugün 2 Tmemmuz değerli okuyanlar.İnsan olanın içinin sızlama
sı gereken bir gün.Ben de dinimizin sünni hanefi mezhap doğrul
tusunda eğitildim. Alevilik konusunda anlatılanları,bugün ALEVİ
müslüman inanç ve ibadetteki farklı uygulamalarını izledikçe,
söylenen çarpıtmaları müslümanız diyenlerle bağdaştırmak zor.
Temelinde insan sevgisi,barış kardeşlik çalışmak üretmek ve
ilim bilim denilen ve kolaylaştırınız diye yüce ahlak öğretile
ri gibi çok değerlerle her inancı kucaklayan islamiyet,yıllar sonra ülkemizde ilkelliğinin,hurafelere boğulmuş düşüncelerle
sanatcı insanlarımızı diri diri yakma kara cehaletin ülkemizde
yaşanması utanç vercidir.
Bir bakınız Atatürkçülüğe en sadakatla bağlı olanlar ALEVİ
BEKTAŞİ inancını yaşayan insanlarımızdır.Cem toplantılarında görülmesi gereken yerlerde BAYRAĞIMIZ, ATATÜRK,HZ ALİ,HACI BEKTAŞ VELİ değerlerin resimlerinin asılmış olduğu görülüyor ve genelde Türkçemizle dua ediyorlar.kadın erkek saygınlı
ğı ortamında kadınlarımız,kızlarımız özgür, başörtülü,ve açık.
Yıllardır bu insanlarımız baskı altında,atılan çamurlarla ka ralanarak yaşadılar,Alevi olduklarını sakladılar.2 TEMMUZ Sİ VAS VAHŞETİNİ LANETLİYORUM.Bunun yanında,bu olayın olduğu tarih
te DYP--SHP"CHP" ortaklığı hükümet ülkemizi yönetiyordu.Bu açı dan da böyle ilkelliğe yönelenler,dinimizin gerçek değerlerini
öğrenmemişler diye anlıyorum, cumhuriyetimiz adına,utanç veri
ci 2 TEMMUZ UNUTULMAYCAKTIR.HAYATLARI KAYBATTİRİLEN SANAT DÜN
YAMIZIN DEĞERLERİNE TANRIDAN IŞIKLI YILDIZLI MEKANLAR DİLİYOR, KEDERLİ AİLELERİYLE AYNI ÜZÜNÇLERİ PAYLAŞILIYORUZ,SABIRLAR DİLİYORUZ.

M.PAŞAKAHYAOĞLU
Emekli öğretmen



Begendim % 33
Normal % 0
Begenmedim % 66
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 24.06.2010
 No:6490


RÜZGARI DEĞİŞEN C H P


Bu başlık erken niteleme olabilir, denilebilir. Evet “ Rüzgarı Değişen CHP” Diyorum. Umut rüzgarı estiren genel başkan değişikliğiyle, ülkemizde hafif ötesi kıpırdanmalar yaşanmak tadır. 1999 seçimlerinde CHP sini barajın altına düşüren artistik siyaset, o zaman çekilseydi, kıpırdanmalar o zaman başlamıştı. Ancak BAYKAL o delikanlılığı gösteremedi. İstifa etti. Niçin geri geldi? Bunun böyle bir olayla somutlaşması belki de en hayırlısı oldu. Oldu, ama, ülkemiz yönetimlerine Atatürk’ün kurduğu partisinin bu yanlışlarının Cumhuriyetçi, devrimci politikalarına kara lakeler sürülmesine neden oldu. Şimdi, halkımızın CHP yi çok iyi izlediği bilinç ile CHP liler ne durumda olmalıdır? Baykalcı parti içi örgütlenme, siyaset yapma modeli kadrolarıyla birlikte geri çekilmelidir. Şu günlerde, estiğini hissettiğimiz rüzgarın daha bir iyi esmesi isteniyorsa; Sarıgül'ün, bu değişim rüzgarını mertçe, destekliyorum demesi'Diğer sosyal demokrat parti DSHP ve Rahşan Ecevit’in CHP ye katılıyorum açık örnekleri var iken, Sosyal demokrat birlikteliğe ülkemizin ne çok ihtiyacı olduğu görülmektedir. Bu değişen CHP rüzgarının esmesinin asıl nedeni, Baykal’ın “sadece muhalefet olayım yeter” görün tüleriydi. Bunu halkımız görüyordu. SHP nin, DSPnin, TDH nin, BCP sinin vs. ayrılıp parti kurmaları, CHP nin Bu DAR anlayışla İKTİDAR olamayacağını anlamalarıydı. Bu rüzgara, rüzgarlı katılımların anlamı budur. Bir parti sosyal demokrat SOL um diyorsa; Halkının yanın da, savunduğu katmanların sorunlarının çözümünde olmalıydı. Baykalcılar böyle demokratik siyasete asla yanaşmak istemediler, istemiyorlar hala. CHP de parti içi ve ülke politikaların da değişim görülmektedir. Tepede bu değişim açık görülürken, il ve ilçe örgütlerinde de yaşam bulmalıdır. Bu dar tüzükle yönetilirken, zorlama yöntemlere başvurulmadan, desteklemek için gönül verenlerin de gerekli olduğu bilinerek, kapılar nasıl açılıp, kucaklanacaktır? İflas etmiş despotik Baykal demokrasisi açılım yapmalıdır. Tabi ki, AKP açılımı gibi değil. Siyaset yapmak isteyen gönüller yerini alarak, kucaklaşarak parti içi barışı, toplum ve halkımıza izlettirmeliyiz, hissettirmeliyiz.
Sayın Genel Başkanımızın hızına hız katmak için, tüm Cumhuriyetçi, gerçek Atatürkçü,Sosyal demokratım diyenleri, Halkın iktidarı diyenleri, emekli, işçi, işsiz tüm çalışanlar, çalışmak isteyenleri, vatanımızın bütünlüğü, ulusumuzun tümlü ğü, bayrağımızın altında koruyarak, yurtta barış için, dünyada barış için, aslında çağımızda dil ayrımının da, ırkçılığında gü
cümüzü böleceğini düşünerek, kul hakkını yedirmeden, inançla rın, Allah’la kul arası mesele olarak yaşanması isteğimizle, Zenginliği de, üretimi de, yoksulluğu da, işsizliği de, üretim sizliği de, sanayileşmeyi de, eğitimsizliği de sorun olmaktan çıkarmak için, kardeşçe barış içinde yaşatmak için, CHP nin bu rüzgarına şans tanımakta çok geç kalındığı görülerek, vatan daşlarımız diğer partilerde de olabilirler, yanlışlıkla ikti dar partisine de oy vermiş olabilirler. Artık, Baykalsız CHP ye yönelmelerin yanında saf tutma onurunu yaşamak zamanıdır. Daha doğrusu ülkemizi CHP nin yönetme zamanı gelmiştir, geç bile kalınmıştır. Atatürk’ünkemiklerini sızlatmaya hakkımız olmadığını düşünerek, CHP iktidara deme zamanıdır. SAYGILARIMLA.

Mehmet Paşakahyaoğlu



Begendim % 33
Normal % 0
Begenmedim % 66
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



İsmet Akyol


 14.06.2010
 No:6451


657, YERSEN!


Medya evlere şenlik! Son günlerde basınımızda çıkan “şimdi memur olmak varmış”, “memura büyük müjde” gibi nereden servis edildiği belli haberler karşısında şaşırmamak elde değil. Medya organları sanki ağız birliği etmişçesine bu müjdeli! haberi döndürüp döndürüp yayınlamakta.

Her şey çok güzel olacak! Bakan açıkladı, memura karada ölüm yok! Bol tatil, bol maaş, bol izin, bol örgütlenme özgürlüğü! Yaşasın memur dostu hükümet! Yaşasın memur açılımı!

YERSEN!

AKP Hükümeti’nin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapmaya hazırlandığı değişiklikler,

“süt izninin süresinin artırılması”,
“çocuk yardımının düzenlenmesi”,
“giyecek yardımının nakit olarak verilmesi”
gibi konularla gündeme getirilse de, memurlar,
“usulsüz şikayette bulunmak”,
“kendini geliştirmede yeterli gayreti göstermemek”,
“yetkili olmadığı halde basına bilgi vermek”
gibi gerekçelerle disiplin cezası alabilecek.

Taslak, babalık izninin 10 güne çıkarılması, süt izninin günde 3 saate yükseltilmesi, her çocuk için yardım ödenmesi, giyecek yardımının nakit olarak ödenmesi, emekli memurların da toplu görüşme hükümlerinden yararlanması gibi konularla gündeme geldi. Ancak taslağın asıl amacı, ‘disiplin cezası’ düzenlemelerinde görülüyor. Söz konusu maddelerde memurlar, ‘disiplin cezası’ ile korkutulup, ses çıkarmayan, tepki göstermeyen, “üç maymunu oynayan” memurlar haline getirilmek isteniyor.

‘KENDİNİ GELİŞTİREMEDİN’ CEZASI
Taslağa göre aylıktan kesme cezası gerektiren durumlar:
“Hizmette gösterdiği yetersizlik sebebiyle kurumların stratejik plan ve performans hedeflerinin gerçekleşmemesine yol açmak”,
“usulsüz şikâyette bulunmak”,
“görevine veya iş sahiplerine karşı kayıtsızlık göstermek veya ilgisiz kalmak”,
“görevin iş birliği içerisinde yapılması ilkesine aykırı davranışta bulunmak”

Taslağa göre kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren durumlar:
“Kendini geliştirme, sorun çözme, planlama konularında yeterli gayret ve çabayı göstermemek”,
“verilen emirlere itiraz etmek, görevleri tam ve zamanında yapmamak, hizmetin yürütülmesinde ve görevin yerine getirilmesinde kurumlarca belirlenen usul ve esaslara uymamak”,
“görev sırasında amirlerine hal ve hareketleri ile saygısız davranmak”,
“kurumların çalışma ortamını ve düzenini bozmak.”

DEMEÇ VERMEK YASAK
Açılımdan, demokrasiden, özgürlükten bahsedildiği bir dönemde toplumun en üretken ve akademik kesiminin açıklama yapmasını, konulara ilişkin fikirlerini açıklamasını, demeç vermesini yasaklamak ta ortaçağ zihniyetinin bir göstergesi olsa gerek.
Tasarı bu haliyle kabul edilirse, memurlar, “yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına bilgi veya demeç verdikleri” gerekçesiyle kademe ilerlemesinin durdurulmasıyla cezalandırılacak.

Ayrıca yıl içinde iki defa kademe ilerlemesinin durdurulması cezası alan memur, devlet memurluğundan çıkarılacak. “Sicil puanı uygulaması kalkıyor” diye müjdelenen taslağa göre disiplin cezası almayanlar, yani “sicili temiz olanlar” ödüllendirilecek. Taslağa göre son 10 yılda herhangi bir disiplin cezası almayan memurlara, ilave kademe ilerlemesi verilecek.

Ayrıca çok fazla gündeme getirilen konulardan biri de “vatandaşa saldıran memur memurluktan atılacak” açıklaması. Elbette kimsenin kimseye kötü muamele etme hakkı yoktur ama, bu konuda yapılan tek taraflı açıklama, öğretmenin uğradığı saldırılar karşısında öğretmenlerin yine sahipsiz bırakılacağını göstermekte.

657 değişiyor. Artık kurumlar güllük gülistanlık olacak!
Memurlar amirinin verdiği her görevi sorgulamadan yapacak, her denilene kafa sallayacak, amirine “itaatte” kusur göstermeyecek.

Kim bilir, verilen bu örgütlenme özgürlüğü dahilinde belki de amirin üye olduğu sendikaya geçmeniz bile gerekebilecek!
Kaynak: www.egitimciyiz.com

……
Not: 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu değişiklik tasarısına karşı KESK tarafından “Kölelik Düzeni Değil, Toplu Sözleşme; 657’deki Değişikliğe Hayır!” şiarıyla 15 Haziran Salı günü Türkiye genelinde her yerde eylem yapılacaktır.

KESK Çaycuma Bileşenleri olarak, 15 Haziran 2010 Salı günü saat 18.00’de Çaycuma Öğretmenevi önünde toplanıyoruz.

Kamu emekçileri olarak siyasi iktidarın bu girişimine karşı çıkıyoruz. KESK olarak, bu tasarının yasalaşmaması için mücadele edeceğiz. Bunun için fiili ve meşru mücadele zeminlerinde sesimizi yükselteceğiz.




