Kullanıcı: Şifre:

Ana Sayfa II Üyeler II Üye Ol II Şifremi Unuttum II İrtibat


 

   @dmin

 12.02.2006

BASIN AÇIKLAMALARI
Yerel Bazlı, Siyasi Partilerin, Sendikaların ve diğer sivil toplum kurumlarının basın açıklamaları...
Açıklamasını yaptığınız kuruluş ile resmi bağınızın olması gerekmektedir.
Bu bölüme yazı girebilmek için @dmin 'in size yetki vermesi gerekmektedir.
Çaycuma'da bir kurumu temsil ediyorsanız @dmin'den yetki isteyebirsiniz.


  Zerrin Güneş


 30.08.2010

 No:6669


30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI KUTLU OLSUN!
30 Ağustos 1922' de kazanılan Büyük Zafer, şanlı milletimizin eşsiz destanlarından biri olarak tarihteki yerini almıştır. Gazi Mustafa Kemal' in önderliğinde kazanılan ve Kurtuluş Savaşımızın başarıya ulaşmasında en önemli etken olan bu Büyük Zafer' in ardından milletimizin istiklal ve hürriyet aşkı, kahraman ordumuzun cesaret ve fedakarlığı vardır.
30 Ağustos, yalnızca askeri bir mücadelenin sona ermesi değildir. Aynı zamanda Türk milletinin 1000 yıllık vatanı olan Anadolu topraklarının Türklük senedidir. Ecdadımızın kahramanlık destanları ile dolu Ağustos ayı Türk milletinin bağımsızlığına ve bütünlüğüne yönelen tehditlere karşı milli kimliğini var etme çabasının vücut bulmuş halidir. Şüphesiz ki bu zafer, cesaret ve fedakarlığın, azim ve gayretin, tevekkül ve inancın zirvesidir. Bununla birlikte, bu büyük zaferin en önemli yanı bu milletin azim ve iradesinin şartlar ne olursa olsun varlığı ve birliği söz konusu olduğunda adeta çelikleştiğini göstermesidir. Bu duygu ve düşüncelerle, bu özel günü bizlere armağan eden Türkiye Cumhuriyeti' nin kurucusu Türk ordularının ebedi başkumandanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk' ü, tüm aziz şehitlerimizi, gazilerimizi ve kahraman ecdadımızı saygı,minnet ve şükranla anıyoruz.
Yüce Türk Milleti' nin 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun!



  Zerrin Güneş


 29.08.2010

 No:6664


TÜRK EĞİTİM-SEN KPSS SORULARININ SINAVDAN ÖNCE SIZDIRILDIĞINI BELGELEDİ
Türk Eğitim-Sen, KPSS’de soruların sızdırıldığına ilişkin delillere ulaştı. Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, sendika genel merkezinde basın toplantısı düzenleyerek, KPSS’de soruların sızdırıldığını belgesiyle ortaya koydu. KPSS’de soruların binlerce kişiye servis edildiğini söyleyen Koncuk, bu olayın ülkemizin içine sürüklendiği çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu ortaya koyduğunu belirtti. KPSS’de hırsızlık olayının neredeyse savunulur hale geldiğini ifade eden Koncuk, birtakım grupların kendi mensuplarına avantaj sağlamak için bu soruları ele geçirdiğini ve sızdırdığını söyledi. Hükümeti de eleştiren Koncuk, olayın üzerine gidilmediğini vurguladı ve “namussuzluk, hırsızlık yapanların yaptığı yanına kar kalıyorsa, Anayasayı kökten değiştirseniz hiçbir işe yaramaz” dedi.
“Ahlaksızlığı yapan ahlaksızdır, namussuzluğu yapan namussuzdur” diyen Koncuk, bu olayı yapanların özellikleri incelendiğinde hangi gruba mensup olduğunun ortaya çıkacağını söyledi.
Koncuk, soruların sızdırılması ile ilgili sendikamızın elinde bulunan CD’yi kamuoyuyla paylaştı. KPSS eğitim bilimleri sorularını içeren “PDF” formatındaki dosyayı gazetecilere gösteren Koncuk, dosyanın 5 Temmuz 2010'da saat 14.22'de oluşturulduğunu anlattı ve dosya tarihinin değiştirilmediğini, orijinal dosya üzerinde değişiklik yapılmadığını tespit ettiklerini söyledi.
Koncuk, sınavın 10 Temmuzda, eğitim bilimleri testinin de aynı gün öğleden sonra yapıldığını hatırlatarak, şöyle konuştu: “Bu dosya 5 Temmuzda oluşturuldu. Bu dosyada ne var? Dosya, sınavdan beş gün önce oluşturulmuş. Bu dosya bizim tespit ettiğimiz bir e-mail adresine gönderiliyor. O e-mail adresini hukuken suç olduğu için söylemeyeceğim. Ama bu bilgiyi ve o e-mail adresinin sahibini biz tespit ettik. Bu sorular o e-mail adresine gönderilmiş. Bu yüzde yüz. Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden 2007'de sınıf öğretmenliği bölümünden mezun olmuş bir KPSS adayına ait hotmail uzantılı bir e-mail bu. Bu kişi erkek ve doğum yeri İç Akdeniz'e doğru bir ilimizin ilçesi. Ayrıca sınavda tam puan da alamamış. Bu sorular, muhtemelen her il merkezindeki onlarca kişiye gönderildi ve onların e-mail adresinin üzerinden başkaları bu soruları aldı. Yani bir e-mail adresine sorular geliyor. Ben arıyorum birilerini ve ‘benim e-mail adresime gir şifresi de şu. Bu şifreden soruları al’ diyorum. Şöyle de olabilir. Bunların eğitim bilimleri sınavına ait olduğu da söylenmemiş olabilir. ‘Al bundan faydalan’ da denilmiş olabilir. Yani kopya olduğu anlaşılmasın diye. Bu da mümkündür.” Bu olayı tesadüfen yakaladıklarını dile getiren Koncuk, “İlleri aşmışız ilçelere kadar bu sorular servis edilmiş” dedi. Koncuk, bu bilgileri istendiği takdirde, savcılığa, YÖK Denetleme Kurulu'na ve Devlet Denetleme Kurulu'na vereceklerini söyledi.
Sendikamızın tespit ettiği dosyada yer alan soruların “ham” olduğunu, asıl sınavdakilerden ufak tefek farklılıklar gösterdiğini ve dosyada sınavdaki 4 sorunun bulunmadığını dile getiren Koncuk, “Bu durum, soruların daha baskıya girmeden, birilerinin eline geçtiğini, e-mail adreslerine servis edildiğini gösteriyor. Telefon trafiğiyle de belli gruplara servis edilmiş. Bunların kimlere servis edildiği teker teker ortaya çıkarılır. Bu soruların daha baskı aşamasına gelmeden sızdırıldığı ortada. Servis edilen sorularda 4 tanesi eksik. 62’inci 71’inci, 82’inci ve 117. soru yok. 82’inci sorunun yanında ‘boş’ yazıyor, 71’inci sorunun yanında ‘yok’ yazıyor, 117’inci sorunun yanında ise ‘bu yok’ yazıyor.
ÖSYM sınav kitapçığındaki sorular ile kişiye ulaştırılan sorular arasında ufak kelime farklılıkları var. Örneğin 10’uncu sorunun d seçeneğinde ÖSYM soru kitapçığında ‘Eleştirel düşünce’ yazarken, sızdırılan sorularda ‘Eleştirisel düşünme’ yazmaktadır.
30’uncu soruda c seçeneği ÖSYM’nin bastırdığı kitapçıkta ‘kullanılan programlarda içerik bilgisinin yeterli kalitede olmaması’ şeklindeyken; servis edilen sorularda c seçeneğinde “kullanılan programların içerik bilgisinin yeterli düzeyde olmaması” yazıyor.
Yine 30’uncu sorunun d seçeneğinde ÖSYM sınav kitapçığında ‘yazılmış programların yalnızca yazılım için seçilen bilgisayarla çalışabilir olması’ yazarken, servis edilen sorularda ‘yazılmış programların yalnızca yazılım için seçilen bilgisayarlarla çalışabilmesi’ olarak yazılmıştır.
40’ıncı soru ÖSYM sınav kitapçığında ‘Hasan ile Hüseyin saklambaç oynarken, okula yurtdışından yeni gelmiş, Türkçe konuşmakta güçlük çeken, saklambaç oynamak isteyen fakat çekindiği için bir köşede sessizce oturan Sibel’in onlara baktığını görürler. Sibel’in yanına gider ve onu oyuna katılmaya davet eder’ yazarken; sızdırılan sorularda; ‘Hasan ile Hüseyin saklambaç oynarken okula yurtdışından yeni gelmiş, Türkçe konuşmakta güçlük çeken, saklambaç oynamak isteyen fakat çekindiği için bir köşede sessizce oturan Sibel’in yanına gider ve onu oyuna katılmaya davet eder’ şeklinde yazılmıştır. Yani ÖSYM’nin bastırdığı kitapçıkta paragrafta değişiklik yapılmıştır.
46’ıncı soruda ÖSYM’nin sınav kitapçığında ‘ancak’ küçük harfle yazılırken, servis edilen sorularda ‘Ancak’ olarak yazılmış.
66’ıncı soruda ÖSYM’deki kitapçıkta 2 ve 3 kutucuk içinde yer alırken, servis edilen sorularda kutucuk içinde yer almamış.
67. soruda ÖSYM’nin sınav kitapçığında ‘aşağıdakilerden hangisinde doğru eşleştirilmiştir’ diye yazarken, servis edilen sorularda ‘aşağıdakilerden hangisinde eşleştirilmiştir’ şeklinde yazılmış.
72’inci soruda ÖSYM kitapçığında ‘Bebeklerin’ yazarken, sızdırılan sorularda ‘Bebeğin’ yazıyor.
84. sorunun d seçeneğinde ÖSYM soru kitapçığında ‘Gizil öğrenme’ yazarken, sızdırılan sorularda ‘Gizli öğrenme’ yazmaktadır.
74. sorunun c seçeneğinde ÖSYM kitapçığında ‘Ayırt etme’ yazarken, sızdırılan sorularda ‘Ayıt etme’ yazıyor.
104. soruda ÖSYM’nin kitapçığında ‘ bazı anne-babalar’ yazarken, sızdırılan sorularda ‘bazı ana babalar’ yazıyor.
105. sorunun e seçeneğinde ÖSYM’nin kitapçığında ‘yüksek’ yazılırken, servis edilen sorularda ‘yüksen’ yazılmıştır.
108. soruda ÖSYM’nin bastırdığı kitapçıkta ‘en fazladır’ yazarken, servis edilen sorularda ‘en yüksektir’ yazmaktadır. Öte yandan 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 9, 10, 11, 65, 94, 96, 97, 105, 106, 107, 109, 110, 112, 113. sorular ÖSYM kitapçığında koyu renkte yazılırken, servis edilen soru kitapçığında koyu renkle yazılmamıştır.”
Devletin imkânlarının Türk Eğitim-Sen’in imkânlarından çok daha fazla olduğunu kaydeden Koncuk, “bunlar telefon görüşmelerinde dinlemeye takılmadı mı, yoksa dinleyeme takıldı da birileri tarafından gizlendi mi?” diye sordu.
Ellerindeki tüm bilgi ve belgeleri, e-mail adresini Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na ileteceklerini söyleyen Koncuk, istenildiği takdirde Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kuruluna, YÖK Denetleme Kurulu’na ve ÖSYM’ye de göndereceklerini ifade etti.
ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan'ın “düzgün bir adam” olduğuna inandığını dile getiren Koncuk, “Ama Yarımağan'ın altında yüzlerce insan var. Onun için ÖSYM sınav sisteminin de bir mercek altına alınması, sorgulanması gerektiğini olaylar gösteriyor” dedi.

TÜRK EĞİTİM SEN




  Zerrin Güneş


 26.08.2010

 No:6653


TOPLU GÖRÜŞMELERDE 3.TUR TAMAMLANDI
Hizmet kollarında yetkili sendikalarla, hükümet ve Kolu İşveren Kurulu arasında 4688 Sayılı Yasa gereği yürütülen ve 15 Ağustos 2010 tarihinde başlayan 9. dönem toplu görüşmeleri devam ediyor.
Toplu görüşmelerde 3. oturum gerçekleştirildi. Gerçekleştirilen 3. oturumda Konfederasyonların talepleri ile ilgili olarak Kamu İşveren Kurulunun görüşlerini içeren “Çalışma Hayatı ve Sendikal Haklarla ilgili komisyon raporu” görüşüldü.
Kamu İşveren Kurulunun rapordaki görüşlerinde özellikle sözleşmeli personelin sorunları ile ilgili makul ve haklı taleplere bile olumsuz bir yaklaşım içinde olduğu görüldü.
Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim Sen’in olmazsa olmaz talepleri arasında yer alan “sözleşmeli personele özür durumundan tayin taleplerinde getirilen sınırlamaların kaldırılması” ve “sözleşmeli personele görevde yükselme ve unvan değişikliği hakkının verilmesi ve vekaleten idareci olarak görevlendirilebilmeleri hususunda düzenleme yapılması “taleplerine Kamu İşveren Kurulunun “Sözleşmeli personel uygulaması mantığına aykırı olduğu” gerekçesiyle olumsuz görüş bildirmesi üzerine söz alan Türk Eğitim Sen Genel Başkanı İsmail KONCUK, Türk Eğitim Sen olarak sözleşmeli personel uygulamasına temelden karşı olduklarını ve tüm sözleşmeli personelin ve sözleşmeli öğretmenlerin kadroya geçirilmesini istediklerini belirtti. KONCUK, sözleşmeli öğretmenlere kadro verilmesi ile ilgili olarak Milli Eğitim Bakanı Nimet ÇUBUKÇU ile yaptıkları görüşmede, Bakanın “sözleşmeli öğretmenlere kadro vereceğini” kendilerine ifade ettiğini ve birkaç gün önce bir televizyon kanalına aynı sözleri tekrar ettiğini belirterek, sözleşmeli öğretmene kadro sözünün artık hükümetin ve Başbakanın sözü haline geldiğini, bunun bir an önce gerçekleştirilmesini beklediklerini ifade etti. Genel Başkan KONCUK, sözleşmeli öğretmenlere kadro verilmesi için bundan önce olduğu gibi her türlü meşru eylemi yapmaya devam edeceklerini söyleyerek, sözleşmeli öğretmenlere kadro sözü yerine getirilinceye kadar bu öğretmenlerin de tıpkı kadrolu öğretmenler gibi, her türlü özür grubu tayini ve görevde yükselme ve unvan değişikliği hakkından da yararlandırılması gerektiğini belirtti.
Türk Eğitim Sen Genel Başkanı İsmail KONCUK, yaptığı konuşmada “yıllarca öğretmenlik yaptırdığınız sözleşmeli öğretmenlere aile bütünlüğünün korunmasının en temel insanlık hakkı olmasına rağmen eş durumu tayinlerinde ve diğer özür grubu tayinlerinde engeller çıkarılmasını, sınıf ve öğrenci teslim edildiği, kadrolularla aynı görevi yaptıkları halde müdür yetkili olma hakkı bile verilmemesini kabul etmemiz mümkün değildir” dedi.
Genel Başkanın bu kararlı mücadelesi sonucu oturumu yöneten Toplu Görüşmelerden Sorumlu Devlet Bakanı Hayatı YAZICI da bu sorunların çözülmesi gerektiğine ve çözülebileceğine inandığını belirterek, sorunu çözmeleri konusunda Devlet Personel Başkanlığınca gerekli çalışmaların yapılacağını belirtti. Böylece toplu görüşmelerde sözleşmeli personelin sorunlarının çözümü noktasında önemli bir aşamaya gelinmiş oldu.
Toplu Görüşmelerin 3. oturumunda ayrıca hizmet kollarına göre yetkili olan sendikalar tarafından hizmet kolunun sorunları ile ilgili sunumlar da gerçekleştirildi.
Eğitim Öğretim ve Bilim Hizmetleri İş Kolunda yetki olan Türk eğitim Sen’in hizmet kolunun sorunları ile ilgili sunumunu da yapan Genel Başkan İsmail KONCUK, burada yaptığı konuşmada; “Türk Eğitim-Sen olarak eğitimin önemini her kesimden ve zümreden çok daha fazla önemsemekteyiz. Eğitimin rolünün her platformda ve başta siyasiler olmak üzere çok farklı toplum katmanlarınca dile getirilmesi bizleri memnun etmektedir. Lakin eğitimin önemine vurgu yapmak tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Özellikle eğitim sisteminin direkt etkilediği genç nesli deney faresine çeviren, laboratuar ortamında oluşturulan projelerle ve masa başı mühendisliğinin ürünü olan uygulamalarla eğitimi içinden çıkılmaz bir girdaba sokan zihniyetin değişmesi bir gereklilik olmuştur.
Müfredat programları ve dolayısıyla Talim Terbiye Kurulu, bu süreçlerde belirleyici aktördür. Zira neyin, nasıl ve kimler tarafından aktarılacağına karar verici durumundadırlar. Deneme yanılma yöntemiyle, akademik unvanların arkasına sığınmakla veya el yordamı yöntemiyle bir neslin kaderi çizilemez. Ürünün de, aracın da insan olduğu bir süreçten bahsediyorsak bu süreçte şaka da yanılma da olamaz. Bunun bedelini siyasi aktörler değil bir nesil ve dolayısıyla bir millet öder. İşte bu yüzden de “eğitimi önemsemek ve eğitimin önemine vurgular yapmak” iyi niyetli laf kalabalığı olmanın ötesine geçemez. Eğitimin önemini dillere sakız etmek, onun önemini kavramak anlamına hiç ama hiç gelmez” dedi Genel Başkan KONCUK, konuşmasının devamında “Mili Eğitim Bakanlığı hem tüm mesleki örgütlenmelere hem bütün sendikalara aynı mesafede olmak zorundadır. Merkezde bürokrat veya taşrada yönetici olan kişi Milli Eğitim Bakanlığını temsil ettiği gerçeğini aklından çıkarmamalı, hiçbir çalışanını sendikal tercihine göre yaftalama ilkelliğine başvurmamalıdır. Aksi takdirde kamplaşma, ayrışma ve güvensizlik ortamının baş mimarı konumuna gelecektir. Aynı şekilde MEB, siyaset üstü kararlara gelecek nesiller adına imza koyabilecek özerklikte olmalıdır. MEB, gelecek seçimlerle gelecek nesiller arasında tercih yapacaksa, tercihini gelecek nesillerden yana kullanmak zorundadır. Bu tavır, erdemli olmanın da onurlu olmanın da olmazsa olmaz ölçütüdür.” Dedi.
Genel Başkan KONCUK, “Eğitim-öğretime hazırlık ödeneğinin bir maaş tutarına çıkarılması ve memur ve hizmetliler dahil tüm eğitim çalışanlarına ödenmesi gerektiğini, ancak hükümetin kurum idari kurulu ve toplu görüşmelerde üzerinde mutabık kalınan bu konunun TBMM’ne kanun teklifi olarak geldiğinde buna red oyu vererek karşı çıkmasını anlamakta zorluk çektiklerini ve takdiri eğitim çalışanlarına ve kamuoyuna bıraktıklarını” belirtti.
YÖK ve Üniversiteler konusuna da konuşmasında değinen Genel Başkan KONCUK, “Eğitimde yaşanılan kaosun önemli aktörlerinden birisi de YÖK’tür. İdeolojik körlüklerin çekim merkezi haline gelen ve adı dışında hiçbir yüksekliği toplum nazarında kalmayan bu kurumun; siyasi mülahazalardan bağımsız bir şekilde yeniden ele alınması ve yapısında değişikliğe gidilmesi, toplumsal bir zorunluluk halini almıştır. Fakat YÖK’ten şikâyetçi olan her siyasi iktidarın bir süre sonra YÖK ü ele geçirme kavgası vermesi ve yapısal değişiklik beklentilerini yok sayması, siyaset kurumunun Milli Eğitim ve YÖK ü nasıl arabeskleştirdiğine güzel bir örnektir. Siyasi kaygılarla YÖK’ü yeniden yapılandırmayan, yeni bir YÖK kanununu meclise getirmeyen siyasi erkin, mesleki eğitimin sorunlarını da katsayı sorununu da çözmesi mümkün değildir. Yüksek öğretimin sorunlarına deva olmayan, üniversite kapılarında bekleyen yığınlara pişkince el sallayan, üniversite mezunu milyonlarca işsize inat plansız programsız fakülte açmayı maharet sanan algının Yüksek Öğretimden tasfiyesi de bir başka zarurettir. Öte yandan üniversite çalışanlarının idari ve ekonomik sorunları çözülmedikçe bilimsel çalışmadan ve araştırmalardan sonuç beklemek fazla iyimserlik olacaktır.
Bir başka önemli husus da gerek YÖK’ün, gerek MEB’in gerekse de üniversite yönetimlerinin, sendikalara bakışındaki sakat algıdır. Sendikaları öcü gibi görmek, “bir bunlar eksikti” gibi bezirgân bir tavırla sendikaları yargılamak, gelişmiş demokratik ülkelerde örneği görülen tavırlar değildir. Sendikalar, siz beğenseniz de beğenmesiniz de Demokratik Düzenlerin vazgeçilmez bileşenidir. Çalışanlarının hak ve menfaatlerini korumak, hizmet verdikleri işkolunda her türlü idari ve hukuki süreçte yer almak, her türlü konuda bilimsel araştırma ve raporlarla süreçlere ortak olmak sendikaların asli vazifesidir. Sendikaları sakıncalı piyade gibi görmek yerine, büyük bir şans olarak görme erdemine ve siyasi olgunluğuna erişildiği gün, bu kurumların ve beraberinde eğitim sistemimizin çok daha farklı kazanımlar elde edecekleri kesindir.” Dedi.
Yaptığı uzun konuşmada usulsüz 76. Madde atamalarına ve sendikal ayrıma da dikkat çeken Genel Başkan bu konu ile ilgili olarak “76.maddeyi istismar ederek yapılan siyasi atamaların önünü açmak, liyakat yerine parti - sendika sadakatini kriter olarak getirmek veya defalarca yargıdan dönen yönetici atama yönetmeliklerine imza atmak tam da bu bahsettiğimiz sürece uygun örneklerdir. Siyasi kadrolaşmanın kazananı yoktur ama kaybedeni başta eğitimciler ve öğrencilerdir. Genelde ise tüm toplum katmanlarıdır. Bu tip uygulamalarla kendi çalışanlarının motivasyonunu ve bakanlığa olan güvenini sıfırlamak, onların üzerinde rehberlik ve düzenleyicilik görevini bir kenara bırakarak baskı unsuru haline gelmek, eğitimcileri kamplaşmanın tarafları haline getirmek, sendikal tercihlerinden dolayı çalışanlarına “kendimden olmayan ötekidir” anlayışıyla yaklaşmak, paydaş önceliğini kurumsal yeterlilik ve yetkinlik kriterlerinden sıyırarak “bana yakın olan paydaşımdır” uygulamasına dönüştürmek Eğitim Sistemimizi kurşunlamakla eşanlamlıdır.” dedi.
Konuşmasında Grev ve Toplu Sözleşme hakkına da değinen İsmail KONCUK, “İmzalanan Uluslararası sözleşmelerin tam tersine, iç mevzuatında kamu görevlilerinin toplu sözleşme hakkı konusunda düzenleme yapılmamış ve grev yapmaları hala yasaktır.2002 yılından bu yana yetkili kamu görevlileri sendikaları ile Kamu İşveren Kurulu arasında gerçekleşen Toplu görüşmeler bir danışma sisteminden öteye gidememiştir. Mutabakatsızlıkla sonuçlanan görüşmeler olmuş ve konfederasyonumuz Uzlaştırma Kuruluna başvurmuştur. Uzlaştırma Kurulunun çalışanların lehine verdiği kararların hiçbirisini hükümet uygulamaya geçirmemiştir. Bu durumda kamu görevlilerinin haklarını koruyabilmesi için ellerinde hiçbir yasal dayanak kalmamaktadır. 4688 sayılı kanuna rağmen çalışanların sorunlarının arzu edilen seviyede çözülebilmesi mümkün olmamaktadır.
Gerek ülkemizin imza altına alarak, uygulamayı kabul ettiği uluslar arası sözleşmeler, gerekse dillerden düşürülmeyen demokratikleşme arzusu kamu görevlilerinin Toplu Sözleşme ve grev hakkına kavuşmasını zorunlu kılmaktadır.”dedi.
Toplu görüşmelere “Mali ve Sosyal Konularla” ilgili komisyon çalışmalarının değerlendirileceği 4. oturumla 28 Ağustos 2010 günü devam edecek.