Begendim % 33
Normal % 0
Begenmedim % 66
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 31.05.2010
 No:6399


DARBELER

27 MAYIS,12 MART,12 EYLÜL,VE ARA MUHTIRALAR DÖNÜM YILLARI GELİN
CE,SAĞIN BORAZANLARININ ÇOĞU GERÇEKLERİ NASIL SAPTIRALIM YARIŞI
GİRERLER.BANA KALIRSA,BİR KERE ÇOK PARTİLİ HAYAT ÜLKEMİZE,KEL
BAŞA ŞİMŞİR TARAKMIŞ.HAYATA GEÇİRENLERDE HATA OLDUĞUNU YILLAR SONRA ANLADILAR.DAHA BİRKAÇ GÜN ÖNCE HABERTÜRK GAZETESİNDE OKUDUM.
LÜTFİKIRDAR'IN OĞLU EMEKLİ BÜYÜK ELÇİ ÜNER KIRDAR AÇIKLADI.
"DEMOKRAT PARTİ YÖNETİMİ SOVYETLERLE YAKINLAŞINCA ABD,DEMOKRAT
PARTİYİ CEZALANDIRDI,DİYOR "DARBEYİ ABD YAPTIRDIĞINI SÖYLEDİ.BAZI İNSANLARIMIZ YAKIN SİYASİ TARİHİMİZİ İYİ YANSIZ OKUMUYORLAR.BABLARINDAN ÖĞRENDİKLERİ ÜÇBEŞ LAFLA ÖĞRENDİK ZANNEDİYORLAR.İNSAN BİR KERE DÜŞÜNÜR.YAPILAN DARBELERİ YAŞA DIM.ATATÜRKÇÜ SOSYALDEMOKRAT VE SOLA KARŞI YAPILDIĞINI ABD YETKİLİ AĞIZLARI BUNU AÇIKLADILAR.
VE 60 YILDIR ÜLKEMİZDE SOL VE SOSYALDEMOKRATLAR,ATATÜRKÇÜLER
İKTİDAR KOLTUĞUNDA TOPLUMA YARARLI HİZMET SUNABİLCEK KADAR BİR
ZAMAN UZUNLUĞUNDA KALMADILAR.RAHMETLİ ECEVİT BİR İKİ KEZ YAMALIKLI İKTİDARLIK YAPTI.EN SON YAMALIKLI İKTİDARI 2000 DE
İDİ,YİNE ABD NİN PARMAĞIYLA YIKILDI.AKP TEZGAHI KURULDU,İKTİDAR
OLDU.İNSAF EDEREK,TARAFSIZ OKUYARAK OBJEKTİF VE DEMOKRAT OLUN
MALIDIR.FAZLA BİR ŞEY YAZMAYACAĞIM.MENDERES RAHMETLİ'NİN İDAM
EDİLMESİ ASLA DOĞRU OLMADI.VE NEREDEN EL UZANDIĞINI SÖYLEMEYE
GEREK YOK.HABERTÜRK'TE ÜNER KIRDAR'IN AÇIKLAMASI YALAN OLAMAZ,
ÇÜNKÜ AÇIK YAZDI.ÖĞRENMEK İSTEYEN OKUSUN.SAYGILARIMLA.
CHP NİN DE,ATATÜRK'ÜN,DE BU ÜLKEYİ TAŞIMAK İSTEDİĞİ HEDEF,
TAM BAĞIMSIZ,SANAYİLEŞMİŞ,ÜRETKEN,EĞİTİLMİŞ,HAKÇA PAYLAŞABİLEN
KENDİ KENDİNE YETEN.EKONOMİK BAĞIMLILIĞI KABUL ETMEYEN,ÇAĞDAŞ
UYGARLIK SEVİYESİNİN ÜSTÜNE ÇIKMIŞ,ORADOĞUDA LİDER,AB KAPILARIN
DA OLMAYAN BİR ÜLKEYE ULAŞMAKTI.60 YILDIR DEMOKRAT PARTİNİN DE
VAMIYZ DİYEN SAĞ PARTİLER İKTİDARDALAR,YAHU VİCDANI OLAN BİR
DÜŞÜNSÜN,HANGİ İŞ MAKİNASINI BİZ İCAT ETMİŞİZ? KIÇI BOKLU BİR
TRAKTÖR YAPABİLDİK Mİ? HANİ NEREDE? YA İLAÇLARIMIZ HEP YABANCI PATENTLE.SABAH GAZETESİNDE OKUDUM. KÖŞE YAZARI NAZLI ILCAK ;
BİLDİM BİLELİ SAĞDADIR.DİYORKİ;27 MAYIS İÇİN CHP ÖZÜR DİLEME
LİYMİŞ.ÇOOK AYIP. RAHMETLİ MENDERESİN ASILMAMASI İÇİN ÇIPINDI. RAHMETLİ İNÖNÜ İÇİN "BUĞDAYLARI DENİZE DÖKTÜ,
HALKA YEDİRMEDİ" YALANINI YILLARDIR FISILDADILAR.AKLI BİRAZ ÇA
LIŞAN BİR MÜSLÜMAN,İNSAN,İSTİKLAL SAVAŞINDA KELLESİNİ ORTAYA
KOYMUŞ BU CUMHURİYETİN KURUCULARI,BUĞDAY OLACAK,2. DÜNYA SAV AŞI EŞİĞİNDEN DÖNDÜREN BİR LİDER,HALKINA BUĞDAY VERMEYECEK,
DENİZE DÖKECEK,BUNA ANCAK ÇOCUK AKILLILAR İNANIR.CAHİLLER İNANIR.TARİHİ YANSIZ VE DOĞRU MANTIKLA OKUYUP DEĞERLENDİRMEK LAZIM..SAYGILARIMLA..



Begendim % 12
Normal % 0
Begenmedim % 87
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Ferat Özyurt

 28.05.2010
 No:6391


27 Mayıs'ın 50.nci yılı


27 Mayıs sabahı, 38 düşük rütbeli subay, kendi aralarında planladıkları darbeyi icra ettiler. Kritik mevzileri ellerindeki asker ve silahlarla ele geçirdiler. Önce orduyu ele geçirmek için komuta kademesini etkisiz hale getirdiler. Sonra tek tek cumhurbaşkanını ve hükümet üyelerini tutukladılar. 235 generali ve 3000 civarında subayı emekliye sevk ederek, orduyu kontrol altına aldılar. Türkiye'nin 50 yıl boyunca yanlış giden her şeyi, tökezlemeleri ve kaybettikleri 27 Mayıs darbesinin eseridir. 27 Mayıs'ın üzerinden tam 50 yıl geçti. Ve biz bugün hâlâ 27 Mayıs darbesini yapanların tepetaklak ettiği her şeyi yerli yerine yerleştirmekle uğraşıyoruz. Devlete olan güveni yeniden tesis etmek, hukuku tesis etmek ve 72 milyonun eşit ve onurlu vatandaşlar olarak yaşamasını temin etmek, bu düzenin bütün bakiyelerinden kurtulmakla mümkün.(Mümtazer Türköne)




Begendim % 33
Normal % 0
Begenmedim % 66
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Ziya Sen


 27.05.2010
 No:6387


27 Mayıs...

Ordunun 27 Mayıs 1960'da Türk demokrasisine yaptığı ilk ve sonraki yıllarda alışkanlık haline getirdiği bütün darbeleri lanetliyoruz. Demokrasi şehitlerine Allahtan rahmet ve mekanlarının cennet olmasını diliyoruz.


Begendim % 44
Normal % 0
Begenmedim % 55
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Baris Miyanyedi


 20.05.2010
 No:6345


 Mentesoglu

Bir Markadir Mentesoglu Caycumada oldugu gibi Gurbet Ellerde oldugu gibi.
Elbette olayin acisi büyük ölen kardeslere allahdan rahmet ailelerine sabir diliyorum.

Silaha sarilip kardeslerini vurmamaliydi !!


Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 19.05.2010
 No:6331


19 MAYIS 1919 DAN SONSUZA DEK


YÜCE TÜRK ULUSUNUN GENÇLİĞİNE ARMAĞAN BIRAKILAN,BAĞIMSIZ,LAİK
DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİMİZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ'Nİ GENÇ KEMAL LERE BIRAKMADA,YİNE DEHA ÖNDER OLDUĞUNU DÜNYAYA SAYGIYLA SESLE NEREK,EN BÜYÜK LİDER OLDUĞUNU KABUL ETTİREN,YÜCE ÖNDERİMİZ!
İŞTE GENÇLERİMİZ YETİŞTİKÇE,VATANIMIZ ULUSUMUZ ÇAĞDAŞ UYGARLIK YOLUNDA AZMİNİ SÜRDÜRECEKTİR.İLİM ÖNDERLİĞİNDE SENİN GÖSTERDİĞİN HEDEFE GENÇLERİMİZCE DİKİLECEKTİR.
YÜCE ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜMÜZ RUHUN ŞAD OLSUN!
BU İNANÇLA,KIYMETLİ GENÇLERİMİZ BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

M.Paşakahyaoğlu




Begendim % 25
Normal % 0
Begenmedim % 75
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 08.05.2010
 No:6256


TÜM ANALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN . SAYGILARIMLA...

ANALARIMIZA

Çokta öz kullandım adınızı
Anavatan çağrıştırdı
Doğulan toprak
Sevgisi kucak, kucak
Ana gibi kim olacak

Çok analarım oldu manevi
Anam öldüğünden beri
Anam ah Anam
Rüyalarına sığdıramazdı beni
Belki umuttum umuttu gönlü
Beni öğretmen göremeden
Kapadı gözlerini

Gömütte de rahatsın Ana
Seni sordu dün dostların bana
Kaç yıl oldu öleli diye
Unutulmamışsın ölmemişsin
Dost gönüller de
Biliyorum yolunuz çiçek, çiçek
Cennetiniz de

Gönlümden hiç ayrılmadan
Hala kucağındayım
Çok analarım oldu onları da sevdim
Kendimi avuttum onlarla sen diye
Verebilirler mi senin yüce sevgini
Sıcaklığını kokunu ve rengini

Ne çok söz söylemek istiyorum
Seni anlatmak için ne çok
Tüm analar hep güzel kalacaklar
Yavrularına
Bugüne başka sözüm yok
Ayaklarınıza dikkat ediniz
Biz de geçelim makamınıza

Sizsiz olmuyor analar olmuyor ama
Böyle demiş konulan yasa
Bugün analar günüymüş
Çok mutlu analar mutsuz analar
Zorda olsa mutlu olunuz anasınız
Ellerinizden öpen gül sunan
Çocuklarınızı kucaklasınlar
Sıcacık kucağınız uzayan kollarınız
9 Mayıs 2010
M.Paşakahyaoğlu



Begendim % 0
Normal % 0
Begenmedim % 100
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 12.04.2010
 No:6102


GENÇ KÖY ENSTİTÜLÜLERE

O gün on yedi Nisan’ı anımsadık
Yurt sevgisine sararak mutluluğu
Altmış dokuz yıldır umutlarında
Unutulmayan aşkların vuruştuğu

Ne heyecandır ki kazınmış derine
Ta o zamanlar genç taze beyinlere
Köy Enstitüsü yaratıcılarına selam
Hayranız hala yüreklerine seslerine

Yüreklerden silinememiş yüce aşk
O gün bugün kalkınmaya çırpınan
Yüce ruhun son ışıklı çocuklarıdır
Övünçler sunuyorlar ak saçlarınan

Yürekleri emekleri yakmışlar onlar
Kurtulmak için kan ve sömürüden
Ter dökülmüş gelecek ve vatan için
Işıyorlar alın aydınlatan o terlerden

Köy Enstitüleri yaşatılsın ey çocuklar
Utanmasalar kalan izlerini satacaklar
Aydınlığa karşı duramaz karanlıklar
Çünkü ülke için ışıklanmış insandılar

Yaşları seksene doksana varıyor bakın
Bizlerden genç gibi duruşlarında akın
Tarihimize aydınlanmış o beyinlerden
Yüreklerini okuyun geleceğe ışık yakın

İlim ilmi üretir üreten ulaşır cennetine
Sor genç enstitülere kilit vurmuş ellere
Siz gençlere bir benzerini bulmuşlar mı
Bakınız utanılmadan el açıyorlar ellere

Bu ataların şehitli yurdu zenginlik dolu
Çalışıp üretip paylaşarak kurun huzuru
İnsanlığa kardeşlik renkle ırkla inançla
Yıkılmasın kapanmasın barışınızın yolu

Yıllar yıllara katlanır çocuklar geleceğe
Bizler sizlerde göçeceğiz hep geleceğe
Kemalleşerek tarihimizi özden süzerek
Sizlerde eser olunuz insanlığa geleceğe

PAŞA eser köyden enstitüler ruhundan
Ayrılmayın inançla Atatürk yolundan
Bu yurt armağandır kanını koklayınız
Kalk attırma kendini güzel yurdundan

Umut siz Yücel olunuz Tonguç olunuz
Softalık değil bilimle sofraları kurunuz
Uygarlık yarışında hep önde olun lider
Dünya merkezinde aydınlıktır yolunuz

18 Nisan 2009
M.Paşakahyaoğlu



Begendim % 25
Normal % 0
Begenmedim % 75
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 18.03.2010
 No:5927






NEVRUZ, PASKALYA, HIDRELLEZ..


Doğasal olarak, canlılar sürekli değişim içindedirler. Toplumlar da bu değişimlere farkında olamadan ayak uydururlar. sosyal gelişmeleri,değişimleri beraberinde taşır.Nevruz, 21, 22 Mart ta değişik toplumlarda bahar sevinci olarak yaşama geçmiş,çeşitli toplumlarda, değişik adar altında benze şekilde uygulanmış,ve zamanla unutulmuş,devam da ediliyor, .Ülke miz de baharın erken başladığı,bazı bölgelerimizde geç başladığı bilinir,Eğitimsel açıdan sosyalleşme açısından bazı bölgeselde farklı değişimlere uğramıştır bu tür gelenek ler, dinsel bağlamlarda işin içine girer zamanla,ırksal örf adetler gelenekler,görenekler kalıcı görülse de,değiştiğini görebiliyoruz,unutabiliyoruz,gerekliliğine de ihtiyaç duyma yarak bırakılıyorlar zamanla. Nevruz, gece ve gündüzlerin eşit olduğu bir takvimdir. Ben on yaşlarında iken anamdan bu olayı duymuştum," Nevruz geldi" Der, değişik yemek ler, börekler yaptığını hatırlıyorum,1949lar da, Aşure de, Alevi yurttaşlarımızın değil, Nevruz da sadece Kürt yurttaşlarımızın değil. Ben ilkokul çağlarında iken "PASKALYA" Biz Peskelle derdik, nisanın son haftasında, evlerimizin bahçelerinde akşam ateş yakar, üzerinden atlardık. Hatta iki,üç arkadaş yumurta toplardık çevre köylerde,evlerin altlarında şarkılar okur, peskelleyi anımsatırdık. Akşamdan yumurta kaynatır, sabahleyin yumurta tokuştururduk, Şimdi var mı, yaşanıyor mu? Hayır. Nevruz’un benzeri Hıristiyanların bahar bayramıdır Paskalya..Dinlerin kökenleri de birbirinin devamı gibi değil mi? Hıdrellez de bize özgü görüntülü bir başka bahar bayramımızdır. Ülkemizin her yerinde yaşatılıyor mu, bilemiyorum. Mayıs ayının ilk haftasında, baharın en muhteşemleştiği zamandır bölgemizde, havalar da kırlarda eğlenmeye en güzel geçtiğinde, insanların sevinci bir başkadır..”HIZIR” inancını da, beraberinde taşır.,Rivayet olarak..Diğer bayramlar da zaman süreci içinde değişiyor..Örneğin, Kurban Bayramı, kurban kesme inancının yoksullara et yedirme, yemek bayramıyla birlikte uygulanırdı, genellikle köylerimiz de çeşitli etkinlikler yapılardı. Güreş, at koşusu, yaya koşusu gibi, geçler birbirlerine köy türkülerini ikileşip söylerlerdi. Evler de yemekten sonra çevresel oyunlar oynanırdı, def teneke,sini gibi eşyalar müzik aleti olarak NİNACI bayanlarca oyun havaları çalınarak, şimdi var mı yok, ne oldu değişti..çok çeşitli yemek yapılırdı, koca sofralar kurulurdu. Şimdi var mı? Değişti, NEVRUZ nereden gelirse gelsin, kökeni Tükler de, ister Kürtler de olsun, sonuçta, insanlarımızın sevinç günüdür. Dil din inanç, renk ırk ayrımcılıkları yüz yılımızın eskimiş tutkulardır, görüntülerdir. Artık insanların kardeşliği sevgi bağlamındadır, tabuları yıkılıyor. Vatandaşlık bütünlüğünde, horlanmadan, ötekileştirmeden yaşamak paylaşmaktır dünyamızı, ürettiklerimizi, zenginlik lerimizi, kavgasız, savaşsız dünya da, barış içinde, eşit olmasa da, eşitliğe yakın, insanca paylaşabilmeye alışmamızdır olması gereken. Kutsal vatanımızda, bütünlük içinde, sevgi barış içinde, hoşgörü güzelliğin de açlık, yoksulluk işsizlik çekmeden, çektirilmeden, yaşaya bilmek, Nevruz asla kavga günü değil, barış günüdür. Hıdrellez de, Paskalya da, diğer bayramlar da, sevinç sevgi günlerimizdir. 21 Mart, Dünya şiir Günüdür, Nevruz’dur, Sevgili AŞİK VEYSEL ’in Hakka yürüyüşüdür, aydınlık içinde yatsın, güzellikleri görsün.
18 Mart Şehitlerimize adanmış onur günümüzdür. Tüm şehitlerimizin manevi huzurunda
Saygıyla eğiliyorum şehit torunu olarak. SAYGILARIMLA...


ŞİİR OLSAYDIN DA OKUSAYDIM

Bugün şiir gibiyim yazılamıyorum kalemle
Kendimi göremiyorum ah seyredemiyorum
Sevdamı baharlar rüzgarına bıraktım ki yar
Çiçekler arasındayım seni hiç göremiyorum


Şiir olsaydın da okusaydım seni yüreğime
Dünyaları sererdim dünyalarımın üstüne
Gönlüme girişinin yollarına yar serilirdim
Açıyorum kollarımda seni hiç bulamıyorum

Yirmi bir mart hem Nevruz hem şiir günü
Aşık Veysel Babamız da Hak‘kına yürüdü
İlham kaynağımız doğayı çiçekledi övdü
Canlarım bakın ben de ardından yürüyorum
21 Mart 2009
M.Paşakahyoğlu



Begendim % 25
Normal % 0
Begenmedim % 75
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 17.03.2010
 No:5907


18 MART ŞEHİTTİR


Yüz yıl geçmiş aradan,
Yüz yıl sonra, kin akıyor tarihin kanı.
Ağlamış insanlarıyla,
Savaşların çılgınlığında.

Binlerce şehit Çanakkale’de
Yüz binlerce Sarıkamış’ta
Galiçya’ da Bağdat’ta.
Hasretiz barışa hala,
Şehit olunmuş yurtta.

Ben Büyükbabamı, Babam da
Babasını görememiş ve binlercesi,
Sorulamıyor!
Emperyalizmin doymaz gözünün
Osmanlıya, ulusuna acı hatırası,
İnsanlığın yüz karası, ulusumuz,
Şehitler vermiş, Vatan diye, Vatan şehit!

Yüz yıl geride kalmış halimize bakınız,
Atalarımız “Soy kırım “ yapmışlarmış!

Anadolu’yu paylaşırlarken;
Onların atalarının zalimliği unutulmuş mu?
“Yurtta barış, Dünya’da barış” der iken,
Demek ki;
Atatürk’ü anlamamışlar,
Neden, sorulamıyor ki?

Utanmazlar, utanmasalar;
Bin yıl gerisini sorgulayacaklar,
“Ya bağımsızlık, Ya ölüm” denildiğini,
Unutmuşa benziyorlar!
18 Mart’ta tüm şehitlerimiz ayakta,
“Özgürlük karakterimdir,” diyen Atatürk’ün,
Yüce sesindeler, ayni inançta.
Yurdumuz Şehitleriyle o ışıkta,
Boğulur mu karanlığa?

18 Mart şehittir, çocuklarıyla, Dünya’da,
Kanları ay yıldızla al Bayrağımızda.
Sesleri duyulur, yiğitlik, mertlik dağlarında,
Gerekirse kalkarlar;
Postalları ayaklarında!

M .Paşakahyaoğlu



Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Mehmet Paşakahyaoğlu


 10.03.2010
 No:5863


DEPREMLER HEP AĞLATACAK MI?

Depremler, Dünya’mızın ülkemizin gerçeği
Olduğundan beri milyonlarca kez,
Ve hala, kıymete dek, sürecek,
Kim dur diyecek? Ey akıl! Ey bilim!

Güzel ülkem depremlere hep gebe,
Ve ölümler sürecek, biline, biline.
Elazığ sonu mu? Hayır!
Haiti, Şili sonu yok!
Kim dur diyebilir! Yanıt da yok?

Anadolu’m adım, adım, kime feryadın?
Kolaycılık, Allah öyle istemiş!
Ve yaşamak kader!
İki,üç beş çocuğuyla kaldı yoksul ana,
Taş toprak, ağaç kerpiçten evler,
Anadolu’m adım, adım,
Umarsız feryatları yine yükseldi.
Hani çareler!

İki buzağı,iki çocuk kalmışlar garip.
Çocuğun biri buzağılarını kucaklamış,
Çünkü: can yongaları,
Ölmüş anaları.
Parkesiyle örterek, korumağa çalışıyor,
Doğunun acı soğuğundan!

Çocuğun biri,yıkılan evlerinin acısında,
Okul çantasından fırlamış defterlerini,
Yaptığı resimlerini kurtarıyor,
Hüzün, hüzün bakışları, ağlayamıyor.
Ve ağlatıyor öğretmenlerini.

İstanbul’ a ekmek için gidenler,
Köylerine gelmişler ölmeğe sanki!
Kaderi güldürmek için!
Gömüldüler, yıkıldılar insanlarımız
Ve hayvanlarımız,
Evlerinin altında can vererek!

Yıkılmayan beton evlere bakarak bazıları;
“Biz yapamadık! Yoksulluk! Fakirlik!” dediler
Duydunuz, değil mi? yönetenler!
İşte fellik, fellik saklanan, kaçırılan
Acılar ötesi gerçekler.
Ne zaman güldürülecekler?
Ha kurşun, ha deprem, ha yoksulluk,
ha açlık ne fark eder !
M.Paşakahyaoğlu


Begendim % 14
Normal % 0
Begenmedim % 85
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Müge Soyer

 08.03.2010
 No:5847


8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun!


8 Mart’ın 100. yılında, “100 yıl önce NewYork’ta dokuma işçisi kız kardeşlerimizin yaktığı direniş meşalesini bu yıl Dünya Kadın Yürüyüşünün ‘HERKES ÖZGÜR OLANA KADAR KADINLAR YÜRÜYECEK’ şiarıyla yükseltiyoruz. Kadınların her türlü sömürüye, şiddete ve ezme/ezilme ilişkisine karşı yürüttüğü mücadelenin 100. yılında herkes için özgürlük istiyoruz. ” diyerek, 8 Mart’ın içini boşaltmaya çalışanlara karşı bugün kadınların yaşadığı sorunları ve taleplerini gündeme getiren ve okullardaki kadın eğitim emekçilerini karanfil dağıtarak unutmayan EĞİTİM SEN Çaycuma Temsilciliğini kutluyorum.

Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü!

….
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün Tarihçesi*

Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde başladı. Konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40 bin işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grev, polisin saldırısıyla kanlı bitti. Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, bu yangında yaşamını yitiren 129 kadın işçi anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi. Kadın hakları hareketini, özellikle oy hakkını onurlandırmayı amaçlayan Kadınlar Günü önerisi oy birliği ile kabul edildi.

2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarında adeta yok olmaya yüz tutan kadın hareketi, 1960’ların sonunda tekrar canlandı. BM’nin 1975 yılını kadın yılı olarak ilan etmesi ve bunu takiben 1975-1985 arasının kadınların on yılı olarak açıklanması harekete gönül verenleri yüreklendirdi.

1977’de UNESCO’nun 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü olarak açıklamasından bu yana dünyanın her yerinde Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. 8 Mart sadece kadınları hatırlamaya değil, kadın hakları, kadın-erkek eşitsizliği ve kadına karşı şiddet gibi sorunların da tartışılmasına vesile oluyor. Dünyada kadınların yüzyıldır yürüttüğü özgürleşme mücadelesinin anıldığı ve kadınların güncel taleplerinin ifade edildiği bir gün olarak kutlanıyor.

Türkiye'de ilk kutlanışı

Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. "Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı. 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle kutlama yapılmadı. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya başlandı.
*Cumhuriyet Gazetesi/ 8 Mart 2010





Begendim % 40
Normal % 0
Begenmedim % 60
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



İsmet Akyol


 01.03.2010
 No:5802


"Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel..."


TEKEL İşçilerinin 4/C'ye başvuru süresinin uzatılması için Danıştay'a yaptığı dava başvurusu bugün olumlu sonuçlandı. Böylece AKP hükümetinin işçilere tanıdığı sürenin dolmasına 1 gün kala, bu süre kısıtı da geçersizleşti ve mücadele yeni bir evreye girdi.