TÜRK EĞİTİM SEN


  Zerrin Güneş


 19.08.2010

 No:6626


TOPLU GÖRÜŞMELERDE 2. TUR YAPILDI
4688 Sayılı yasa gereği Yetkili Sendika Temsilcileriyle Kamu İşveren Kurulu Temsilcileri arasında yürütülen 9. dönem toplu görüşmelerinde 2. tur dün yapıldı.
Bazı sendikaların toplu görüşmelerin referandum sonrasına ertelenmesi yönündeki taleplerinin kabul görmediği bugünkü toplantıda gündem tespiti yapıldı.
Gündeme göre ilk önce Başbakanlık Devlet Personel Başkanlığınca 2009 ve 2008 yılları toplu görüşmelerinde üzerinde anlaşılan konularda yapılan çalışmalarla ilgili bilgi verildi. Daha sonra DPB’nin gerçekleştirdiği bu bilgilendirme ile ilgili olarak sendika temsilcilerinin değerlendirmeleri alındı.
2008 ve2009 yılında üzerinde anlaşılan konularda bu güne kadar yapılan çalışmaları değerlendiren Türk Eğitim Sen Genel Başkanı İsmail KONCUK 2009 yılı toplu görüşmelerinde Ekli 1 sayılı listede yer alan disiplin kurullarında sendika temsilcilerinin katılımıyla ilgili olarak 2010/2 sayılı Başbakanlık Genelgesine rağmen özellikle üniversitelerde disiplin kurullarında sendika temsilcilerine yer vermeme uygulamasına devam edildiği, üniversitelerde Başbakanlık Genelgesini yok farz edilerek, bir derebeyi mantığı ile hareket edilmeye devam edildiğini söyleyerek, Başbakanlık Genelgesinin bile sorunu çözmeye yetmediğini belirtti. Üniversitelerin sanki bu ülke dışında olan kurumlar gibi yönetildiğini belirten KONCUK, mutabakat oluşturulmasına rağmen bir çok üniversitede hala görevde yükselme sınavlarının yapılmadığını belirtti.
Genel Başkan KONCUK, burada yaptığı konuşmada Meslek Liselerinde döner sermaye uygulamalarının diğer kurumlardan farklı olarak mesai dışı ve tatil günlerinde yapılan çalışmalar olmasına rağmen, diğer kurumlar gibi değerlendirilerek burada çalışanların da ek ödemelerinin kesilerek mağdur edilmeye devam edildiğini, bundan ülke ekonomisinin de zarar gördüğünü ve pek çok meslek lisesinde döner sermaye çalışmalarının yapılmadığınıi iş gücü ve techizatın da değerlendirelemediğini, bu durumu geçen yıl yapılan toplu görüşmelerde de dile getirdiğini, Maliye Makanlığı Müsteşarı Naci AĞBAL'ın konuyu çözeceğini söylediğini ama problemin hala devam ettiğini vurguladı. (Daha sonra problem Müsteşar NACİ AĞBAL ,le yüz yüze tekrar görüşüldü ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Ruhi Beyin de desteği ile sayın Ağbal konuyu çözmek için gayret sarf edeceklerini ifade etti.)
Genel Başkan KONCUK, 657 Sayılı DMK’da değişiklik yapan Kanun Tasarının hazırlanması aşamasında sendikalardan görüş alınmadan tasarının kapalı kapılar ardında kotarılmasının son derece yanlış olduğunu, özellikle memurun meslekten çıkarılmasını kolaylaştırıcı nitelikteki değişiklikleri sakıncalı olarak gördüklerini ifade etti. Bu yıl toplu sözleşme yapmak istediklerini, toplu görüşme masasında beklenen verimi elde etmek istediklerini belirten KONCUK, Kamu İşveren Kurulu ve sendika temsilcileri birbirlerinin düşmanı ve rakibi değildir. Bu heyette bulunan herkesin görevi ülke adına görev yapan kamu çalışanlarını daha mutlu daha huzurlu kılabilmek olmalıdır. 4688 Sayıl Sendika Kanunundaki eksikleri biliyoruz. Bu eksiklere rağmen buradan kamu çalışanlarının beklentilerine uygun kararlar çıkartılabilir. Bu konuda hükümeti temsilen oturum başkanlığı yapan Devlet Bakanı Hayati YAZICI’ya büyük görev düşmektedir. Sayın Bakan bu masada sonuç alınabilmesi için gereken tavrı ortaya koymalıdır. “Toplu Görüşmelerin hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.” dedi.
Toplu görüşmelerin 24 Ağustosta yapılacak 3. tur görüşmelerine kadar komisyon çalışmaları devam edecek komisyon çalışmaları sonucunda oluşturulacak raporlar toplu görüşme heyetine sunulacak.

TÜRK EĞİTİM SEN


  Zerrin Güneş


 19.08.2010

 No:6625


ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETEMENLERE HAKSIZ GÖZALTIYI KINIYORUZ
Ataması yapılmayan öğretmenler 15 Ağustos tarihinden bu yana iki gündür eylem yaparak Ankara Abdi İpekçi Parkında eylem yaparak seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. İki gündür herhangi bir gerginlik yaratmadan eylem yapan bu mağdur öğretmenlere bile tahammül gösterilmedi ve 17 Ağustos akşam saatlerinde emniyet güçleri tarafından 53 kişi gözaltına alındı.
Terör örgütü mensuplarına bile tahammül gösteren zihniyetin, ataması yapılmayan öğretmenlerin hak arama mücadelesine fırsat vermemesi kabul edilemez derecede bir vahim durumdur.
Sayıları 370 bini bulan ataması yapılmayan öğretmenlerin tepkilerine karşı böylesine anti demokratik bir tavır gösterilmesi, Hükümetin referandum öncesi çatlak seslere ne kadar tahammül gösterebileceğini de göstermektedir. Referandum öncesi ülkeyi güllük gülistanlık göstermek isteyen siyasi iktidar, sayıları 50-60 civarındaki öğretmen adaylarını bile göz altına aldırmakta tereddüt göstermemiştir.
Her sözüne demokrasi, düşünce özgürlüğü gibi kavramlara atıf yaparak başlayanlar, ne kadar demokratik olduklarını da bu vesile ile bir kere daha herkese göstermişlerdir. Hak aramanın dahi yasaklandığı bir ülkede ne kadar demokrasiden bahsedilebilir, ne kadar hukuktan bahsedilebilir? İşsiz, çaresiz ve umutsuz bırakılan 370 bin öğretmen adayının öğretmen atama politikasının yetersizliğinden şikâyet etmesi ve yaşadıkları sosyal ekonomik problemleri dile getirmelerinden daha tabi ne olabilir?
Türk Eğitim Sen olarak ataması yapılmayan öğretmenlere yapılan bu haksız hukuksuz gözaltını şiddetle kınıyor. Bu haksız gözaltı talimatını verenleri aklı selim davranmaya, ortamı daha da germek anlamına gelecek bu hukuksuzluktan bir an önce vazgeçmeye davet ediyoruz. Türk Eğitim Sen olarak bugüne kadar ataması yapılmayan öğretmenlerin hep yanında olduk bundan sonra da olmaya devam edeceğiz.
İçişleri Bakanı ve Ankara Valisini gözaltına alınan öğretmenleri derhal serbest bırakmaya davet ediyoruz. Aksi takdirde bu tür eylemlerin daha da hızlanarak devam etmesi söz konusu olacaktır. Yaşanacak olumsuzlukların müsebbibi bu tahammülsüzlüğü ortaya koyan tüm yöneticiler olacaktır.



TÜRK EĞİTİM-SEN GENEL MERKEZİ



  Özge Aslı Özcan


 16.08.2010

 No:6620


TOPLU GÖRÜŞMEDE GİZLİ PAZARLIK KOKUSU
15 Ağustos 2010 Pazar günü, hükümet ve memur konfederasyonlarının toplu görüşme için oturdukları toplantı masasında, senaryosu önceden tasarlanmış bir oyun seyrettik. 8 yıldır ‘toplu sözleşmesiz’ geçen toplu görüşmelere, dokuzuncu yılında bir ‘toplu sözleşme eylemi’ damgasını vurdu.

Her yıl bir bahaneyle görüşme masasını terk eden KESK, bu yıl yeni bir inci yumurtlayarak, görüşmelerin 12 Eylülden sonraya ertelenmesini önermiştir. Memur-Sen’in de destek çıktığı bu söylemle, 12 Eylül’de yapılacak anayasa halk oylamasında AKP’nin değirmenine su taşıyacak bir senaryo ortaya koymuştur. KESK, anayasa taslağında yer alan “toplu sözleşme” maddesi gereğince “Oylamadan sonra halkımız evet verip kabul ederse toplu görüşme değil, toplu sözleşme yaparız.” diyerek kamu çalışanlarının üzerinde bir “evet” deme baskısı oluşmasına katkı sunmaya çalışmaktadır. Bu durumun hükümet adına toplantıya katılan bakanın da AKP’nin de ne kadar hoşuna gittiği açıklamalardan anlaşılmaktadır.

Görüşme öncesi toplu sözleşme konusundaki sorunun tartışmaların geçtiği masada değil, yasada olduğunu söyleyen Memur-Sen Başkanı Ahmet Gündoğdu ise, hükümetin konuyu yasadan anayasaya taşımak istediği bu süreçte, sorunu anayasaya ve sandığa atılacak oylara uyarlamakta ve hükümetin elini güçlendirmektedir.

Yani referandumdan sonraya atılacak bir toplu sözleşme vaadi ile verilmek istenen mesaj son derece açıktır: ‘Anayasa değişikliğine evet oyu vereceksiniz, toplu sözleşmeyi alıp gideceksiniz!’ Hükümet, yapılan bu pazarlıkla kamu çalışanını, kendisine verilecek toplu sözleşme rüşvetine karşılık, referandumda sandığını evetle doldurmanın, sonraki seçimlerde iktidara giden kestirme bir yol açmanın peşindedir. KESK ve Memur-Sen ise getirdiği öneriyle hükümetin ekmeğine yağ sürmektedir.

12 Eylül’de Evet çıkma ihtimalini güçlendirmek için ‘Nasılsa memurla toplu sözleşme yapacağız, bu nedenle şimdi toplu görüşme yapmayalım.’ gibi bir hava yaratılmıştır. Böyle bir öneri referandumda atılacak oyun rengini belli etmektedir.

Oylanacak olan anayasa metninde yer alan grevsiz toplu sözleşme hakkı ve hükümetin oluşturacağı uzlaşma kurulunun vereceği kesin kararla kamu çalışanlarının hakları yargısız infaza terk edilmektedir. KESK’in ve Memur-Sen’in grevli ve toplu sözleşmeli yasal bir hakkın elde edilmesi mücadelesi yerine AKP’nin muhalefeti, kamu çalışanlarını, sendikaları ve demokratik kitle örgütlerini yok sayarak kendisinin hazırlayıp dayattığı anayasaya sığınması, onu referans göstermesi emek ve çalışanlar adına çok düşündürücüdür. İster istemez AKP ile kapalı kapılar ardında gizli görüşmeler mi yapılıyor kuşkusu kafalarda yer etmektedir. Çalışanların hak ve çıkarları yerine başka pazarlıklar mı egemen olmuştur yoksa bu sürece? Peki masayı terk eden konfederasyon başkanı, anayasa değişiklik paketine grev hakkını koymayan hükümetin, referandum öncesi göstermediği niyeti, referandum sonrası gösterebileceğine gerçekten inanmakta mıdır?

Yaşanan bu süreç bir bakıma hükümetin, toplu sözleşme yapmak konusunda samimi olup olmadığının da sınavıdır. Uluslar arası sözleşmelerden doğan ve hukuksal anlamda da herhangi bir engele takılmayan sözleşme yapma yükümlülüğünü yerine getirmekten geri duran hükümet, EVET’çilere fırsat yaratmanın derdine düşmüştür.

Eğitim-İş olarak Toplu Görüşme sürecine katılan bütün konfederasyonları uyarıyoruz. Grevsiz toplu sözleşme ve hükümetin uzantısı olan Uzlaştırma Kurulu’na çalışanların haklarını gasp ettirme çabalarına ortak bir dirençle karşı konulmalıdır. Aksi takdirde 4688 sayılı yasa ile çekilen sıkıntılar bu sefer anayasal düzenlemeyle daha da perçinlenecektir. Buna asla izin verilmemelidir. Grevli, toplu sözleşme yasal düzenlemesi için ödünsüz mücadele edilmelidir.
16.08.2010
ERCAN BAŞAR
EĞİTİM İŞ ÇAYCUMA TEMSİLCİSİ



  Bülent Özgümüş


 13.08.2010

 No:6608


*** EMO'DAN BASKILARA DİK DURUŞ ***
TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Genel Merkezinde bugün düzenlenen basın toplantısıyla, elektrik dağıtım özelleştirmelerine yönelik yargıya başvurma hakkını kullandığı için siyasal iktidar ve yandaş medya organları tarafından EMO’nun hedef gösterilmesine yönelik tepki ortaya koyuldu. Basın toplantısında, Anayasa Değişiklik Paketi’nde “yargının hedef alındığı, güçler ayrımı ilkesinin tahrip edildiği, yürütmeyi temsil eden siyasal iktidarın denetleyicisi konumundaki yargının iktidara bağımlılığının artırıldığı ve denetim yetkisinin kısıtlandığı” tespitleri kamuoyu ile paylaşıldı. Ayrıca, EMO’nun Anayasa Paketi’ni değerlendiren ve aşağıda ulaşabileceğiniz bağlantı adresi verilen “Kontrolsüz Güç Arayışında İktidarın Halk Oyunu” kitapçığı da basına dağıtılmıştır.


TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, Makina Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ekber Çakar, EMO Yönetim Kurulu Saymanı Cemil Kocatepe, EMO Yönetim Kurulu üyeleri Emir Birgün ve Mehmet Bozkırlıoğlu ile EMO Ankara Şube Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Pektaş, EMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu Başkanı Erhan Karaçay ve EMO İzmir Şube Yönetim Kurulu Başkanı Sedat Gülşen‘in de katılarak destek verdiği basın toplantısında EMO Yönetim Kurulu Başkanı Cengiz Göltaş açıklamalar yaptı. Açıklamanın tam metni aşağıda yer almaktadır.


Saygılarımla bilginize sunarım.


Bülent ÖZGÜMÜŞ

TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası

Zonguldak İl Temsilcisi


ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI BASIN TOPLANTISI METNİ


Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), Ana Yönetmeliği gereği, Anayasal dayanağa sahip kamu kurumu niteliğinde bir meslek örgütü olarak, "mesleğin üye toplum ve ülke yararlarına göre uygulanması ve geliştirilmesi için gerekli çabaları göstermek, uzmanlık alanında ülke çıkarlarına uygun politikalar üreterek bunları savunmak, kamuoyu oluşturmak, ilgilileri uyarmak"la yükümlüdür. Yine Ana Yönetmeliği‘nde odamızın amaçları kapsamında "Meslek, ülke ve üye çıkarlarını korumak için resmi makamlar ve öteki ilgili kuruluşlarla işbirliği yapmak, önerilerde ve girişimlerde bulunmak, gerektiğinde çalışma alanına ilişkin olarak kanuni yollara başvurmak" yer almaktadır.


EMO, elektrik hizmetinin kamu hizmeti anlayışıyla planlanması, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarımızın kesintisiz, kaliteli, verimli, ucuz bir şekilde halka sunulması gerektiğini düşünmektedir. Ne yazık ki son 20 yıllık dönemde elektrik enerjisi alanında dayatılan bölünme, serbestleştirme, özelleştirme politikaları bu amaçları gerçekleştirmekten uzak olduğu gibi tersi sonuçlara yol açmaktadır. Bugün elektrik enerjisi alanı, kamunun yatırım yapması 4628 sayılı Elektrik Piyasası Yasası‘nın ardından engellendiği için, tamamen özel sektörün keyfine bırakılmış, gerekli yatırımlar yapılamamış, ülkemiz enerji açığı riskiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Elektrik enerjisinde ne arz güvenliği ne de fiyat istikrarı sağlanabilmiştir. Halkımız, elektrik talebinde rekor düşüşün yaşandığı 2009 yılında bile elektrik fiyatlarına yapılan zamla karşılaşmış, 2010 yılında maliyetlerdeki düşüş nedeniyle yapılacak indirim ise özelleştirme öncesinde alıcı şirketlere kar garantisi sunulabilmesi için bizzat hükümetin yaptığı müdahale ile engellenmiştir. Tüm bu süreçler hükümetin uyguladığı enerji politikalarında kamu yararının bulunmadığını açıkça göstermektedir.


Bu saptamalarımız, temelleri olmayan, ideolojik kabuller değil, bizzat yaşam içerisinde de bugün doğrulanmış gerçekler olup, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın açıklamalarına, alıcı şirketlerin demeçlerine, köşe yazarlarının makalelerine dahi yansımıştır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ise "aklına estikçe mahkemeye gidenlerle uğraşmamız lazım" açıklamasında bulunmuştur. İnsanların, kurumların yargıya başvurma hakkını engellemeye dönük açıklamalar yapan bir Bakan‘a, miting meydanlarında Danıştay‘ı yuhalattıran bir Başbakan‘a sahip siyasal iktidarın anayasa değişikliği girişimi de demokratik değil, tam tersine antidemokratik bir adım olarak ortaya çıkmıştır.


Siyasal iktidarın yandaş medyası da kervana katılmış, EMO‘yu 4 dağıtım bölgesinin ihalesine dava açacağına ilişkin açıklaması nedeniyle Sabah ve Takvim gazetelerinin dünkü (12.08.2010) "Elektrikte Oda Terörü", "Odadan Tehdit" başlıklarıyla manşetinden hedef göstermeye kalkmıştır. Elektrik Mühendisleri Odası, kamu yararına aykırı olduğunu düşündüğü konularla ilgili, öncelikle çeşitli yöntemlerle kamuoyunu aydınlatmaya çalışmakta, ikinci aşamada da süreçleri yargıya taşıyarak, işlemlerin idari yargının denetiminden geçmesini sağlamaya çalışmaktadır. EMO bugüne kadar yapılan 12 dağıtım özelleştirmesine ilişkin olarak da dava açmış olup; bu davalar farklı aşamalarda bulunmakla birlikte yargı süreci devam etmektedir. Son yapılan 4 dağıtım bölgesi ihalesini de hukuki incelemelerin tamamlanmasının ardından yargıya taşıyacaktır. İdarenin her türlü işlem ve eylemi yargı denetimine açıktır. Bu kapsamda, özelleştirme işlemlerinin de yargıya taşınması doğal, yasal bir süreçtir. Böyle bir sürecin "tehdit", "terör" gibi nitelendirmelerle tanımlanması en hafif deyimiyle hukuk devletine karşı bir tavır olarak açıklanabilir. EMO, kimseyi tehdit etmemekte, sadece Anayasa ve yasalardan aldığı yetki ve sorumlulukla, yargıya başvuracağını açıklamaktadır. Odamız, yalnızca siyasi iktidarların yanlış tercihleri dolayısıyla sürekli faturası kabaran vatandaşın hakkını savunmaktadır. Yargıya başvuracağını açıklayan bir meslek örgütünün, "tehdit" ve "terör" gibi kavramlarla sindirilmeye çalışılması, bir adım ötesinde, başvuruyu değerlendirecek mahkemeleri de baskı altına alma çabasıdır. Haberin içeriğine bakıldığında, Başbakan‘ın açıklamalarından derlenen kutu haberle "Danıştay‘ın ülkeye faturası 2.6 milyar dolar" başlığıyla Danıştay‘ın da hedef alındığı açıkça görülebilecektir.


Bu haberin doğru okunması için yurttaşlarımızın bilmesi gereken gerçeklerin altını çizmek zorundayız. Söz konusu iki gazetenin sahibi Çalık Grubu olup, EMO‘nun dava açtığı ihalelerin katılımcısı, Yeşilırmak Elektrik Dağıtım A.Ş‘nin alıcısı konumundadır. Dolayısıyla kamunun haber alma özgürlüğünü temsil etmesi gereken ve bu anlamda kamu yararı doğrultusunda haber yapması beklenen bir basın kuruluşunun dar bir çıkar grubu olan şirket tarafını temsil ettiği açıktır. Bu basın kuruluşu ile siyasal iktidar arasındaki ve siyasal iktidarın bugün en önemli gündem maddesi olan anayasa değişikliği paketi arasındaki girift ilişki ise yurttaşlar tarafından iyi değerlendirilmelidir. Bu medya kuruluşunun sahibi olan şirketin Genel Müdürü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın damadıdır. AKP Hükümeti, Anayasa değişikliği ile Danıştay‘ın kamu yararı kapsamında siyasal iktidarın işlemlerine yönelik hukuki denetim yetkisine müdahale etmek istemektedir. 1990‘ların sonunda yapılan elektrik dağıtım ihalelerinde medya kuruluşlarının kamu ihalelerine girişi yasak olduğu için EMO‘nun açtığı davalarda ihale iptalleri gerçekleşmişti. Bu tür kamu yararını korumaya dönük düzenlemeler ne yazık ki neoliberal politikalar doğrultusunda son 20 yıl içerisinde tırpanlanmış, Anayasamız da bu anlamda uluslararası tahkim gibi düzenlemelerle daha da geriye götürülmüştür. Şimdi gündeme getirilen Anayasa değişikliği paketi de bu anlamda demokratik bir hukuk devleti için atılan adımları içermemekte, tersine yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını olumsuz etkileyecek düzenlemelerin üzerine oturmaktadır.


Kamu yararına enerji politikalarının uygulanmasını talep ettiği, bunun için partilerin dar çıkar anlayışlarından uzak kamunun özerk yapılanması içerisinde elektrik hizmetinin sunulmasını istediği için EMO‘nun baskı altına alınmaya çalışılması demokrasi anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Kişi ve kurumların iktidarın ekonomik modelini ve uygulamalarını onaylamak için zorlanması, hatta daha da ileri gidilerek hedef gösterilmesi, tehdit edilmesi kabul edilemez. Bugüne kadar EMO, özelleştirme gibi enerji alanına yönelik uygulamalar hakkında çeşitli siyasal iktidarlar döneminde de yargı yoluna başvurmuş, şimdiye kadar hiçbir dönemde hukuki yollara başvurduğu için "terörist" ilan edilmemiştir. Aynı gazeteler bugünkü sayılarında "Hasan Balıkçı niye öldü", "Oda terörüne büyük tepki", "Özelleştirmelere yargı engeli yetki alanı tartışması başlattı" başlıkları altında sundukları haberlerde EMO‘yu ve özelleştirme karşıtı mücadele yürütenleri karalamaya devam etmektedir. Hasan Balıkçı, kayıp-kaçak elektrik kullanımına karşı verdiği mücadelede hain bir saldırı sonucu yaşamını yitirmiş bir üyemiz ve EMO yöneticilerimizdendir. Gazete, "Balıkçı‘nın yaşarken üyesi olduğu EMO ise şimdi elektrik özelleştirmelerinde kamu yararı yok diye iptal davası açıyor. Merak ediyoruz EMO hangi kamunun yararının peşinde?" diye soruyor. Gazetenin bilmediği, bilse de kendi çıkarları doğrultusunda yok saydığı gerçek şudur ki, Hasan Balıkçı özelleştirmelere karşı da mücadele etmiş, ÇEAŞ özelleştirmesine karşı bizzat kişisel olarak kendisi dava açmıştır. EMO yıllarca Balıkçı ile birlikte mücadele etmiş, Balıkçı‘nın katledilmesinin ardından da dava sürecinin her aşamasında takipçisi olmuş, bugün de Balıkçı‘nın mücadelesinin aydınlattığı yol da EMO görevini yapmaya devam etmektedir. Kayıp ve kaçaklarla mücadelenin yolu özelleştirmelerden değil, kamusal bilinç ve toplumsal politikaların yaygınlaştırılmasından geçmektedir. Yine aynı gazetelerde "İş Dünyasından EMO‘ya Sert Tepki" başlığı altında verilen haber, söz konusu ihalelerin alıcısı konumundaki şirketlerin görüşlerinden oluşturulmuştur. Bu durumu da gazetecilik etiği açısından sorgulamaya bırakıyoruz. Tüm bu baskılara karşı EMO doğru bildiği yoldan dönmeyecek, kamu yararı önceliği doğrultusunda dağıtım özelleştirilmelerinin de hukuk süzgecinden geçmesi mücadelesini sürdürecektir.


Anayasa değişikliği paketinin "EMO olarak kamu yararı açısından yargı önüne taşıdığımız pek çok idari işlemin iptali ile sonuçlanan süreçlere yönelik olarak yargı yetkisini kısıtlamaya dönük bir müdahale içerdiğini" saptamış bulunuyoruz. Bu durum EMO olarak anayasa değişiklik paketini ayrıntılı olarak incelememiz zorunluluğunu yaratmıştır. Bu incelememizi "Kontrolsüz Güç Arayışında İktidarın Halk Oyunu" başlığıyla hazırladığımız kitapçık aracılığıyla kamuoyu ile paylaşıyoruz. Anayasa değişiklik paketine ilişkin olarak temel tespitlerimizi şöyle sıralayabiliriz:


•-Anayasa‘nın 125. maddesinde yapılmak istenen değişiklikle yargı yetkisinin yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı Anayasa‘ya eklenmektedir. Oysa ki mevcut Anayasal düzenleme de yargının hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını çizerek, yerindelik denetimi yapılmasına izin vermemekte, hatta mevcut İdari Yargılama Usul Kanunu‘nda açıkça yerindelik denetimi yasaklanmış bulunmaktadır. Yargının yetki sınırlarının dışına taştığı eleştirileri kadar denetim yetkisini idare lehine kullandığı eleştirileri de yapılmaktadır. Burada yerindelik bahanesi ile yargının hukuka uygunluk denetimi sınırlandırılmak istenmektedir. Düzenlemenin gerekçesi de, AKP‘nin basın açıklamaları ve miting meydanlarındaki konuşmalar da gerçek amacı ortaya koymuştur. AKP‘nin 25 Nisan 2010 tarihli bilgilendirme notunda "Kamu yararı gibi subjektif bir kavramla birçok özelleştirme kararı iptal edilmiş, küresel sermayenin Türkiye‘de yatırım yapması ile ilgili birçok zorluk çıkarılmıştır" denilmektedir. Bir işlemin kamu yararına uygun olup olmadığının denetlenmesi yerindelik denetimi değil, hukuka uygunluk denetimidir ve idare hukukunun doğduğu günden bu yana uygulanmaktadır. Kamu yararının "subjektif" bir kavram olduğunu ileri süren AKP‘nin, ülkeyi yönetirken yaptığı işlemleri hangi kavramlara dayandırarak gerçekleştirdiği merak konusudur.