TEKEL İşçileri Ankara'da TEKEL direniş çadırlarında Danıştay kararını kutluyor...

Can Yücel'in "İşçi Marşı" şiirinde dediği gibi; "Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel..."

Can Yücel'i özlemle anıyoruz...
...

İŞÇİ MARŞI

Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel
Dumanı dağıtacak yıldız-poyraz başladı
Bu fırtına yarınki sütlimanlara bedel
Bahar yakın demek ki, mevsim böyle kışladı
Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel

Tekliyor işte çağın çarkına okuyan çark
Ve durdu muydu bir gün bu kör avara kasnak
Bir zincir yitirenler, bir dünya kazanacak
Sen de o dünyadansın, sınıfın bil safa gel
Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel

Köylükler uykusunda döndü dönüyor sola
Güne bakıyor bebek büyüyen yumruğuyla
Başaklar göverdi, bak, baş koydular bu yola
Şaltere uzanıyor Tanrıya açılmış el
Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel

Senlik benlik bitip de kuruldu muydu bizlik
Asgari ücret değil, hür ve günlük güneşlik
Bir Türkiye olacak aldığın son gündelik
Halk kalacak geride, gidince bu zalım sel
Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel


Tarihle yürüyenler, Tarihle adım adım
Safları sıklaştırın, Tarihle hızlanalım!
Lâkin hızlandık derken, kolu dağıtma sakın!
Başları bozuklar var şimdi bize tek engel
Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel

Sen ki Ferhat’sın işçi, günün senin gelecek
İndir külüngün, indir! Del şu karanlığı del!
Del ki dağlar ardından önümüzde bir çiçek
Gibi açsın aydınlık, tekmil olunca tünel
Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel

Can Yücel



Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



İsmet Akyol


 30.11.2009
 No:5688


Köşe Yazarlarından 25 Kasım Grevi


1969’dan bu yana en büyük eylem
Yalçın Doğan /Hürriyet/ 24 Kasım 2009

“Okullarda eğitim duracak. Hastanelerde acil servis dışında hizmet verilmeyecek. Trenler işlemeyecek. Vergi daireleri vergi toplamayacak. Yerel yönetimlerde her türlü hizmete ara verilecek.”

Yarın.

Yarın kamu kesimi çalışanları, memurlar eylem yapacak. Türkçesi, greve gidecek. KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) önderliğinde.

Dün KESK Başkanı Sami Evren’le konuşuyorum. Yarın okullarda, trenlerde, hastanelerde, kısaca memurların çalıştığı kurumlarda neler olacağını Evren yukarıdaki sözlerle anlatıyor.

Türkiye’de iki milyon 338 bin memur var. Sami Evren, “eyleme iki milyondan fazla çalışanın katılacağını tahmin ediyoruz” diyor.

Yarın, KESK için iddialı bir gün.

TÖS EYLEMİ

1969 TÖS eylemi. TÖS, Türkiye Öğretmenler Sendikası. Dönemin en etkin sendikası. Kırk yıl önce, 1969'da Türkiye çapında dillere destan bir eylem yapıyor.
Evren'in söylediği gibi, yarın bu kadar geniş çapta eylem gerçekleşirse, bu kırk yıldan sonra Türkiye'de yaşanan en büyük eylem olacak. Eğer, kamu kurumlarında çalışanlar eyleme katılırsa.

Neden eylem? Sami Evren:

“Başbakan Erdoğan bize söz verdi, kamuda çalışanlar da, sendikalı işçi gibi aynı haklara sahip olmalı, dedi. Ama, bu sözler doğrultusunda hiç adım atılmadı. Biz ücretler üzerinden tasarı yapmıyoruz. Biz, kamu çalışanları için toplu sözleşme ve grev hakkı tanınmasını istiyoruz. Hükümet bunu vermiyor, biz de eyleme gidiyoruz.”

Çalışanların sorunlarını çözmek üzere, Uzlaştırma Kurulu var. Üyelerini hükümet atıyor. Buna rağmen, hükümet kurulun aldığı kararları bile geri çeviriyor. Bu da,
KESK'de bardağı taşırıyor.

AİHM KARARI

Memurlara toplu sözleşme ve grev hakkı isteğinin hukuksal dayanağı var. KESK'in taleplerini haklı kılıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 12 Kasım 2008 tarihli kararı.

Belediyelerle sendika arasında yapılan sözleşme gereği, belediyeler çalışanlara ek ücret ödüyor. Sayıştay sözleşmeden doğan ek ücretin belediyelerden geri alınmasını istiyor. Olay mahkemeye yansıyor. Mahkeme Sayıştay'ı haklı buluyor.

KESK de AİHM'e gidiyor. AİHM, Avrupa Konseyi ve bu mahkemeye taraf olan ülkelerden örnekler vererek, şu karara varıyor:
“Türkiye'de hükümet kamu çalışanlarının toplu sözleşme ve grev hakkını tanımalıdır”.

Hükümet itiraz ediyor, ancak büyük jüri kararı onaylıyor. Yarınki eylemin hukuki temelinde AİHM'in bu kararı var.

Son dakikada hükümet engellemez ise, kağıt üstünde durumun özeti bu.

............................

Memur Grevi: Gerçek Gündem
Atilla Özsever /Cumhuriyet/26 Kasım 2009

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve Türkiye Kamu-Sen'in öncülük ettiği bir günlük iş bırakma eylemi, uzun bir aradan sonra ses getiren bir eylem niteliğini taşıyordu. Memur-Sen'in dışında diğer tüm kamu emekçileri sendikaları eyleme katıldı, Türk-İş, DİSK, Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) gibi diğer emek ve meslek örgütleri de eyleme destek verdi.

Bir günlük iş bırakma eyleminin esas amacı, kamu çalışanlarının toplusözleşmeli grev hakkının sağlanmasına yönelikti. 8 yıllık toplugörüşme sürecinin bir anlamı olmadığı, son sözü hükümetin söylemişliği nedeniyle mevcut uygulamanın "göstermelik bir hak" olduğu gerçeği hemen hemen tüm kesimlerce kabul edildi. Toplusözleşme ve grev hakkı olmaksızın sadece sendika hakkının yetersiz olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Kuşkusuz bu eylem, kamu emekçilerine toplusözleşme ve grev hakkının sağlanmasının yanı sıra toplumun ezilen ve yoksul kesimlerinin sorunlarını da gündeme getirmesi açısından önem taşıyordu. Kamu emekçileri, kendi sorunlarıyla toplumun sorunlarını birleştirerek bir gündem yaratmak istediler. Bir günlük uyarı grevinin talepleri arasında iş güvencesi, yeterli ücret, herkese parasız eğitim ve sağlık hakkı, işsizlik soruna çözüm için daha fazla kamu yatırımı gibi talepler vardı. KESK Başkanı Sami Evren, Beyazıt Meydanı'nda yaptığı konuşmada kamu emekçileriyle toplumun yoksul ve işsiz kesiminin ortak taleplerine vurgu yaparak, "İşten atılanlar için sadaka değil yurttaşlık geliri talep ediyoruz" dedi.

Bir günlük de olsa sahte gündem maddelerinden toplumun gerçek gündemine geçiş açısından bu eylemin önemli bir katkısı oldu, denebilir. Tabii esas sorun, gerçek gündem maddelerini sürekli hale getirebilmek ve topluma benimsetmekte yatıyor. Burada sadece emek ve meslek örgütlerine değil aynı zamanda siyasal partilere de görev düşüyor. Toplumun gerçek sorunlarını ortaya koymak ve bunun için çaba harcamak onların da görevleri arasında bulunuyor.

Bu uyarı eylemi, bir başlangıç olarak umut vadediyor. Ancak hem toplumun genel desteğini sağlamak hem de eylemi bizzat düzenleyen örgütlerin öncelikle kendi kitlelerini seferber ederek harekete katması adına önem kazanıyor. Türkiye Kamu-Sen üyelerinin de bu eyleme katılmasını ayrıca önemsemek gerekiyor. Hem eylemin yaygınlığı, memurların birlikteliği, hem de meşruluğu açısından bu önemli bir gösterge olmuştur.

KESK Başkanı Sami Evren'in işaret ettiği gibi bu eylemin, '1989 Bahar Eylemleri', gibi bir sonuca ulaşmasını iktidara hatırlatmak gerekiyor. Bilindiği gibi '1989 Bahar Eylemleri' sonrasında hem işçi sınıfı 12 Eylül darbesiyle kaybettiklerini bir ölçüde geri almış hem de daha sonra yapılan seçimlerde ANAP (Ozal) iktidardan düşmüştü. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için emek mücadelesinin demokrasi ve siyasal mücadeleyle birleşmesi gerekiyor.

..............................

Kamu çalışanları haklarını arıyor
Murat Yetkin /Radikal/ 26 Kasım 2009

Türkiye’nin dört bir yanında yüz binlerce kamu çalışanları, iki büyük sendika konfederasyonu, KESK ve Kamu-Sen’in çağırısıyla dün bir günlük iş bırakma eylemi yaptı.

Sendikacılar tarafından ‘uyarı’ amaçlı olduğu açıklanan eylemin amacı devlet memurlarına da, işçiler gibi toplu sözleşmeli grev hakkı verilmesi idi. Kamu çalışanları, ücretlerin de düzeltilmesini istiyor, ama önceliği Avrupa Birliği standartlarına uygun örgütlenme hakkına veriyorlar.
Kamu çalışanlarının bu eylemine, Türk-İş ve DİSK gibi işçi sendikaları ve meslek örgütleri destek verdi.

Başbakan Tayyip Erdoğan, grevden iki gün önce kamu çalışanlarını grevce uymamaları konunda uyarmıştı. Buna karşın, hem Kamu-Sen Başkanı Bircan Akyldız, hem de KESK Başkanı Sami Evren’in verdiği bilgilere göre, eylem demiryolları başta olmak üzere, vergi daireleri, okullar, (acil servisler dışında) hastanelerde etkili oldu.

KESK Başkanı Evren, bu tabloyu anlatırken, ‘Hükümet yanlısı Memur-Sen’in grev kırıcı gibi aleyhte çalışmasına rağmen’ suçlamasını ekliyor. Evren şöyle anlatıyor: “Başbakan Erdoğan ile görüştüğümüzde ‘Çağdaş ülkelerde ne varsa bizde de olmalı’ demişti. Bizim istediğimiz Avrupa Sosyal Şartı’na uygun. Oysa hükümet Şartın 5 ve 6’ncı maddeleri üzerindeki şerhini kaldırmıyor. Muhalefet partileri derseniz, onların gündeminde çalışanların demokratik, ekonomik hakları değil, başka konular var. Bu duruma karşın onlarca yıldır bu kadar etkili bir eylem olmamıştı Türkiye’de. Bu durum da siyasette çalışanların haklarına sahip çıkılması konusunda boşluk olduğunu gösteriyor.”

Türk siyaseti son birkaç yıldır giderek artan oranda ideoloji üzerine yürütülüyor ve o alanda sıkışıp kalmış durumda. Lafa gelince, muhalefet partileri, vatandaşın asıl sorununun ekonomik sıkıntılar olduğunu, hükümetin açılım politikalarıyla bunu perdelemek istediğini söylüyor. Ama çalışanlar son yıllarda görülen en kitlesel katılımla ciddi bir demokratik hak arayışına girdiğinde, şahsi destek veren birkaç milletvekili dışında ses çıkmıyor. Siyasetin vaziyeti ne yazık ki budur.

..............................

Son uyarı
Oktay Ekşi /Hürriyet/26 Kasım 2009

İktidar elinizdedir. Yeter sayıda milletvekilinin eli “evet” demek için havaya kalktığı zaman, istediğiniz yasayı da çıkartabilirsiniz. Buna güvenerek, Başbakan Erdoğan’ın söylediği gibi, “Kanunsuz eylem yapanlar, sonucuna katlanırlar” da dersiniz. Ama toplumun sabrı taşınca dediklerinizi dinleyen bulamazsınız.

Nitekim dün tüm Türkiye’de öyle oldu:

Kamu çalışanlarının yıllardır talep edip de alamadığı “grev ve toplu iş sözleşmesi yapma hakkı”nı tanımamakta ısrar ederseniz, gün gelir, sizin yanınızda gibi görünen sendikaları da karşınızda bulursunuz.

Dün bunun örneği yaşandı. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ile Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu’nun (Kamu-Sen) çağrısına uyan pek çok sendika, sayılamayacak kadar çok kamu görevlisinin gücünü gösteren bir “uyarı eylemi” gerçekleştirdiler.