•-Ülkede üretime yönelik hiçbir yatırım yapılmadan, kamunun elinde bulunan ve yurttaşların ortak ihtiyaçlarının sağlanmasına yönelik kamu hizmetleri piyasaya açılırken, kamu yararı kavramı da ortadan kaldırılmaktadır. Artık "özel çıkarlar", "sermaye gruplarının çıkarları", "iktidardakilerin çıkarları" ön plana alınmaktadır. "Kamu yararı" kavramı istenmeyen bir kavram haline getirilmiş, siyasi iktidarın hizmet ölçütleri arasından çıkartılmıştır. Aynı şekilde yargı organlarının da bu ölçüte bakmaması talep edilmeye başlanmıştır. Şimdi de yargı üzerinde bu yönde kurulan baskı Anayasa hükmü haline getirilmek istenmektedir.


•-Tarihsel bir perspektif içerisinde bakıldığında darbe dönemlerinin anayasalarından daha da öteye gidilmek suretiyle, idari yargı pratiğine müdahale anlamını taşıyan bir hükümle yürütme organının yargısal denetimi daha da sınırlandırılmaktadır. 12 Mart Askeri Muhtırası‘nın ardından 1961 Anayasası‘ndaki idarenin eylem ve işlemlerine yönelik yargısal denetim, yürütme görevini sınırlayacak tarzda kullanılamayacağı yönünde daraltılmıştır. 1982 Anayasası ile de idarenin takdir yetkisini kaldıracak şekilde yargı kararı verilemeyeceği hükmü getirilmiş, Cumhurbaşkanı ve Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararları yargı denetimi dışında bırakılmıştır. 1999 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile imtiyaz anlaşma ve sözleşmeleri üzerinde Danıştay‘ın inceleme yetkisi kaldırılmış, bu yetki görüş bildirme düzeyine indirgenmiş, kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerindeki uyuşmazlıklar için uluslararası tahkim yolu açılmıştır. Referanduma sunulan Anayasa değişiklik paketinde ise YAŞ‘ın yalnızca disiplinsizlik ya da irticai davranışlarından dolaylı ilişiği kesilen askeri personel ile ilgili kararları için yargı yolu açılmakta, diğer kararları için yargısal denetim yasağı sürmektedir. Cumhurbaşkanı‘nın tek başına yapacağı işlemler için de yargı yolu kapalı tutulmaya devam edilmektedir.


•-Başbakan‘ın miting meydanlarında referanduma evet oyu isterken Telekom‘un özelleştirilmesine ilişkin verdiği örnek ise gerçeklerin çarpıtılmasından ibarettir. AKP, yıllar içinde Türk Telekom‘un değerinin düştüğünü ve özelleştirilmesine yönelik engellemeler nedeniyle Türkiye‘nin zarar ettiğini iddia etmektedir. Türk Telekom‘un ihalesinden 10 gün önce yüzde 26 oranındaki hissesi özelleştirilen Pakistan Telekom‘un yüzde 100 hissesi 10 milyar dolara tekabül edecek şekilde satılmıştır. Pakistan Telekom, Türk Telekom‘un dörtte biri büyüklüğünde bir şirkettir. Bu kıyaslama bile Türk Telekom‘un özelleştirildiği tarihteki piyasa değerinin 40 milyar dolar seviyelerinde olduğunu göstermektedir. AKP Hükümeti bizzat kendi eliyle belirlediği değer tespiti nedeniyle, Türkiye‘nin 15-20 milyar dolar zarar etmesine neden olmuştur. Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerine konulan tahkim koşulları nedeniyle Türkiye yüz milyonlarca dolar tazminata mahkum olmuş ve milyar dolarlara ulaşan yüksek meblağlar içeren bir çok tahkim davası da halen devam etmektedir. Eğer gerçekten ekonomik kayıplar göz önüne alınmış olsaydı, bugün referanduma götürülen Anayasa paketi içerisinde, 1999 yılında eklenen tahkimle ilgili düzenlemelerin iptali söz konusu olurdu.


•-Gerek EMO olarak açtığımız gerekse başkaca demokratik kitle örgütleri tarafından siyasi iktidarların keyfi özelleştirme işlemlerine karşı açılan davalarla, büyük miktarlarda kamu zararının önlenmesi söz konusu olmuştur. Örneğin Türk Telekom‘un GSM işletmecisi şirketlerle imzalamış olduğu arabağlantı anlaşması EMO tarafından yargı önüne götürülerek, AKP‘nin hoşuna gitmediği anlaşılan kamu yararı gerekçesiyle iptali sağlanmıştır. GSM işletmecisi şirketlerden EMO‘nun açtığı dava sonucunda faiziyle birlikte yaklaşık 3.5 katrilyon lira (eski para birimi ile) 2004 yılında Hazine‘ye aktarılmıştır.


•-Yargı kararları, AKP‘nin iddia ettiğinin tersine örneklerle doludur. Örneğin TÜPRAŞ özelleştirmesinde Petrol İş Sendikası‘nın açtığı dava üzerine Danıştay‘ın iptal ettiği ihalede yüzde 66‘sı için 1.3 milyar dolar verilen TÜPRAŞ‘ın yüzde 51 hissesi için 8 ay sonra yapılan ihalede 4 milyar 140 milyon dolar fiyat verilmiştir. Dolayısıyla Danıştay‘ın özelleştirme işlemlerini hukuka ve kamu yararına uygun yapılmadığı için iptal etmesiyle zarara neden olduğu iddiası gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Kaldı ki ortada ekonomik bir zarar varsa bu zararın sorumlusu da hukuki denetim yapan yargı değil, hukuka ve kamu yararına aykırı işlem yapan ilgili idarelerdir. Ayrıca kamu yararı, iktidarın algıladığı gibi yalnızca ekonomik getiri ile ölçülecek bir kavrama da indirgenemez. AKP Hükümeti, kendi hukuksuz işlemlerinin sorumluluğunu yargıya yıkmakta, yargısal denetimin önünü keserek, iddia ettikleri gibi "milletin egemenliğini" değil, kendi keyfi yönetimini egemen kılmak istemektedir.


Temel değerlendirmelerimizi burada sizinle paylaşmakla birlikte kitapçığımızda Anayasa paketinin tüm düzenlemeleri tek tek ele alınarak bütüncül bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır. Anayasa değişikleri bir bütün olarak ele alındığında, öncelikli olarak yargının hedef alındığı görülmektedir. Demokratik işleyişin temeli olan kuvvetler ayrımı ilkesine müdahale anlamına gelen bu değişiklikler ile iktidarın kontrolsüz bir güç arayışında olduğu anlaşılmaktadır. Temel hak ve özgürlüklerin öncelikli olarak güvencesi hukuk devleti ilkesidir.


Yargıya yönelik düzenlemeler dışındaki anayasa değişikliği paketinde yer alan diğer hükümler ise mevcut hakların bile güvence içerisinde yaşamda yer bulamadığı bir ortamda anlamlı olamamaktadır. TBMM‘de grubu bulunan partilerin itiraz etmediği, simgesel de olsa iyileştirmeler sağlayan değişikliklerin çoğu zaten uygulamada olan veya yasalarla güvence altına alınması gereken temel hak ve özgürlüklere ilişkindir. Bu nedenle ileri adımlar olarak nitelendirilen bu maddelerin büyük kısmının Anayasa‘ya işlenmesi reform olarak değerlendirilemez. Anayasa paketine bu maddeler dolayısıyla "evet" oyu verilmesi ise yargı bağımsızlığını etkileyen ve iktidarların faaliyetlerinin denetlenememesine yol açacak değişikleri de hayata geçirecektir. Bu durum ise getirilen olumlu düzenlemelerin yaşam içerisinde yer bulabilmesi önünde başlı başına bir engel oluşturmaktadır. Dolayısıyla bırakın verilen hakların güvence altına alınmasını, mevcut hakların güvencesini oluşturan hukuk devleti üzerinde ciddi bir tahribata yol açacak, yargı bağımsızlığını daha da olumsuz noktalara götürecek olan bu anayasa değişiklik paketine "evet" denilmesi mümkün değildir. 12 Eylül darbesinin yaratmaya çalıştığı "denetlenemeyen, sorgulanamayan iktidar" kavramına karşı bugüne kadar yürütülen mücadelenin sona erdiğini tescilleyecek olan bu değişiklikleri reddetmek, tüm yurttaşların birincil görevidir. Tüm meslektaşlarımızı, 12 Eylül rejimini pekiştirecek, kontrolsüz güç oluşumunu hedefleyen bu değişiklik paketine karşı "HAYIR" oyu vermeye çağırıyoruz.

EMO‘nun basın toplantısında dağıttığı "Kontrolsüz Güç Arayışında İktidarın Halk Oyunu" başlıklı Anayasa Paketi‘ne ilişkin kitapçığa ulaşmak için aşağıdaki bağlantıya tıklayınız:
http://www.emo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=77879&tipi=4&sube=0



  Bülent Özgümüş


 13.08.2010

 No:6607


Elektrik Piyasaya, Ateş Vatandaşın Cebine Düştü
Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Yönetim Kurulu, elektrik dağıtım özelleştirmelerine ilişkin değerlendirmelerini 11 Ağustos 2010 tarihinde yazılı bir basın açıklaması yaparak, kamuoyu ile paylaştı. Dağıtım hatlarının özelleştirilmesi ile kamu tekelinin özel tekele devredildiği vurgulanan açıklamada, “Bu durum açıkça kamu yararına aykırıdır. Elektrik Mühendisleri Odası olarak diğer dağıtım bölgelerine dava açtığımız gibi bu 4 ihaleyi de yargı önüne taşıyacağız” denildi.

Açıklamanın tam metnini aşağıda sunuyorum.

Saygılarımla.

Bülent Özgümüş
TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası
Zonguldak İl Temsilcisi

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI BASIN AÇIKLAMASI

Elektrik Piyasaya, Ateş Vatandaşın Cebine Düştü


Elektrik üretim hizmetinin önce yap-işlet-devret, yap-işlet ve işletme hakkı devri modelleriyle özelleştirme sürecine girmesinin ardından lisans ticaretiyle piyasalaştırması devam ettirilmiştir. Geldiğimiz noktada dağıtım hizmetinin özelleştirilmesi süreci de meslek örgütleri, sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinin karşı duruşuna rağmen hızla tamamlanmaktadır.


Özelleştirme işlemlerinin elektrik fiyatlarının artmasına yol açtığı tartışmasız bir gerçektir. Nitekim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da son genel seçimler öncesinde ihaleye çıkılan elektrik dağıtım özelleştirmelerini, sanayicilere "özelleştirmeler yapıldıktan sonra daha çok ağlarsınız" sözleriyle seçim sonrasına ertelemiştir.


Dağıtım özelleştirmeleri yapılmadan önce, alıcı şirketlerin karlarını garanti altına alan bir tarife metodolojisi hazırlanarak uygulamaya konulmuştur. Buna göre dağıtım şirketleri, satın aldıkları enerjinin maliyetini, işletme giderlerini, kayıp ve kaçak bedellerini, yatırım için kullandıkları kredileri ve bu kredilerin faizlerini, eğer kendi sermayesini kullanacak olursa da bu sermaye üzerinden getirisini tarifeye yansıtacaklardır. Tüm bunlarla da yetinilmemiş, belediyelerin dağıtım kuruluşlarına ödemedikleri sokak aydınlatma bedellerinin yükü, özelleştirme sonrasında dağıtım şirketlerinin bu tahsilat zorluğuna düşmemeleri için Hazine üzerine yıkılmıştır. Ayrıca her dağıtım kuruluşu için, Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.‘a (TEDAŞ) ait olan mülkiyetin işletme devri yapılarak, Özelleştirme İdaresi tarafından bir işletme hakkı devir bedeli öngörülmüştür. Bu bedel de tarifeye yansıtılmaktadır. Kayıp ve kaçak oranını öngörülen düzeyden daha fazla düşürürse şirket, tüketiciden düşürdüğü düzeyden değil hedeflenen yüksek düzeyden kayıp ve kaçak bedellerini tahsil etmeye devam ederek, bu parayı da kasasına koyacaktır.