Kamu-Sen bu eyleme 2 milyondan fazla emekçinin katıldığını açıkladı.

Gerçekten Hakkari, Afyonkarahisar, Malatya, Edirne, Hatay, İzmir, Bilecik, Adana, Kars, Kocaeli, Elazığ, Tekirdağ, Ağrı, Mersin, Zonguldak, İstanbul, Çanakkale, Ankara, Tokat, Konya, Bitlis, Kırklareli dahil yurdun her tarafından birbiri ardına gelen “uyarı eylemi” daha doğrusu “iş bırakma” haberlerini okuyunca ve fotoğrafları görünce edinilen izlenim bu rakamın doğru olduğunu düşündürmekteydi.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ağzı kalabalık bir Genel Başkan Yardımcısı’nın dün:

“Kamu çalışanları vatandaşın günlük hayatını ıstıraba dönüştürme hakkına sahip değildir. Trenleri durdurup, insanların oradan yollarına devam etmelerini engellemek, trenlerin çalışmasını engellemek, sağlık kurumlarında vatandaşın sağlığının olumsuz etkilenmesi için bazı girişimlerde bulunmak, öğrencilerin okula gitmesinin önüne engel koymak, kamu sendikacılığı anlayışıyla bağdaşmamaktadır” dediği bildiriliyor.

Tamam, vatandaşın günlük hayatını ıstıraba dönüştürmek elbette kimsenin hakkı değildir.

Peki ama sayısının 2 milyon 600 bin olduğu ileri sürülen kamu çalışanlarının hayatını ıstıraba dönüştürmek siyasi iktidarın hakkı mıdır?

Pek çoğu son yedi yılda yani AKP iktidarı döneminde işe alınan bu insanlardan söz ederken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer daha geçen hafta, “Memurların yüzde 36’sı niteliksiz” diyordu.

Bu söz doğru ise faturayı AKP iktidarının ödemesi gerekmez mi?

Eğri oturup doğru konuşalım:
12 Eylül yönetiminin tanınmaz hale getirdiği haklardan biri, belki de birincisi “çalışanların toplu iş sözleşmesi ve grev yapma hakkı” idi.

Kamu çalışanları bu bağlamda hep daha da güçsüz, çaresiz kaldılar.

Dünkü eylem işte o insanların her uygar ülkedeki kamu çalışanlarının sahip olduğu hakları artık alma kararında olduklarını gösterdi.

Tamam... Bu eylemi düzenleyenler hakkında disiplin soruşturması açabilirsiniz. Bazılarına ceza da verirsiniz. Ama biliniz ki bu hakları vermezseniz orada oturamazsınız. Bu iş bu kadar basittir. Anlaşıldı mı?

...............................................

Çalışanın hakkı söz konusu olunca demokratlık nanay!
Necati Doğru/Vatan/26 Kasım 2009

Uzman arkadaşlar hesaplamışlar; haberi geçtiler. Arada sadece “1 kilo et parası” kadar fark var. Memur sendikaları; 4 artı 4 zamma razı olmuşlar. Hükümet 2,5 artı 2,5’ta kalıyor.

Fark 25 lira.

Bir kilo et parası.

Ayda 1 kilo et alacak kadarcık gelir artışını memuruna veremeyen, vermekte zorlanan ekonomi yönetimini beceremeyenler; Türkiye’yi Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da “Yeni Osmanlı” yapacaklar.

Kulağa hoş geliyor!

Böbürleniyoruz.

Böbürlenelim!

Hem Yeni Osmanlı olacağız!

Hem AB ölçüsünde demokrat!

Demokrat Osmanlı olacaksak iyi fakat “demokrasi bir bütün” değil midir? Demokrasinin havada, karada, denizde ayrı ayrı ölçüsü mü var? Kürt’le Türk’ü barıştırmak için “demokratik açılım” yapacaksın fakat “emek barışını kurmak için demokratik açılıma” kapılarını örteceksin.
***
7 yıl geçti.

Memurlar 7 yıl önce; “Hortumları keseceğim... Geliri adil ve eşit dağıtacağım” sözünü ağırlıklı olarak tekrarladığı için Tayyip Erdoğan’a oy attılar.

Memurlar 7 yıldır gözledi.

7 yıl geçti, gitti.

Demokratik hak gelmedi.

Memur sendikaları; Avrupa Birliği kriterlerine uygun olarak “emeğin demokratik haklarını” da istiyorlar.

Avrupa’da var.

Türkiye’de yok.

Türkiye’de olmayan demokratik istekler şunlar: Geçici işçi çalıştırmak emeği ve emekçinin hakkını istismardır, kaldırılsın. Sadece daimi kadrolar olsun. Taşeronluk sistemi de emeğin hukukunu kötüye kullanmadır, kaldırılsın. Memurlar arasında partizanca ayırım yapmayı durduracak AB’deki model Türkiye’ye de getirilsin. Memur sendikalarına, AB ülkelerinde olduğu gibi grev yapma hakkı ve toplu iş sözleşmesi imzalama yetkisi verilsin.

Memurlar 7 yıldır bekliyor.

7 yıldır demokrasi özlüyor.

7 yıldır özlem yükseltiyorlar.

7 yıldır Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığında bir iktidar var ve bu iktidar “demokratik açılımları” yaparak “mevcut antidemokratik düzeni değiştirme ve statükoyu delip geçme” edebiyatı yapıyor. Ancak memurun yani emeğin hakkı söz konusu olunca demokratlık nanay!
***
İnsaf edin!

55 yıl geçmiş.

Türkiye 1954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamış. Bu sözleşmenin 11. maddesi; kamu görevlilerine (memurlara) toplu sözleşme ve grev hakkı verilmesini şart koşuyor. Buna dayanarak Türkiye’deki memur sendikaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurmuşlar, AİHM de 12 Kasım 2008 tarihinde açıkladığı kararla Türkiye’yi altına imza attığı sözleşmeyi ihlal etme suçlusu ilan etmiş.

Demokrat iktidara bak!

Memura grev hakkı tanımıyor. Toplu sözleşme imzalama hakkına kör bakıyor. Memur sendikalarını bölerek “iktidar yandaşı yaratma” manevralarına ağırlık veriyor.

Memur hakkını alamadı.

Diyeceksiniz ki:

Memurun hakkı ne?

Ekonomideki büyüme!

Pasta büyümüşse, memurun hakkının da büyümesi gerekir değil mi? Son 7 yılda yani 2002-2008 döneminde ekonomi her yıl ortalama yüzde 6,2 büyüdü. Bu 7 yıllık dönemde memurların geliri ancak yüzde 1 büyüdü. Faizciler, rantçılar, sermayedarlar, zenginler, patronlar, ithalatçılar, ihracatçılar, inşaatçılar, totocular, futbolcular, televoleciler, müteahhitler, iktidar yandaşları büyümeden haklarını aldılar, memurlar ise alamadı. Çalışanın hakkı söz konusu olunca; demokratlık nanay oldu!

7 yıl nanayla geçti!

.................................................

25 Kasım ve sonrası
Özgür Müftüoğlu /Evrensel/ 27 Kasım 2009

Bu köşede 13 Kasım tarihli yazımda, 25 Kasım grevinin başarısı konusunda endişeli olduğumu belirtmiştim. 25 Kasım günü işyerlerinden yoğun bir katılımla grevin gerçekleştiği ve önemli bir etki yarattığı haberlerini duyunca ve grev meydanına dönüşen Beyazıt’taki coşkuyu görünce, endişelerimin önemli ölçüde yersiz olduğunu düşündüm.

Söz konusu yazıda belirtmeye çalıştığım endişeler, büyük ölçüde grev kararının alınma biçimi ve grevin gerekçeleri konusunda emekçilerin ve toplumun yeterince bilgilendirilmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Grev meydanında emekçi dostlarla sohbetlerden öğrendiğim üzere, özellikle son bir haftada işyerlerinde yürütülen çalışmalar etkili olmuş. Ayrıca Memur-Sen dışındaki diğer kamu emekçi örgütlerinin de greve katılmış olması, grevin kamu emekçileri için meşruluğunu artırmış. İşçi sendika ve konfederasyonları ile meslek örgütlerinin greve desteği ise diğer toplum kesimleri üzerinde grevi meşrulaştıran bir etken olmuş. AKP Hükümeti’nin özellikle son dönemde emekçileri ezen politikaları ve emekçileri aşağılayan söylemleri de grevin etkili olmasında önemli bir rol oynamış elbette.

Bir grevin başarısının, sadece katılımın yoğunluğu ve aldığı toplumsal destekle ölçülemeyeceğini de hemen belirtmek gerekir. Zaten 25 Kasım gibi “uyarı” amaçlı grevlerin tek başına nihai başarıyı getirmesi de beklenemez. Bu tür grevler, uzun soluklu mücadelenin bir basamağıdır. 25 Kasım grevinin başarısı, bu basamağı yerine koyabilmiş olmasından gelir. Yani bugün Türkiye’de emek mücadelesinin bu grev sayesinde 25 Kasım’ın bir gün öncesinden daha ileri bir noktaya taşınmış olduğu söylenebilir. Ancak bu başarının daha üst basamaklara çıkmak için kullanılması gerekir. 25 Kasım, yeni mücadelelere basamak oluşturacak biçimde algılanmaz ve devamı gelmezse, daha önce pek çok kez tanıklık ettiğimiz gibi “hoş bir anı” olmaktan ibaret kalacaktır.

25 Kasım’ın ileride “anısına kadeh kaldırılacak” bir eylem olarak kalmaması için sendikaların 26 Kasım’dan itibaren önümüzdeki mücadele yol ve yöntemlerini planlaması gerekir. İşte bu noktada, 13 Kasım tarihli yazıda “grev” eylemi üzerinden dillendirmeye çalıştığım görüşleri savunmaya devam edeceğim.

Sadece grev değil, emek mücadelesinde gerçekleşecek tüm eylemler için ön hazırlık çok önemlidir. Gerek emekçilere gerekse topluma yönelik olarak gerçekleştirilecek hazırlıklar, sadece bir eylem kararı alındıktan sonra yerine getirilmeye çalışılmamalıdır. Sendikalar sürekli olarak eğitim, araştırma ve yayın çalışmalarıyla bu hazırlığı yürütmelidir. Emekçilerin çok büyük bir kısmı sistemin en etkili propaganda araçları olan medyanın etkisi altında, sadece sınıflarından değil, kendilerinden bile yabancılaşmışlardır. Bunu aşabilmenin tek yolu, mevcut emekçi örgütlenmelerinin, elindeki tüm olanaklarla bu yabancılaşmayı ortadan kaldırabilmesidir. Bu da ancak işyerlerinde, mahallelerde, spor müsabakalarında ve diğer yaşam alanlarında onlarla iletişim içinde olabilmekle mümkündür. 25 Kasım grevi için son bir haftadaki çabanın verdiği sonuca bakınca, bunun sürekli hale gelmesiyle ortaya çıkacak sonucun ne kadar muhteşem olacağını hatırlatmak isterim.

Emek mücadelesinde başarı için diğer bir koşul da, mücadele yol ve yöntemlerinin demokratik karar alma mekanizmalarının eksiksiz biçimde kullanılmasıdır. Uygulama bakımından çok kolay olmadığı düşünülebilir ama bu konuda işyeri temsilciliği, delegelik gibi mekanizmaların sendikal demokrasinin en temel kurumları olduğunu unutmamak gerekir.
Maalesef mevcut sendikaların hemen hiçbirinde bu mekanizmalar yeterince işlevsel hale getirilememiştir ve sendikalarda merkeziyetçi bir yapı vardır. Bu yapının varlığını sürdürmesi, sendika yönetimlerini tabandan kopartmakta ve bu kez de emekçilerin sendikalarına karşı yabancılaşması durumu ortaya çıkmaktadır. Bu da örgütlü mücadelenin önündeki en önemli engeldir.

Sözün özü: 25 Kasım grevi, uzun süredir “üzerine ölü toprağı serpilmiş” olan kamu emekçi hareketinin yeniden canlanışı olmuştur. Bu canlanma, doğru yol ve yöntemlerle belirlenecek mücadelelere kaynaklık etmeli ve Türkiye emek hareketi adım adım hedefine doğru ilerlemelidir.





Begendim % 66
Normal % 0
Begenmedim % 33
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



İsmet Akyol


 24.11.2009
 No:5667


GREV'e Anlamlı Destek


EĞİTİM EMEKÇİLERİNİN GREVİNİ DESTEKLİYORUZ

Eğitim emekçileri her dönemde haksızlığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı direndiler. Bundan tam 40 yıl önce, 15 Aralık 1969’da gerçekleştirilen Büyük Öğretmen Boykotu bu direnişin en iyi göstergelerinden biriydi. Eğitim emekçilerinin onurlu yürüyüşü bugün EĞİTİM SEN’de devam ediyor.

Biz, 40 yıl önce boykota giden TÖS yöneticileri ve üyeleri ve geleneğin sonraki temsilcisi TÖB DER yöneticileri ve üyeleri olarak, EĞİTİM SEN’in 25 Kasım 2009 tarihinde gerçekleştireceği grevi destekliyoruz. EĞİTİM SEN, bugün gösterdiği onurlu duruşuyla, Türkiye’nin aydınlık geleceğine ışık tuttuğunu bir kez daha gösteriyor.

Eğitim emekçilerinin toplusözleşme ve grev hakları için verdikleri bu onurlu mücadeleyi saygıyla selamlıyoruz.

FEYZULLAH ERTUĞRUL (TÖS GENEL BAŞKANI), TALİP APAYDIN (TÖS ÜYESİ, YAZAR), İLHAN ALKAN (TÖB DER ANKARA ŞB. BAŞKANI – MYK ÜYESİ), H. NEDİM ŞAHHÜSEYİNOĞLU (TÖS MYK ÜYESİ – ŞUBE BAŞKANI –TÖB DER BÖLGE TEMSİLCİSİ), HULUSİ GÖKÇE (TÖS MYK ÜYESİ), AVNİ AYTAN (TÖB DER GENEL SEKRETERİ, SAYMANI), İSMET YALÇINKAYA (TÖB-DER GN. BŞK. YRD.) MEHMET CİHANGİR (TÖS MYK ÜYESİ), BİNALİ SEFEROĞLU (TÖB DER GENEL SEKRETERİ), BURHAN BİBER (TÖB DER GENEL SEKRETER YRD.), ASIM HIŞIL (KÖY ÖĞRT. DRN.ÜYESİ, TÖDMF GENEL SEKRETER YRD.), MUSTAFA ATASOY (TÖS ÜYESİ, TÖB DER SİNOP – BURDUR ŞUBE BAŞKANI), SEYFETTİN BİCAN (TÖS ÜYESİ, TÖB DER ANKARA ŞUBE BAŞKANI – MYK ÜYESİ), TAHSİN DOĞAN (TÖS ÜYESİ, TÖB DER ANKARA ŞUBE BAŞKANI), MEHMET DURDU (TÖS, TÖB DER ÜYESİ, EĞİT DER ANKARA ŞUBE BAŞKANI), ABDULLAH AYDIN (TÖS ÜYESİ, TÖB DER GENEL DENETLEME KURULU ÜYESİ), HALİL KARGIN (TÖS-TÖBDER-EĞİTDER YÖNETİCİSİ), MUSTAFA GAZALCI (TÖS TAVAS YK, TÖB DER DENİZLİ ŞUBE BAŞKANI, EĞİT DER ESKİ BAŞKANI, ESKİ MİLLETVEKİLİ), ÖMER ÖĞÜTÇÜ (TÖDMF, TÖS VE TÖB DER ÜYESİ), İSMAİL YILMAZ (TÖS ÜYESİ, TÖB DER ŞEREFLİKOÇHİSAR KURUCU ÜYESİ), AYDIN İPEK (TÖS KURUCU ÜYESİ, TÖB DER ÜYESİ), MURAT YAMAN (TÖS ÜYESİ, TÖB DER MALATYA ŞUBE YÖNETİCİSİ), ZİYA GÜL (TÖS VE TÖB DER GİRESUN ŞUBE BAŞKANI), İSMAİL ATASOY (TÖS BABAESKİ YK, TÖB DER BABAESKİ YK), FEYZULLAH ERDOĞAN (TÖS ÜYESİ, TÖB DER ÜYESİ), SÜLEYMAN ÖCALAN (TÖS VE TÖB DER ÜYESİ), NURETTİN YILDIRAN (TÖS ÜYESİ, TÖB DER ÇERKEŞ ŞUBE BAŞKANI), AHMET TELLİ (TÖB DER ÜYESİ-ŞAİR), TENNUR ATASOY (TÖS, TÖB DER ÜYESİ), NİHAT EREN (TÖS ÜYESİ, TÖB DER AMASYA ŞUBE BAŞKANI, EĞİT DER BAŞKANI), ALİ KILIÇ (TEK.ÖĞRT.DER.ANK.ŞB.BAŞK.), CEMİL CAN (TÖB DER ÜYESİ), MEHMET PERÇİN (TÖB DER ÜYESİ), SÜHEYLA KARACA (TÖB DER ANKARA ŞUBE YK), DURMUŞ ALİ SOLAK (TÖB DER ÜYESİ), ŞENEL UÇAR (TÖS VE TÖB DER ÜYESİ), ERDAL ATICI (KÖY ENSTİTÜLERİ VAKFI BAŞKANI), AZMİ GÜNDOĞDU (TÖB DER ÜYESİ), SAMİ AYDOĞAN (TÖB DER AKŞEHİR YK), BEKİR KOÇAK (TÖB DER ÜYESİ), ASIM ARI (TÖB DER ÜYESİ), MAHMUT ASLAN (TÖB DER ÜYESİ), EROL ÇAĞLAYAN (TÖB DER ANK.ŞB.YNT.KRL.ÜYESİ), AYŞEGÜL DEDEOĞLU (TÖB DER ÜYESİ), FATMA ÖCALAN (TÖB DER ÜYESİ), AZİZ YAVUZ (TÖB DER SİİRT ŞUBA BAŞKANI), HATİCE YILDIRAN (TÖB DER YÖNETİCİSİ), MÜCETTİN MEYDAN (TÖB DER ÜYESİ), AYFER AYDOĞAN (TÖB DER ÜYESİ), NİYAZİ TÜRK (TÖS ÜYESİ, TÖB DER YÖNETİCİSİ), HİKMET SELVİ (TÖB DER ÜYESİ), TAKİ ERDOĞAN (TÖB DER ONUR KURULU ÜYESİ), İRŞADİ TEKİN (TÖB DER ÜYESİ), KEMAL ÖZDEMİR (TÖB DER ÜYESİ), VAHDETTİN SANCAR (TÖB DER ÜYESİ), ZAFER KARACAN (TEK. ÖĞRT. DER. GENEL BAŞKANI), KENAN SARISALTIK (TÖB DER BOR ŞUBE BAŞKANI), MUSTAFA KAPICI (TÖB DER HAYMANA ŞUBE BAŞKANI), MUSTAFA TURAN (TÖB DER ÜYESİ), NURETTİN KAYA (EĞİT DER YK ÜYESİ), HACER TOPÇU (TÖB DER ÜYESİ), HASAN ÜREL (TÖB DER ÜYESİ VE AVUKATI), NURETTİN OCAK (TÖB DER ÜYESİ), RAMAZAN GÜÇLÜOĞLU (TÖB DER ÜYESİ), SADIK ÖZCAN (TÖB DER ÜYESİ), TURAN HAN (TÖB DER KARABÜK ŞB. BAŞKANI)

www.egitimsen.org.tr



Begendim % 50
Normal % 0
Begenmedim % 50
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Baris Miyanyedi


 07.11.2009
 No:5609


Güler Zere serbest

Sevgili Yurttaslar,

Cumhur Baskanin Güler Zereyi affetmesi cok önemli ayni zamanda Kanser Hastasi olan Güler Zere siyasi düsünce sebebilye yargilanmaktaydi.

Bir Insanin hangi siyasi ideologiye inanirsa saygi duyulmali,cünkü
bunun acilarini Türkiyede cok yasadik.




Begendim % 66
Normal % 0
Begenmedim % 33
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Yılmaz Demirci

 26.10.2009
 No:5566


Nazım Hikmet’in Kürt Sorununa Bakışı


'Kürt sorununun çözümüne' ilişkin atılan adımları bir türlü kabullenemeyen ve sorunu sadece 'PKK ve terör' sorunu olarak adlandıran kimi çevreler, bir haftadır Habur’dan giriş yapanlar üzerinden, uzun bir süredir yapmadıkları bildik açıklamalarını arka arkaya yapmaya başladılar. ( Bazıları sağa sola saldırmaya da başladılar. Geçtiğimiz günlerde açılımı protesto etmek isteyen 'tanıdık' bir grubun Ankara Abdi İpekçi Parkı'nda işlerine geri dönmek için oturma eylemi yapan DİSK'e üye Kent AŞ işçilerine 'Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız' sloganları eşliğinde linç girişiminde bulunmaları ortamın nasıl proveke edildiğine önemli bir örnektir. Oysa ki, bu açılım sürecinin MGK'nın bilgisi dahilinde devlet eliyle yürütüldüğünü dünya alem bilmektedir.)
'‘Kürt Açılımını’ ve yaşanan süreci eleştiren kimi çevreler konuyla ilgili olarak yaptıkları açıklamalarda, yaptıkları açıklamayı meşrulaştırma adına, büyük dünya şairi Nazım Hikmet’in şiirinden alıntı bile yapabilmektedirler. Bu tür açıklamalarda Nazım Hikmet'in dizelerinin kullanılması Nazım’ın kemiklerini sızlattığı gibi, dünya halklarının şairi Komünist Nazım Hikmet’in bu konudaki görüşlerinin bilinmesini de zorunlu kılmaktadır. (Nazım'ın “Kabahatin çoğu senin canım kardeşim” dizelerindeki serzeniş sorunun çözülmesini ve yeni acıların yaşanmasını istemeyen 'sessiz çoğunluğa' değil; kürt sorununun çözümünde sessiz kalmakla kalmayıp, sorunu sadece 'PKK ve terör' sorunu olarak algılayıp şovenizmi kışkırtan açıklamalar yapanlara daha çok hitap etmektedir.)

Nazım Hikmet’in Kürt sorunu üzerine görüşlerini aktarmadan önce, “Kürt Sorununun Çözümünü” eleştiren ve sorunu 'PKK ve terör' sorunu olarak gören kimi parti, sendika ve çevreler; KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜ KONUSUNDA GÖRÜŞLERİNİ MADDE MADDE açıklarlarsa aydınlanmış olacağız.

Nazım Hikmet 1961'de Kamuran Bedirhan'a gönderdiği mektupta, Kürt sorununa ilişkin görüşlerini açıklar. Mektup, Bedirhan'ın Paris Kürt Enstitüsü'ne bağışlanan kitapları arasında bulunmuş ve enstitünün yayın organı Hevi (Umut) dergisinde yayımlamıştır. Bu mektup Nâzım Hikmet'in Kürt sorununa nasıl baktığını gösteren önemli bir belgedir.

Bugün Nazım’ın adını kullanarak, Kürt sorunun çözümüne ilişkin şoven açıklamalar yapan çevreler, Nâzım Hikmet’in, Kürt sorununun çözümünde Türk ve Kürt halkının kardeşliği ve eşitliğinin esas alınması gerektiğini belirtmiş olmasını akıllarının bir köşesine büyük harflerle yazmalıdırlar.

Nazım Hikmet, Kamuran Bedirhan'a yazdığı mektupta konuyla ilgili düşüncelerini şöyle aktarır; “Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu’ nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı imparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır.

Osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir.

O dövüş yıllarının sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri, ‘Vurun Kürt uşağı namus günüdür’ diye başlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketine tamamıyla vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı.

Hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü. Bu dönem, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması dönemidir. Bu inkârla, bu uzlaşmamanın ayni dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni orta ve yakın doğu’da emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren Türk politikacıları Kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklarına tanıdığı hakları bile Kürt milletine tanımıyor.

Türk ve Kürt halklarının Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü Türk idarecilerini korkutuyor. Her iki millet kardeş milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız bir politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor.

Gerçek Türk yurtseverleri Kürt kardeşlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için gösterdiği mücadeleyi gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek Kürt yurtseverleri de Türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor. Anadolu’da yasayan Türklerle Kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolay ezmek istiyorlar.

Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yasamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlerine, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve haklarını inkâr edenlere, emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının el birliğiyle kazanılır.
Ancak böyle bir el birliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir.”

NAZIM HİKMET RAN - 1961/Moskova

Kaynak: "Nazım'ı Nazımca Anlamak" (Etki Yayınları) Kitapta mektubun orijinal görüntüsü mevcuttur.