2008 yılında devreye alınan maliyet bazlı fiyatlandırma mekanizması ile otomatik zam uygulaması yürürlüğe sokulurken, karaborsaya dönen elektrik borsasındaki yüksek fiyatların doğrudan tüketicilerin tarifelerine yansıtılması sağlanmıştır. Elektrik fiyatları 2008 ve 2009 yılında toplam yüzde 70‘i aşan zam görmüştür. 2009‘un sonlarında ve 2010 yılında ise maliyetlerdeki azalışa rağmen hükümet Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş (TETAŞ) üzerinden manipülasyon yaparak, elektrik fiyatlarında yapılması gereken indirimi de engellemiştir. Böylece dağıtım özelleştirmeleri öncesinde, alıcı şirketler için cazibesini koruması adına, hükümet kendi yayımladığı maliyet bazlı fiyatlandırma mekanizmasının işleyişine bile müdahale ederek, yurttaşların cebinden kaynak aktarımı yapılmasına hizmet etmiştir.


Bu kadar ince ince detaylar düşünülerek dağıtıcı şirketlerin karlarının garanti altına alınmış olması nedeniyle ihalelerde ortaya çıkan yüksek fiyatlar şaşırtıcı değildir. Zarar etmeyeceği tam tersine kar edeceği garanti olan böylesi bir yapılanma içerisinde kim hazır altyapı ve sistem üzerinden para kazanmak istemez ki...


Gerçekleştirilen özelleştirme ihalelerine ilişkin olarak da ne şeffaflıktan ne de rekabet ortamından söz etmek mümkün değildir. İhalede rakip olan şirketler, ihale sonrasında ortak yapılmakta; ihaleyi kazanan şirketin yüzde 49‘a kadar başka ortak almasına izin verilerek ihalelerin üzerine şaibe düşürülmekte; pazarlık masasında tüm şirketler birden çekilip tek bir şirket kalabilmektedir. Ne yazık ki bunlar hiç tartışılmadığı gibi, bir şirketin birden çok bölge satın alarak, hem bölgede tekel konumuna gelmesine hem de ikinci-üçüncü bir bölgenin de elektrik dağıtımını alarak ulusal düzeyde de hakim gruplar oluşturulmasına izin verilmektedir. Kamu elindeyken "rekabeti engelleyici" olarak görülen Türkiye Elektrik Kurumu‘ndaki bütünlüklü yapı üretim, dağıtım, iletim diye parçalanmışken; şirketlerin elinde üretim, dağıtım ve perakende hizmetinin bütünleştirilmesi "piyasa işleyişinin gereği" olarak sunulmaktadır. Özelleştirmeci ve piyasacı yaklaşımların sundukları tüm argümanlar ideolojik olup, gerçek yaşamla bağdaşmamaktadır. Özelleştirmenin ve piyasalaştırmanın en temel iddiası olan, kaliteli, kesintisiz, ucuz ve güvenilir elektrik sağlanacağı iddiaları ülkemizde elektrik alanında yaşanan özelleştirmelerle yalanlanmış bulunmaktadır. Elektrik üretiminin özelleştirilmesi ve piyasada elektrik alım-satımının başlamasıyla birlikte elektrik fiyatları fahiş düzeylerde artış göstermiştir. Elektrik üretim yatırımları piyasaya bırakılmış, ancak piyasa beklenen yatırımları yapmamış, işi lisans tüccarlığına dökmüş, bunun karşılığında ülkemiz enerji arz güvenliği sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Yaşanan küresel ekonomik krizle enerji arz krizi ötelenmiştir. Yani ucuz ve güvenli elektrik sağlanamadığı meydandadır. Ne yazık ki kaliteli ve kesintisiz elektrik sunumu da söz konusu değildir. 2006 yılında özel şirketlerin fiyatların arttırılması talebiyle sisteme elektrik vermeyi reddetmeleri nedeniyle yaşanan geniş çaplı elektrik kesintisi örneği, bugün dağıtım özelleştirmelerinin ardından köylerimizin, balık çiftliklerimizin, tarlalarımızın elektriksiz bırakılmasıyla devam etmektedir. Dağıtım özelleştirmelerinin tamamlanmasıyla yalnızca kasasının hesabına bakacak olan şirketlerin bugün elektriği kestiği için telef olan binlerce balığı umursamadığı gibi elektriksiz bıraktığı okul ve hastaneleri de düşünmesini beklemek mümkün değildir. Günümüzde yaşamsal öneme sahip olan elektrik gibi bir kamu hizmetinin piyasanın kar hırsına bırakılmasının cefasını çekmeye başlayan halkımız yakın zamanda içinden çıkılamaz kaos ortamlarına sürüklenmesi de şaşırtıcı olmayacaktır.


Elektrik alanında uygulanan serbest piyasa politikalarının bugün iflas ettiği ortadadır. Yapılan özelleştirme işlemleri tek bir Özelleştirme Yüksek Kurulu (ÖYK) kararına dayandırılmaktadır. Bu ÖYK kararı, TEDAŞ‘ın özelleştirme kapsam ve programına alınmasını içermekte olup, elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirme kapsam ve programına alınmasına ilişkin herhangi bir ÖYK kararı bulunmamaktadır. Temel kamu hizmetlerinden olan elektrik dağıtım faaliyetlerinin, imtiyaz sözleşmesi yapılmaksızın özel kişilere devredilmesi, Anayasa‘nın 155. maddesinde belirtilen Danıştay‘ın düşüncesini bildirme görevini engelleyeceğinden, Anayasa‘ya ve kamu yararına aykırılık oluşturmaktadır. Dağıtım hatlarının özelleştirilmesi kamu tekelinin özel tekele devri anlamına gelmektedir. Bu durum açıkça kamu yararına aykırıdır. Elektrik Mühendisleri Odası olarak diğer dağıtım bölgelerine dava açtığımız gibi bu 4 ihaleyi de yargı önüne taşıyacağız.


ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI
YÖNETİM KURULU



  Bülent Özgümüş


 29.07.2010

 No:6557


E-DEVLET BİLGİ SIZDIRDI, AKP SEYRETTİ

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Yönetim Kurulu tüm yurttaşların kişisel bilgilerinin ele geçirildiğinin ortaya çıkması üzerine bugün (29 Temmuz 2010) bir basın açıklaması yaptı. “AKP Hükümeti döneminde kişisel verilerin kaydedilmesi ‘fişleme’ noktasına kadar vardırıldığı gibi bu bilgilerin korunamaması hatta alıp-satılan mal haline dönüşmesi ise tam bir skandaldır” denilen basın açıklamasının tam metnine yazımızın devamından ulaşabilirsiniz.

Bülent Özgümüş
TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası
Zonguldak İl Temsilcisi

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI BASIN AÇIKLAMASI

Kişisel verileri mal haline dönüştürenler hesap versin...

E-DEVLET BİLGİ SIZDIRDI, AKP SEYRETTİ

Kamu kuruluşlarının e-devlet uygulamalarında kullanılan kimlik bilgisi, telefon ve adres bilgilerini ele geçiren ardından da bu bilgileri hazırladıkları sorgu yazılımları ile birlikte satan bir çetenin yakalandığına ilişkin haberler, kişisel verilerin korunmasının önemini bir kez daha kamuoyunun gündemine getirmiştir.

Söz konusu haberlerde, neredeyse yurttaşlarının tümüne ilişkin kişisel verilerin "adres programı" ve "telefon sorgu programı‘ adı altında özellikle icra takibi yapan avukatlık büroları olmak üzere çeşitli kişi ve kuruluşlara pazarlandığına yer verilmektedir. Ne yazık ki ilkel e-devlet uygulamaları nedeniyle yurttaşların kişisel verileri yetkisiz ve kötü niyetli kişilerin ellerine kolayca geçebilmiştir. Bugün neredeyse herkesin T.C. kimlik numarası kısa bir araştırma sonucu öğrenilebilmektedir. T.C. kimlik numarası bilinen kişinin sigorta kayıtlarından, nerede oy kullanılacağına, hatta aile hekiminin kim olduğuna kadar birçok bilgi İnternet‘ten kolayca derlenebilmektedir. ÖSYM‘nin yaptığı sınavlarda ne kadar puan aldığı, nereye yerleştirildiği, hatta bir kamu kurumunda çalışıyor ise nereye tayin olduğu bile kimi zaman öğrenilebilmektedir.

Yurttaşların kamu kurumlarında yürüttüğü işlemleri hızlandırmak ve kendilerine ait bilgilere kolayca ulaşmasını sağlamak iddiası ile geliştirilen e-devlet uygulamalarının büyük kısmının aynı zamanda "bilgi sızdırma" aracı da olmasına göz yumulmuştur. Kamu kuruluşlarının veritabanlarına erişim öncesi bir kontrol noktası olarak nitelendirilebilecek olan e-Devlet Kapısı Projesi atıl kalmıştır. Bu proje ile kişisel verilere ilgili kişilerin kendilerine ait şifre ile ulaşmaları olanağı sağlanamadan, tüm yurttaşların kişisel bilgileri, ortalığa saçılmıştır.

"Şimdi Biz Fişliyoruz"

Kamu kuruluşları veritabanlarına yetkisiz erişimin önüne geçemezken bir yandan da bu veritabanlarında "fişleme" olarak nitelendirilebilecek bilgileri de tuttukları görülmektedir. Örneğin Milli Eğitim Bankalığı öğrencilerin okudukları kitapların listesine varana kadar çok sayıda kişisel veriyi öğretmenler aracılığı ile derlemekte sonrada kayıt altına almaktadır. Bugün birçok kamu kuruluşun yanı sıra bankalar, sigorta şirketleri, market zincirleri gibi özel şirketlerin elinde de kişisel veriler bulunmaktadır. AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan "40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Şimdi biz onları fişliyoruz" sözleri bu konudaki yönetim anlayışını yansıtmaktadır. AKP Hükümeti döneminde kişisel verilerin kaydedilmesi "fişleme" noktasına kadar vardırıldığı gibi bu bilgilerin korunamaması hatta alıp-satılan mal haline dönüşmesi ise tam bir skandaldır.

Sorumlular Yargılansın

Türk Ceza Kanunu‘nun 136. maddesinde "Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" denilmektedir. Kişisel verilere yasadışı yollarla ulaşanlar ve bu verileri pazarlayanların yanı sıra bu bilgileri korumakla görevlendirilenlerin de yargılanması gerekmektedir.

Referandum İstismarı

Referanduma sunulacak olan Anayasa değişikleri kapsamında kişisel verilerin korunmasına ilişkin yeni bir düzenleme de yer almaktadır. Değişiklikle Anayasa‘nın 20. maddesine "Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir" şeklinde bir fıkra eklenmesi öngörülmektedir.

Adalet Bakanlığı‘nın hazırladığı "Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı", Nisan 2008 tarihinden bu yana TBMM Adalet Komisyonu‘nda bekletilmektedir. Mevcut Anayasa kapsamında yapılabilecek düzenlemenin 2 yılı aşkın süredir gündeme alınmaması konuya ilişkin duyarlılığı göstermektedir. Referandumda "evet" oylarını artırma amacı ile pakete alındığı anlaşılan düzenlemenin temel hak ve özgürlükler kapsamında olduğunu düşünüldüğünde, referanduma sunulması bile başlı başına sakıncalar içermektedir. Kişisel verileri korumak için Adalet Bakanlığı‘nın hazırladığı taslağın kanunlaşmasına engel olan anlayışın, Anayasa değişikliği konusunda ne kadar samimi olduğu ortadadır.

Elektrik Mühendisleri Odası olarak, TBMM‘den kişisel verilerin korunması ilişkin ilgili tüm çevrelerin, meslek odalarının da katkıları alınarak, acilen düzenleme yapılmasını talep ediyoruz. e-Devlet uygulamalarının açıkları ve kamu kuruluşlarının bilgi paylaşım protokolleri gözden geçirilmeli, hangi kuruluşun hangi verileri tutacağı kamuoyuna açıklanmalı ve kamu kuruluşların veritabanlarındaki ilgisiz kişisel veriler derhal silinmelidir.

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI
YÖNETİM KURULU



  Özge Aslı Özcan


 22.07.2010

 No:6541


LOZAN ANTLAŞMASI’NI SAVUNMAK,
24 Temmuz Cumartesi günü ulusal önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sözleriyle, “Türk ulusuna karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildiren” ve “Osmanlı tarihinde eşi görülmemiş bir siyasi zaferin eseri” olan Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 87. yıldönümünü kutlayacağız.
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde, emperyalizme karşı yürütülen ilk ulusal mücadele olan Ulusal Kurtuluş Savaşımızı zaferle taçlandıran Lozan Barış Antlaşması, ulusal bağımsızlığımızın ve egemenliğimizin, yurt ve ulus birliğimizin, cumhuriyetimizin tapu senedi olmuştur. Bu itibarla Lozan Barış Antlaşması, Ulusal Kurtuluş Savaşımız ve Atatürk ilke ve devrimleriyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dayanaklardan biridir.
Bugün geldiğimiz noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin, Lozan Antlaşması’nın ve kazanımlarının, ulusal bağımsızlığımızın ve egemenliğimizin, ulusal kimliğimizin ve bütünlüğümüzün büyük tehlikelerle karşı karşıya olduğunu görüyoruz.
ABD ve Avrupa Birliği emperyalizmi, din istismarı yapan işbirlikçi gericilik ve bölücülükle ittifak halinde ulusal bağımsızlığımıza ve egemenliğimize, yurt ve ulus birliğimize yönelik ağır saldırılar gerçekleştirmektedir. Emperyalist merkezlerde, parçalanmış Türkiye haritaları pervasızca sergilenmekte ve Lozan Antlaşması açıkça hedef alınmaktadır.
ABD’nin yeni Sevr demek olan Büyük Ortadoğu Projesinde rol kapmak gafletinde bulunmak ülkemizde övünç ve önem vesilesi sayılabilmektedir.
Ülkemiz, dış politikada ulusal çıkarlarını ve dünya barışını korumayı ön planda tutan bir çizgi yerine, “sıfır sorun” gibi boş hayallerin peşinde, sonu fiyaskoyla biten maceralara sürüklenerek hak etmediği bedelleri ödemek zorunda bırakılmakta ve saygınlığı zedelenmektedir.
Irak’ı işgal eden ABD’nin himayesinden, kimi Avrupa Birliği ülkelerinin ve “Kak Mesut”un desteklerinden yararlanan ırkçı faşist bölücü terör örgütü, yuvalandığı üslerinden nerdeyse her gün pervasızca saldırarak can almaktadır. Koskocaman ülke olup bitenleri eli kolu bağlıymış gibi izlemek durumunda bırakılmıştır.
Kendisine “tarihçi” payesi biçilen bazıları da yaptıkları açıklamalarla gerçekleri ters yüz ederek suyu bulandırmakta, Lozan’a karşı Sevr’in savunusunu apaçık yaparak Cumhuriyet’e kinlerini dile getirmektedirler.
Türkiye ekonomisi, Lozan Antlaşması ve cumhuriyet tarihinin bütün kazanımları bertaraf edilerek yeniden emperyalist ülkelerin ve uluslararası sermayenin denetimine sokulmuştur. Kapitülasyonlar eşi görülmedik şekilde hortlatılmıştır! Türkiye, ekonomik krizi aşacak araçlardan yoksun bırakılmıştır. Bunun acı sonuçlarını her geçen gün ne yazık ki yaşamaktayız.
Ülkemizi yönetenler ise büyük bir umursamazlık içerisinde ve Neo-Osmanlıcılık dolduruşlarına gelerek bütün bu olup bitenlere neredeyse katkı sunmaktadırlar. Adeta Atatürk’ün “Gençliğe Sesleniş”te tanımladığı günlerde yaşanmaktadır.
İnanıyoruz ki; Her türlü olumsuzluklara karşın Ulusumuz, kanla ve irfanla kurulan cumhuriyetini, bağımsızlığını, yurt bütünlüğünü büyük bir kararlılıkla yeniden savunacak, Lozan Antlaşmasını ayakta tutacaktır.
Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu ve Eğitim-İş temsilciliği olarak, Lozan Antlaşması’nın 87. yılını kutlarken, başta Mustafa Kemal ATATÜRK ve İsmet İNÖNÜ olmak üzere bu büyük zaferi bizlere armağan eden bütün kahraman şehit ve gazilerimizi saygıyla ve minnetle anıyoruz.
Emanetleri korunacaktır.
Saygılarımızla.

22.07.2010
Ercan BAŞAR



  Bülent Özgümüş


 21.07.2010

 No:6538


IPTV‘YE SANSÜR YARGIYA TAŞINDI
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun 17 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan IPTV (İnternet aracılığıyla televizyon yayıncılığı) uygulamasına ilişkin yönetmelikteki öndenetim yoluyla sansür düzenlemesini tespit eden Elektrik Mühendisleri Odası, yargıya başvurmuştur. Konuya ilişkin basın bültenimiz aşağıda sunulmuştur.

Bülent ÖZGÜMÜŞ
TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası
Zonguldak İl Temsilcisi

**** ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI BASIN BÜLTENİ ****

IPTV‘YE SANSÜR YARGIYA TAŞINDI

Teknolojik olanakların gelişimiyle birlikte insanların iletişim kanalları artarken, siyasal iktidarların sansürcü yaklaşımları ile teknolojinin kullanımı üzerinde kısıtlayıcı uygulamalarla karşı karşıya kalınmaktadır. Ülkemizde de Youtube, ardından Google gibi İnternet sitelerine erişimi engelleme ile devam eden yasakçı bir anlayış hakim kılınmaya çalışılmaktadır. Türkiye için yeni bir yayıncılık türü olan IPTV (İnternet aracılığıyla televizyon yayıncılığı) uygulamasına yönelik Radyo ve Televizyon Üst Kurulu‘nun (RTÜK) yayımladığı yönetmelikle baştan sansürcü bir yaklaşım ortaya konulmuştur. Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), "RTÜK tarafından uygun bulunmayan isteğe bağlı yayın hizmetlerinin program kataloğundan çıkarılmasına" ilişkin hükmün iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle dava açmıştır.

EMO tarafından bugün (21 Temmuz 2010) Danıştay‘a yapılan başvuru ile RTÜK‘ün 17 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete‘de yayımladığı "IPTV Yayın Lisans ve İzin Yönetmeliği"nin öndenetim yoluyla sansür uygulamasına olanak tanıyan hükmü dava konusu yapılmıştır. Dava dilekçesinde; radyo ve televizyon yayınlarının, genişbant iletim ve erişim teknolojileri kullanılarak, özel yönetilen bir ağ üzerinden, abonelere veya izleyicilere İnternet Protokolü (IP) uygulanarak set üstü cihaz veya bütünleşik TV alıcıları ile alınmasına imkan tanıyan sistemlerin yayın lisans ve izinleri için yerine getirilmesi gereken yükümlülükleri ile lisans ve izin verme esas ve usullerini düzenleyen yönetmelikle ilgili şu bilgiler verildi:

"Yönetmelik kapsamındaki IPTV hizmetlerinin sunulması sürecinde, radyo ve televizyon yayınını kamuya yönelik olarak iletilmek üzere tertip eden bir yayıncı kuruluş ve bu yayınları belirli bir platform üzerinden doğrudan abonelere ileten ayrı bir IPTV platform işletmecisi bulunmaktadır. Yayınların içeriğinden yayıncı kuruluş, abonelerle ilişkili konulardan ise platform işletmecisi sorumlu tutulmuştur.

IPTV üzerinden ses ve görüntü yayın akışı yanında, kullanıcıların herhangi bir zamanda ve kendi istekleriyle, platform işletmecisi tarafından hazırlanan katalog üzerinden seçerek izleyebilecekleri ya da dinleyebilecekleri ‘isteğe bağlı yayın hizmetleri‘ bulunacaktır. Bu hizmetler teknolojinin yaratmış olduğu olanaklar kullanılarak, tamamen kullanıcıların tercihleriyle, istedikleri zaman yararlanacakları nitelikte bir özgürleşme alanı yaratmaktadır."

Dava dilekçesinde, Yönetmeliğin IPTV platform işletmecilerinin yükümlülüklerinin belirlendiği maddede "İsteğe bağlı yayınlar için program kataloglarını Üst Kurula bildirmek" ve "Üst Kurulca uygun bulunmayan isteğe bağlı yayın hizmetlerini program kataloğundan çıkarmak" hükümlerinin yer aldığına dikkat çekildi. "Bu düzenlemeye göre, kullanıcıların istedikleri zaman ve kendi tercihleri ile izleyebilecekleri ya da dinleyebilecekleri yayınlara ait katalog Üst Kurul‘a sunulacak, Üst Kurul yapacağı inceleme sonucunda, uygun bulmadığı programları katalogdan çıkartılmasını isteyecektir" denilen dilekçede, platform işletmecisinin bu isteğe uymaması durumunda yönetmelik kapsamında yaptırımlarla karşılaşacağı kaydedildi. Söz konusu düzenlemenin bir radyo veya televizyon yayınının önceden denetlenerek, yayınının engellenmesi anlamını taşıdığı vurgulanan dilekçede, bu durumun hukuka aykırılığı şöyle anlatıldı:

"Bu haliyle öndenetim yoluyla bir sansür uygulaması yaratacak olan düzenleme, açıkça hukuka ve Yönetmeliğin dayanağı olan yasaya aykırılık taşımaktadır. Nitekim 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa‘nın ‘Yayınların Men Edilmesi‘ başlıklı 25. Maddesinin birinci fıkrasında açıkça ‘Yargı kararları saklı kalmak kaydıyla yayınlar önceden denetlenemez ve durdurulamaz. Ancak, milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde yahut kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması kuvvetle ihtimal dahilinde ise Başbakan veya görevlendireceği bakan yayını durdurabilir‘ denilmektedir. Dava konusu Yönetmelik hükmü, Yasanın yukarıda belirtilen emredici hükmüne aykırı olarak, isteğe bağlı yayınların önceden denetlemesini ve Üst Kurul‘un uygun bulmadığı programların durdurulmasını içermektedir."

Elektronik, elektronik haberleşme ve bilgisayar mühendislerinin üye olduğu bir meslek örgütü olarak EMO; iletişim özgürlüğünü sınırlandırıcı, teknolojinin getirdiği olanaklardan yararlanmayı engelleyen, öndenetim yoluyla sansür uygulanması ve bu karara uymayan IPTV platformun kapatılmasına kadar uzanan cezalandırma yöntemlerinden vazgeçilmesini, özgürlükçü bir anlayışla iletişim ve yayıncılık alanının düzenlenmesini talep etmektedir.

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI



  Özge Aslı Özcan


 13.07.2010

 No:6528


BAĞIMSIZ YARGIYI YOK ETME GİRİŞİMİ VE ANAYASA MAHKEMESİ KARARI ÜZERİNE
Anayasa Mahkemesi 12 Eylülcülerin palazlandırdığı dinci iktidarın, sözde 12 Eylül hukukunun izlerini silmek amacıyla dayattığı anayasa paketi hakkında kararını verdi. 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunu 1. Maddesinde, Mahkemenin kuruluş gerekçesi; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile verilen görevleri yapmak ve yetkileri kullanmak üzere Ankara'da bir Anayasa Mahkemesi kurulmuştur.” cümlesiyle ifade edilir.

Üzülerek ifade ediyoruz ki, dinci ve liboş ittifakının Mahkeme’nin kararını etkilemeye dönük baskı ve saldırıları sonrasında verdiği karar Yüksek Mahkemenin varoluş gerekçelerine uygun düşmemiştir. Yüksek Mahkeme, Anayasanın kendisine verdiği Anayasayı koruma yükümlülüğünün gereğini yerine getirmemiştir. Buna rağmen, demokratik hukuk devleti ve yargı bağımsızlığına bağlılığımız gereği verilen karara saygı duyuyoruz. Bağımsız yargıyı, dolayısıyla laik demokratik bir hukuk devleti olma iddiasına ulaşmayı hedefleyen Türkiye Cumhuriyetini çok ağır bir tehdit altına sokan kararla ilgili değerlendirmeyi tarih yapacaktır.

Varlığını 12 Eylül darbesine borçlu dinci iktidarın, sözde 12 Eylül hukukunu demokratik bir zemine çekmek amacıyla dayattığı paketle ilgili görüşümüz net. Perdeleme amaçlı hükümlerle gerçek hedefi gizlenmeye çalışılan Anayasa değişiklik paketini reddediyoruz. Anayasa Mahkemesi’ni, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu siyasi iktidarın güdümüne sokarak ülkeyi yandaş bir yargının elinde cehenneme dönüştürme hedefiyle hazırlanan paketin, kabul edilmemesi için bütün olanaklarımızla mücadele edeceğiz. Hesap verme korkusuyla dokunulmazlık zırhının arkasına gizlenenlerin, yargı bağımsızlığına yönelik saldırılarını göğüslemek için en geniş demokratik direnişi örgütleyeceğiz.