Begendim % 42
Normal % 0
Begenmedim % 57
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Erol Sarıal

 18.09.2008
 No:3603


ADD Genel Başkanı

Kamuoyuna Açıklama
17.09.2008

ADD Genel Başkanı Sn. Mehmet Şener Eruygur, 17 Eylül 2008 günü sabah saatlerinde tutuklu bulunduğu Kandıra F tipi Ceza Evi’nde tansiyon rahatsızlığı sonucu merdivenden düşerek boyun travması geçirmiştir. Olay sonucu Kocaeli Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılarak kontrol altına alınan Eruygur’un sağlığı hakkında basın ve yayında yer alan haberler ve yorumlar abartılı olup yaşamsal bir tehlikesi yoktur. Sağlık durumu iyidir.
Anımsanacağı üzere Jan. Gn. Komutanlığı döneminde Anayasa ve yasaların gereği, bölücülük ve gericilikle mücadele eden Sayın Eruygur, ADD Genel Başkanı seçildikten sonra; emperyalizmin ülkemizi de içine alan kötücül projelerinin önüne set çekmek; ülkede halkın etnik, dinsel ve mezhepsel temelde ayrıştırılması, gericiliğin tırmandırılması sürecine karşı durmak üzere 2007 baharında Cumhuriyet Mitingleri süreciyle Yüce Türk halkının uyanış sürecine öncülük etmişti.

Yurdun dört köşesinde yaygın, omzunda silahları asılı yüz binlere ulaşan askeri güvenlik teşkilatının kuvvet komutanlığında uzun süre görev yapmış bir kişinin bu görevi sona erdikten sonra dünyanın en kitlesel demokratik örgütlerinden birisi olan ADD Genel Başkanlığı görevine seçildikten sonra, 68 yaşında iken darbecilikle suçlanarak tutuklanması düzmece bir planın ve intikam duygusunun ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Sayın Genel Başkana şifalar diler, kamuoyunun bilgisine saygıyla sunarız.





Begendim % 47
Normal % 9
Begenmedim % 42
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



ziya sen


 15.09.2008
 No:3577




‘’ Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’’ bu sözün, her ne kadar merhum gazeteci Uğur Mumcu tarafından keşfedildiği söylense de Konfüçyüz binlerce sene önce şöyle demiş: fikir sahibi olmadan bilgi sahibi olmak gereksiz, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak ise tehlikelidir.

Bu konu hakkında internette bir sürü forumlara rastladım. Bu forumlardaki bazı yorumları buraya almak istiyorum:
- ‘’ kitap, dergi, gazete satış oranlarının yerlerde süründüğü ülkelerde sıkça
yaşanması muhtemel olay’’

- ‘’ herhangi bir konuyu araştırmadan, nedir ne değildir bilmeden, ön yargılar
doğrultusunda faraziyeler üretmek. Bu olsa olsa şudur, şu olsa olsa budur gibi içi
boş mantık yürütmelerde bulunarak buna fikir demek.’’

Bu ikinci yorum çaycuma.org’ un forumunda yazan bir çoğumuz için geçerli. Hele hele birimiz var ki ‘’ bu olsa olsa şudur, şu olsa olsa budur’’ u çok kullanıyor.

- ‘’ Türkiye’de imkansızdır bu kalıbı kullanmak. herkes her konuda müthiş bir bilgi
birikimine sahiptir. Ben de şaşırıyorum bazen, bu kadar aşmış insanların, bu
kadar aşmış bir ırkın yaşadığı memleketi neden (b.k) götürüyor diye.’’

:)))

- ‘’ Bazen kullanımına bakıyorum da, boy aynası hediye etmek gerek kullananlara.
Bu sözü ilk söyleyen insana bakıyorum, yaşadığı döneme bakıyorum. Bir de şimdi
bu sözü kullananlara bakıyorum. Sular bulanık herhalde, akislerini göremiyorlar.’’

Olabilir...

- ‘’ Çoğu zaman dikkate alınması gereken özlü bir söz.
Lakin şunu da bilmek gerekir ki; insanoğlu bazı konularda konuşmak için ille de
bilgi sahibi olmasına gerek yoktur. bazı şeyler hislere ve günlük pratik uygulamaya
yönelik olduğundan belli bir bilinç düzeyine ve zeka seviyesine sahip insanlar bu
tür konular hakkında fikir beyan edebilir, yorum yapabilirler.
Detaya, uzmanlığa, sayısal veriye, bilimsel deneylere dayalı konularda ise bilgi
sahibi olmadan fikir sahibi olmak doğru değildir. Bilmeden atmak, işkembeden
sallamak yerine bilen kişileri dinlemeli ya da o konu hakkında az bile olsa bilgi
sahibi olunmalıdır.’’
Aha! İşte bu son yorum bana en matıklısı, en akademik olanı gibi geldi. Ne dersiniz?...
Yine fikir sahibi mi olduk?:)))



Begendim % 30
Normal % 0
Begenmedim % 69
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Cemil Müftüoğlu

 12.09.2008
 No:3540


DARBECİLER ÇOK YAŞASIN!

Hayır, Hayır. Asmayalım. Asmak insanlık dışı ve çağ dışı bir eylemdir. Her zaman ve her yerde. Besleyelim… Hem de fındık fıstıkla besleyelim…Çaycuma’nın meşhur manda yoğurdu ile besleyelim. Yok, yok.. Manda yoğurdu o yaştakiler için ağır gelebilir. Çaycuma’nın meşhur inek yoğurdu ile besleyelim. Mis gibi inek yoğurdu ile. Yöremizin güzel ineklerinden özür dileyerek elbette. Güzel sütlerini, yoğurtlarını onlara yedirip içirdiğimiz için! Yetmedi; şu mübarek günlerde uzun ömürlü olsunlar diye dualarımızı eksik etmeyelim.

Sadece 650 bin kişiyi göz altına aldırdıkları için değil,
Sadece 1 milyon 683 bin kişiyi fişledikleri için değil,
Sadece 171 kişinin işkencede ve 300 kişinin şüpheli şekilde ölümüne neden oldukları için değil,
Sadece ülkemizi A.B.D. ve Çok Uluslu tekellerin hizmetine kayıtsız şartsız soktukları için değil,
Sadece zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan IMF ve Dünya Bankası politikalarına kapı açtıkları için değil,

Aynı zamanda
Birbirine güvenme yerine birbirinden şüphe duyma,
Yardımlaşma yerine birbirinin kuyusunu kazma,
Araştırma ve düşünme yerine kolaydan para kazanma,
Haksızlığa karşı çıkma yerine güçlüye tapma,
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma kültürünü
gençlerimizde yaygınlaştırdıkları için.

Daha uzun yaşamaları için elimizden geleni yapalım.
Ta ki AKP nin göstermelik demokrasi oyunlarına değil önce kendi gücüne inanan vatandaşlarımız, sadece 12 Eylül darbecilerinden değil tüm darbe ve darbecilerden demokrasi içerisinde hesap sorana kadar…

Çetelerin ne savcısı(!), ne avukatı(!) ne de ziyaretçisi(!) olmadan yargılanabilmeleri için,
Demokratik bir ülke için,
Darbeciler çok yaşasın!




Begendim % 60
Normal % 6
Begenmedim % 33
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Talip Oruç

 06.08.2008
 No:3417


AHMET HAKAN'IN O GÜZEL YAZISI

Dinle beni bre gafil Müslüman

SEN beni "Kafir oldun", "Deccal oldun", "Salman Rüşti oldun" falan diye terörize ederek susturacağını mı sanıyorsun?

Senin idraksiz, şuursuz ve saplantılı dindarlığının ürettiği bu şapşal ithamlardan tırsıp, o "17 günahsız küçük kız"ın hesabını soramayacağımı mı zannediyorsun?

"Aman bunların çarpık dindarlığına ses etmeyeyim... Aman tekere çomak sokmayayım... Yoksa bana Salman Rüşti derler" diyerek köşeme çekileceğimi mi sanıyorsun?

Nasıl ki...

Bazı aşırı laiklerin, içinde "Kuran kursu" geçen her olayda, meseleyi bir "insanlık meselesi" olmaktan çıkarıp, "Bu çağda Kuran mı öğrenilirmiş?" noktasına taşımasına şiddetle karşı çıkıyorsam...

Senin sorumsuzluğuna, vurdumduymazlığına, ahlaksızlığına, çarpık kader anlayışına da şiddetle karşı çıkacağım elbet...

* * *

Galiba sen beni 17 küçük kızın ölümünün sorumluluğunu, "Bütün suç tüpçüde!" şeklindeki manşetiyle tüpçüye yükleyen, ahlaksızlığı kendisine şiar edinmiş "Vakit" tayfasındakilerle karıştırıyorsun...

Sakın karıştırma!

Unutma ki:

Onların işlerine ya "sütçü" karışır, ya "tüpçü"...

"Vakit" tayfasındakilerin "Hüseyin Üzmez vakası"nda neler yazıp çizdiklerini şöyle biraz kafanı çalıştırarak hatırlasana...

"İslam davası" adına küçük bir kız çocuğunun taciz edilmesine sahip çıkan zihniyet, "İslam davası" adına 17 küçük kızın enkaz altında can vermesini tabii ki "tüpçü"ye ya da "sütçü"ye yükler...

Onlardan başka ne beklenir ki?

* * *

Birileri çaresizlik ve yoksulluk içinde çırpınan köylülerin kızlarını, "Kuran öğreteceğiz" diye evlerinden alıp götürecek...

Ancak...

O kızların can güvenliğini sağlayamayacak... Barınma koşullarını yerine getirmeyecek... Doğru dürüst hiçbir önlem almayacak...

Sonra bir gün, sabah namazı vakti, kızların barındırıldığı bina korkunç bir gürültüyle çökecek...

17 kız o binanın enkazı altında can verecek...

Ve ben de, bu durum karşısında...

"Bu kızlar orada Kuran öğreniyordu... Namaza kalkmışlardı... Bu yüzden onlar şehit olmuştur... Ne mutlu onların anne ve babalarına" diye yazacağım, başka da bir şey yazmayacağım, öyle mi?

O kızlar şehit olmuş olabilir... Bu Allah'ın takdiridir... Ben bir şey diyemem...

Ben onlara "şahadet şerbeti içirmek" yerine...

Neden önlem alınmadığını, neden denetimsiz kurs açıldığını, neden izinsiz iş yapıldığını, neden koruma altında tutulan küçük kızların can güvenliklerinin sağlanmadığını sorarım...

Bunu yaparken de...

Ne "Bütün suç tüpçüde" diye İslami fırlamalıklara yüz veririm...

Ne de "Şehit oldular" tarzında metafizik rahatlamalara...

Ben hesap sorarım...

Çünkü bu benim hem insanlık, hem de kulluk vazifemdir...

* * *

Bir şey daha var ey gafil Müslüman...

Sen zannediyor musun ki...

Konya'nın o kuş uçmaz kervan geçmez bölgesinde "yurt" adı altında kaçak Kuran kursu açan o adamlar, salt "Kuran öğretmek" gibi kutlu bir işe soyunmuşlardır...

Sen zannediyor musun ki...

Adamların tek amacı, Allah rızasını kazanmaktır...

Eğer öyle olsaydı...

"Kuran öğreticiliği" gibi dokunulmaz bir gücü ellerine alıp, türlü çeşitli politik oyunlar çevirmezlerdi...

Sen "Süleymancı" denilen grubun kaç liderinin, kaç partiden milletvekilliği kaptığını biliyor musun?

Düne kadar Demirel'in, Mesut Yılmaz'ın, Erbakan'ın listelerinin en tepesine oturan bu adamların, şimdi AKP listelerinde yer bulabildiğinden haberdar mısın?

Küçük köylü kızlarının cesetlerinin üzerinden yürütülen bu kirli güç mücadelesine neden destek verecekmişim ki?

* * *

Bak, benim gafil mütedeyyin arkadaşım...

Bunları yazıp çiziyorum diye...

Sen benim için...

"Salman Rüşdi oldu", "Kafir oldu", "Deccal oldu" mu diyeceksin?

De birader, de...

Hiç gocunmam...

"Bütün suç tüpçüde" diye yazıp "İslam mücahidi" olacağıma...

Alınmayan önlemlerden zerre kadar söz etmeyip, sadece "Melekler cennete uçtu" ya da "Şehit oldular" diye etliye sütlüye dokunmayan başlıklar atıp, "Bu Ahmet Hakan ne kadar takva sahibi bir adamdır" diye takdir kazanacağıma...

Hesap sorarak...

"Deccal" olmayı yeğlerim...

Tamam mı? Anlaştık mı?


Begendim % 66
Normal % 0
Begenmedim % 33
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



Şeref Köktürk


 12.06.2008
 No:3251




ÇALIŞMANIN ÜRTEMENİN ERDEMİ YADA İNGİLİZ SÖMÜRGESİ OLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ !

Aşağıdaki yazı kimseyi hedeflememiştir, o nedenle hiç kimse alınganlık göstermesin, alınmak istiyorum diye özel çaba gösterenler alınabilme hakkına sahiptir.

1- Simgelerin arkasına sığınan bazı çocuklar ailesine küfretmektedir.
2- Kendisini bağrına basan bu vatan’a katkı ve güç vereceğine, vatan’ın yıkılması için içeride ve dışarıda çaba sarfetmektedirler.
3- Simgelerin arkasına gizlenerek, aslında çok çalışkan olduğunu fakat bu şartlar altında çalıştırılmayarak haksızlığa uğradığını miskinliğinin sebebinin vatan ve bu vatanı kuranların olduğunu anlatmaktadır.
4- Cumhuriyet kadınları gibi işinde ve evinde çalışmaktansa, koca parasıyla sağlanan ekonomik şartlarda, televizyon dizileri seyretmek, sohbet toplantıları yapmak daha cazip gelmektedir.
5- Bağımsızlığın ne olduğunu bilmeyen bağımlılar, kendi vatanlarında kiracı olmayı elzem zannetmektedirler.
6- Bu dünyanın imrenilecek bir yanının olmadığını, çıplak doğulduğunu ve çorap bile giyemeden öbür dünyaya gidileceğini, asıl olanın bu dünya değil ahiret olduğunu vaaz edenler, vatan evlatlarına desinler ki ; Ey Müslüman Türk Evladı sen bu dünyadan gelip geçicisin, bu senin yatıp uyumanı her şeye şükretmeni gerektirmez. İnsan yalnız kendisi için yaşamaz, çoluk çocuğun için, eşin dostun akraban için, vatanın için, senden sonra doğacaklar için, onların daha rahat ve senden daha güzel yaşaması için çalış, Çalışmayan, üretmeyen halklar başkalarına köle olurlar, bilim ve ilim onun için çok önemlidir, daha iyi üretmenin yolu bilimden çalışmalardan çalışkanlıktan geçer. Müslümana bizim vatandaşımıza yatmak değil çalışmak yakışır. İbadet ne kadar önemliyse çalışmakta o kadar önemlidir. Doğacaklara hazırlayacağınız iyi bir gelecekten daha iyi bir sevap varmıdır ? Çoluk çocuklarınızı başkalarına kul köle yapmayın, bu cennet vatanı başka ülke insanlarının sömürüsü altına sunmayın. Çok çalışın..
7- Ahlaklı olun, başka ülkeler veya o ülkelerin insanlarını dolandıramazsınız. Size izin vermezler. Başkalarına yapamadığınız ahlaksızlığı ve kayırmacılığı kendi halkınıza da yapmayınız. Halkınızı dolandırıp elde edeceğiniz güç, sizi belli bir süre rahat yaşatabilir, kendi rahatı için toplumu fakirleştiren, onları huzursuz edenler, geleceği yok edenlerdir. Ülkenin ve vatandaşın kaynaklarını eşine dostuna peşkeş çekme, kendi istikbalin uğruna halkının ve ülkenin aleyhine işler yapma.
8- Bizden sizden ayrımına girme, atama erki elinde olabilir, bendendir diye liyakatsiz kalitesiz insanları rütbelendirirsen, onlar senin köpeğin olabilir, her dediğini yapıp servetine servet katabilirler, aileni zengin edebilirler fakat ekonomiyi batırır vatandaşın yaşam şansını azaltır borcu artırır ülkeyi yıkarsın. Şu üç günlük dünyada 2 milyar dolar haksız kazanç ve daha fazlasını elde edebilirsin, Şu an Saltanatın en kralını da sürebilirsin, Unutmamak gerekir ki hiçbir makam ve mevki ömür boyu tahsis edilmez, gün gelir devran döner o saltanatta biter, halk fakirleşirken zenginleşenlerden bunun sihri sorulur.



Begendim % 40
Normal % 0
Begenmedim % 60
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



fatih arslan


 10.06.2008
 No:3233




Rica ederim sayın MÜFTÜOĞLU,verdiğimiz bilgi bir kişinin dahi işine yaradıysa ne mutlu bizlere...


Begendim %
Normal %
Begenmedim %
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


Cemil Müftüoğlu

 10.06.2008
 No:3231




Fatih Aslan arkadaşa şifreye yönelik verdiği bilgilerden ötürü teşekkür ederim.Verdiği bilgi çok işime yaradı. Bir de, Keskin Elektroniğe de çok teşekkürler.



Begendim %
Normal %
Begenmedim %
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş


fatih arslan

 07.06.2008
 No:3218


Euro 2008 artık şifreli değil

EURO 2008 Uluslararası lisans anlaşmaları nedeni ile ATV Türksat 2A uydusu üzerindeki yayınını maç saatlerinde şifreli olarak verecek. EURO 2008 maçlarını izlemek isteyen uydu anten kullanıcıları yapılması gerekenler şunlardır;

1. Uydu alıcınızın BISS şifre çözebilme özelliğine sahip olması gerekmektedir. Uydu alıcınızın menüsünde ‘CAS’, ‘Key Girişi’, ‘CAS System’, ‘CAS Keys’ veya benzer bir isimle yer alan KEY girişi menüsüne gelin. Açılacak menüde yer alan şifreleme tiplerinden (Şifre Tipi, Cas Type vb.) Biss olanını seçin.

2. Açılacak menüde yer alan talimatları uygulayarak aşağıdaki değerleri girin.

ATV için: Biss ID: 0×1FFF (eğer 6 haneli ise 0×001FFF),

Key Değeri: 1000000000000000 (eğer 12 hane varsa 10000000000000)

3. Şifreyi kaydedip menüden çıkın, uydu alıcınızı kapatıp açın.

Not: Maç yayınları, Türkiye içinde çatı anteni (karasal vericiler ), Kablo TV ve Digiturk üzerinden herhangi bir işleme gerek kalmaksızın izlenmektedir.

EURO2008 ATV Teknik Destek Hattı: 0 216 316 10 02

Aşağıdaki linklerden bilgi alabilirsiniziz
http://www.atv.com.tr/duyuru,26.html
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=324363



Begendim %
Normal %
Begenmedim %
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş



ERSİN DİLEK


 05.06.2008
 No:3203




ÖLÜMÜN SOĞUK YÜZÜ VE HAKİMLİK

17 Mayıs 2006 tarihindeki kanlı Danıştay saldırı sonrasıydı. O saldırıda Danıştay ikinci daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin şehit olmuş ve daire başkanı Mustafa Birden, daire üyeleri Ayla Gönenç, Ayfer Özdemir ve tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu yaralanmıştı.
Bu saldırı sonucunda düzenlenen cenaze merasimi sırasında, Başbakan Erdoğan, Antalya’da partisinin Gençlik kollarının eğlencesine katılarak milletin ve adalet camiasının acısını paylaşmıştı!
Bir önceki hükümetin Başbakanı olan Bülent Ecevit ise büyük sevgi gösterileri arasında rahatsızlığına rağmen, cenaze törenine korumalarının ve eşinin kolları arasında katılmıştı.
Ve saldırının vehametini açıklayan bir açıklama yapmıştı hemen saldırı akşamında.
“Laik, demokratik cumhuriyete karşı Ankara `da göz göre göre işlenen korkunç cinayetten, başbakan da sorumludur ve başında bulunduğu hükümet de sorumludur. Bu hükümet artık görevde kalamaz. Halkın yüzüne bakamaz”
Bu kadar kısa ve bu kadar anlamlı bir açıklama geldi Ecevit’ten.

HALKIN YÜZÜNE BAKAMAMAK

Bu saldırıdan sonra başlamıştır hükümetin başının halk ile kavgası, azarlaması, bağırması, çağırması. Çünkü bu saldırı ağır olaylara gebe olabilirdi. Bağırarak cephe açmak gerekiyordu ve bağırarak cepheler açıldı ve iki cephe arasında bu saldırının ağır mahkumiyeti geciktirildi. Ve bu sahte iki cephe yüzünden bu mahkumiyet hala geciktiriliyor. Bülent Ecevit, cenaze töreninin akabinde beyin kanaması geçirerek GATA’ya kaldırılmış ve yoğun bakıma alınmıştı.
21 Mayıs 2006 günü Zonguldak’tan kalabalık bir kafile ile önce GATA’da tedavi gören Bülent Ecevit’i ziyaret ederek on binlerin düşüncelerini yazdığı ve acıların kaleme döküldüğü onlarca defterden birine düşüncelerimi yazmıştım.
2002 yılı mayıs ayında haince düzenlenmeye çalışılan sağlık suikastlerinden kurtulan Ecevit, Demokrasi, Adalet, Cumhuriyet ve Laiklik uğruna verilen bir şehidin arkasından duyduğu üzüntü nedeniyle yoğun bakımda sevdiklerinin çevrelediği GATA’daydı.
GATA’nın önü bir sel gibi Tv canlı yayın arabaları ve sevenleri ile çevriliydi.
Farkındaydım olan bitenin ve yaşamın traji komik gerçeklerinin.
Tv canlı yayın arabaları ve ekipleri Ecevit’in ölümünü ilk duyuran canlı yayın ekibi olabilmek için beklemekteydi.
Sevenleri ise ona, resmedilemeyen sevgilerini ve dualarını göndermek için.

ÖLÜMÜN SOĞUK YÜZÜ

Bu ziyaretimiz sonrasında Danıştay saldırısında yaralanan Danıştay ikinci daire başkanı Mustafa Birden ve diğer daire üyelerini ziyaret etmek için Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gittik birkaç kişilik ekiple beraber. Yoğun güvenlik önlemleri altında tedavilerin sürdüğü odaların bulunduğu sanıyorum dördüncü kata çıktık.
Önce Daire başkanı Mustafa Birden’i ziyaret ettik. Odada yanılmıyorsam oğlu,eşi ve gelini vardı. Kendisine Zonguldak’dan geldiğimizi söylediğimizde çok memnun oldu ve Ankara dışından ilk ziyaret edenlerin bizler olduğumuzu söyledi. Saldırıyı tüm açıklığıyla anlattı, ama Mustafa Birden’in yüzünde emin olun o saldırının tüm izleri vardı. O anın korkusu, şaşkınlığı ve üzüntüsü görülebiliyordu. Yüzünde ölümün soğuk yüzü resim halindeydi. Saldırganın direkt olarak üzerlerine kurşun yağdırmaya başladığını ve bir refleks olarak masanın altına saklandıklarını, ancak o hengamede karnından ve kolundan yaralandığını anlattı. Yanında yaklaşık 15 dakika kaldık ve üzüntülerimizi bildirerek diğer yaralılar olan daire üyesi Ayla Gönenç ve tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu’nu ayrı ayrı ziyaret ettik. Çok samimi bir ortamda bulunduk, camianın ve protokolün dışında ülkenin bir köşesinden samimi duygularla gelen ilk ziyaretçiler olduğumuzu anladık.

HAKİMLİK,HAKİM OLMAK

Danıştay İkinci Daire Başkanı Mustafa Birden aradan geçen tam iki yıl sonunda Danıştay Başkanlığına seçildi. Bir hakim olarak ben bu iki yıl içinde geçen zamanda Başkanın yaşadıklarını düşünüyorum. Hakimlik mesleği öyle özel bir meslektir ki evinde ailesi bile eminim ki bu saldırı sonrasında emekliliğini istemesi için baskı yapmıştır.
Hakimlik dik durarak hakim olmayı gerektirir.
Karnından vurulan ve şans eseri hayatta kalan biri, pes etmemiş ve aynı idealler uğruna görevine devam etmiş ve kurumuna başkan olmuştur. Ailesinin yüzündeki korkulara aldırmadan, mesleğini ailesinin bile kaygılarından yüksekte tutarak, ama emin olun yaralı bir aslanın hıncını içerisinden atarak ve öfkesini toprağa gömerek görevine devam etmiştir.
Hakim olmak bunu gerektiriyor. Hakim olmak, böyle ağır saldırılara maruz kalınsa bile, ölümün soğuk yüzünü her sabah yüzünü yıkayarak göreve devam etmeyi gerektiriyor.
Çünkü o hain saldırı sonucunda o saldırıya maruz kalanların, o saldırının neden gerçekleştiğini anlaması gereklidir.
Görevleri daha da zordur artık. Çünkü artık Türkiye Cumhuriyeti’nde Atatürk’ün Gençliğe hitabesindeki bahsedilen durumların aynısı yaşanmaktadır.
Mustafa Birden’den başkasının Danıştay Başkanı olması bu kadar anlamlı olamazdı.
Cumhuriyet’in kurumlarının ayakta kaldığını görmek bu tür manalı seçimlerle insana daha da bir hoş geliyor, daha da bir güven veriyor.




Begendim %
Normal %
Begenmedim %
Bu Yazıyı Facebook'ta Paylaş

Sayfalar:  1 2 3  [Sonraki >>]