Son 8 yılda hayatı zehir olan, onuruyla oynanan milyonlarca emekçiyi ve halkımızı 12 Eylül’de sandık başında olmaya çağırıyoruz. Bu süreçte grev hakkı gasp edilen, kaderi iktidarın atadığı ve kararları yargı denetimine kapalı bir kurula devredilen emekçi, kendisiyle dalga geçen, onuruyla oynayan gerici anlayışla işbirliği yapanları dikkatle gözlemlemelidir. Gözlemlemeli ve yan yana yürüdüğü anlı-şanlı(!) yapıların neye hizmet ettiğini görerek tuttuğu safı yeniden değerlendirmelidir. Bizler, “sözde ilerici -bu süreçte net olarak tescil edileceği üzere- özde işbirlikçi, kıvırtmayı meziyet haline getiren emek yapılanmalarından farklı olarak; 12 Eylül günü, 12 Eylül faşizminin halkımızın başına bela ettiği totalitarizm özlemindeki gerici vurgun düzenine son vermek için sandık başında olacağız. AKP sivil darbesinin 12 Eylül Anayasasına “HAYIR” diyeceğiz.

Saygı ile kamuoyuna duyurulur.



  Özge Aslı Özcan


 12.07.2010

 No:6527


SBS SONUÇLARI, EĞİTİMİN ÖZELLEŞTİĞİNİ GÖSTERMEKTEDİR!
8. sınıf SBS sonuçları açıklandı. Bakan Çubukçu, yaratacağı tartışmaların önünü kesmek için sınav sonuçlarının ayrıntılarının açıklanmaması yönünde bir talimat verdi. Sınav sonuçları belli ancak sayısı 1544’ü bulan birincilerin kimler olduğu henüz açıklanmıyor. Geçen yılki birinci sayısının 23 katı olan bu sayının içinde devlet okulu mezunu sayısı parmakla sayılacak kadar az olduğu biliniyor. İlk ona giren 14 öğrencinin 13’ü özel okuldan çıkarken, sadece biri devlet okulu öğrencisi. Bakanlığın detayları açıklamaktan kaçınmasının ardında, devletin sınıfta kalmış olması yatıyor.

Ücretli, sözleşmeli öğretmen görevlendirerek, olumsuz koşullarda eğitim veren ve eğitimin kalitesini düşüren MEB’den başka türlü davranması da beklenemezdi. Ama güneş balçıkla sıvanmaz. Bakanlık acı gerçekle yüzleşmek zorundadır. Sorunları halının altına süpürerek, gerçekleri halktan gizleyerek bakanlık sorumluluktan kurtulamaz.

Açıklanan sonuçlar göstermektedir ki, eğitim özelleştirilmiştir. Özel okullardan yetişen öğrencilerin devlet okullarında yetişen öğrencilerden çok daha başarılı olduğu gözlenmektedir.

Devlet eşit, parasız bir eğitim sisteminin yollarını aramak yerine, eğitimde özelleştirme anlayışını destekleyerek, bakanlığı adeta bir taşeron haline getirmektedir.

Bugün eğitim satın alınabilir bir hizmet haline getirilmiştir. Özel okula giden çocuk, müşteri haline dönüştürülmüştür. Bu yeni sektör özel okul sayısını her geçen gün katlayarak büyüyor. Özel okul patronları, devlet okullarındaki ücretlerin üzerinde ücret vererek, en iyi öğretmenleri okullarında istihdam edebiliyor. Yabancı dil eğitimine ağırlık verip, laboratuar ve spor salonu gibi olanakları sağlıyor. Resim, müzik gibi faaliyetlere daha fazla zaman ayırıyor.

Eğitimde özel okul ve dershanelerin ağırlığı; devletin, eğitimi ticaret konusu haline getirirken, diğer yandan da kendisi için gerekli nitelikli işgücünü sağlamak için eğitim kurumları arasında bir ayrıştırmaya gittiğinin bir göstergesidir. Bunun sonucunda da iyi bir eğitim, sadece toplumun belli bir kesimi tarafından alınabilir hale getirilmektedir.

Eğitim sürecinin paralı hale gelmesi özel okullar ve dershanelerin açılması ile pekişirken; devlet okullarındaki eğitim de katkı payı ve harç adı altında alınan ve her geçen gün arttırılan ücretlerle de eğitimde eşitlik ilkesi açık olarak ihlal edilmektedir. Öğrencilerden ve velilerden alınan kayıt paraları ve bağışlar da özelleştirme uygulamalarının yolunu açmakta, insanlar bu yolla özel okul sistemine ve eğitim hizmetinin para karşılığı satın alınabilecek bir ayrıcalık olduğu fikrine alıştırılmaktadırlar.
Türkiye’de anayasa’nın 42. maddesine göre “ilköğretim devlet okullarında parasız” olması gerekirken, devlet okullarında paralı eğitim uygulamaları 1980 yılında başlamış; 1990’dan sonra ise büyük bir artış göstermiştir. MEB’in 2008 ve 2009 yılında düzenlediği sınavlardan sağladığı kârla, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere bazı devlet kurumlarının 2010 bütçelerini bile sollaması, eğitimin nasıl bir rant kapısı haline geldiğini ortaya koymaktadır.

Bakanlık, parasız ve eşit eğitim hakkını bir an önce öğrencilerine iade etmelidir. Aksi takdirde, içi boşaltılmış, nitelikli bir eğitim sağlayamayan yetersiz bir eğitim-öğretim süreci, sadece eşit koşullarda ve parasız eğitim hakkını değil, eğitim sonrasında da eşit koşullarda çalışabilme haklarını da ortadan kaldıracaktır.

Eğitim İş




  İsmet Akyol


 29.06.2010

 No:6506


Okul Müdürlerinin Zorunlu Yer Değiştirmelerindeki Hukuksuzlukları Yargıya Taşıyoruz!

19.9.2009 günlü, 27354 Milli Eğitim Bakanlığı 13.8.2009 günlü, 27318 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirmelerine İlişkin Yönetmeliğin “Zorunlu yer değiştirme suretiyle atamalar” başlıklı 22.maddesi uyarınca bulundukları eğitim kurumunda beş yılı tamamlayan eğitim kurumu müdürlerinin görev yerini değiştirme sürecinde konuyla ilgili tereddütlerini gidermek amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü 23.6.2010 tarihli bir yazı yayımlamıştır. Sendikamız Genel Merkez Hukuk Bürosu bu yazıyı ve konuyla ilgili tüm mevzuatı inceleyerek eğitim kurumu müdürlerinin zorunlu yer değiştirmesine ilişkin hukuka aykırı düzenlemeleri yargıya taşımaya karar vermiştir.

İsmet Akyol
Eğitim Sen Çaycuma Temsilcisi



  Özge Aslı Özcan


 21.06.2010

 No:6480


AZİZ ŞEHİTLERİMİZE RAHMET, TÜRK ULUSUNA BAŞ SAĞLIĞI DİLİYORUZ! ELİ KANLI KAHPE TERÖRÜ ŞİDDETLE KINIYOR VE LANETLİYORUZ!
19 Haziran Cumartesi günü Hakkari Şemdinli kırsalında hain, eli kanlı teröristlerin saldırıları sonucunda 11 yurtsever vatan evladı, bu ulusun geleceği fidanlarımız kahpece katledilmişler, şehit edilmişlerdir. 15 askerimiz de yaralanmışlardır. Babalar Günü’nde babalar ve anneler yine gözyaşı dökmüşler, mutlu olmaları gereken bu günde çok büyük üzüntü yaşamışlardır.

Emperyalist güçlerin, başbakanımız R. Tayyip ERDOĞAN’ın eş başkanı olmakla övündüğü ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) uygulanmasında özellikle ülkemize karşı kullanılan PKK terör örgütü, bazı istihbarat örgütlerinin de yönlendirmesiyle özellikle son küresel ve bölgesel gelişmeler bağlamında Türkiye’nin başında Demokles’in kılıcı gibi kullanılmaktadır.

AKP iktidarının hesapsız kitapsız sadece oy kaygısıyla ortaya koyduğu açılım-saçılım projeleri de teröristleri cesaretlendirmiştir. Bunun en çarpıcı örneğini de Habur’da teröristlere karşı gösterilen tavır oluşturmaktadır. Mahkeme onların ayağına götürülmüş, bu teröristler “pişman değiliz” demelerine karşın pişmanlık yasasından yararlandırılarak serbest bırakılmışlardır. Teröristleri cesaretlendirip azdıran bu açılım saçmalığı, şehitlerimize de şehit ailelerine de ulusumuza da bir hakarettir. Elbette günü geldiğinde halkımız bunun hesabını AKP’den soracaktır.

AKP’nin ve başbakan R.Tayyip ERDOĞAN'ın son zamanlarda izlediği dış politika ve tutarsız yaklaşımlar, Filistin’le ilgili olarak Gazze’ye ve Hamas’a gösterilen ilginin kendi ülkemize, şehitlerimize gösterilmemesi, hamasi söylevlerle olayların geçiştirilmesi, teröristlerle mücadelenin sadece askerlere ve emniyet güçlerine havale edilmesi yaşadığımız bu kanlı terör olaylarının böylesine vahim bir sonuca ulaşmasına neden olmuştur. Elbette Türk ulusu, Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti, mazlum ulusların yanında olacaktır; ancak öncelikle saldırıya uğrayan kendi vatan topraklarına ve askerlerine sahip çıkmak zorundadır.

Hükümet daha kapsamlı ve daha kararlı önlemleri bir an önce almalıdır. Muhalefetle de işbirliği yapılarak birlik ve bütünlük içinde terörü bertaraf etmenin yolları mutlaka aranıp bulunmalıdır. Ülkemizin güvenliğini tehdit eden Kuzey Irak ve Kandil’deki terör yuvaları dağıtılmalıdır. Siyaseten de bölgenin yöneticileri ve Irak yöneticileri ciddi olarak uyarılmalıdır. Aksi takdirde ulus olarak şehit cenazesi uğurlamaktan, gözyaşı döküp hayıflanmaktan başka herhangi bir şey yapamaz hale geleceğiz. Bu yaşananlar, bir iç savaşın gerçekleştirilmesi için uygulanan sinsi planın habercisidir. Ulusal birlik ve bütünlüğümüz, üniter devlet yapımız çok ciddi bir tehdit altındadır.

Eğitim-İş Sendikası olarak hükümeti bir an önce daha duyarlı ve daha tutarlı olmaya, gerekli her türlü önlemi almaya davet ediyoruz. Kanlı terör örgütünü bir kez daha şiddetle ve lanetle kınıyoruz. Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize de acil şifalar diliyoruz. Şehit ailelerinin ve ulusumuzun başı sağ olsun.
EĞİTİM İŞ



  Özge Aslı Özcan


 17.06.2010

 No:6469


657 SAYILI YASA MI? YOKSA ÇALIŞANLARA DEMOKLES’İN KILICI MI?
Beklenen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunda değişiklik yapılmasını öngören taslak metin ortaya çıktı. Taslak ile istibdat rejimi kurma hevesi ve arayışından taviz vermeyen AKP Hükümeti, yine şaşırtmayarak korkuyu devletin her kademesine yayma iradesini ortaya koymuştur. Kendisine yandaşlık yapmayan milyonlarca kamu çalışanını mevcut kanun ile yeterince hizaya getiremediğini düşünen AKP, değişiklik taslağı ile adeta “iktidara kırbaç yaratma” hedefine yoğunlaşmıştır. Devlet memurlarına uygulanacak yaptırımları ağırlaştıran, memurların kazanılmış haklarını hiçe sayan ve baskıyı en üst düzeye çıkarmayı amaçlayan bu değişiklikler kabul edilemez. Sözkonusu değişikliklerin yasalaşması, ülkeyi faşist devlet modeline bir adım daha yaklaştıracaktır.

Bu yasa taslağı, AKP hükümetinin kendi kadrolaşmasını pekiştirme, esnek çalışma ve performansa dayalı değerlendirme ile kamu çalışanlarını hizaya getirme, sözleşmeli çalıştırmayı yaygınlaştırıp iş güvencesini de yok ederek devlet memurlarını kapıkulu yapma, köleleştirme operasyonundan başka hiçbir anlam taşımamaktadır.

AKP iktidarı, çalışanların gözünü doğum ve ölüm izinleriyle, yıllık 122 liralık kıytırık ve komik toplu görüşme ikramiyesiyle boyayarak iş güvencesini elinden almak istemektedir.

Yine bu yasal düzenlemeyle çalışanlar, komplolara karşı korumasız ve güvencesiz bırakılmaktadır. Kamu çalışanları ithal üst yöneticilerin ve AKP yöneticilerinin iki dudağı arasına sıkışmış, onların ağzına ve gözüne bakan, kişiliksiz, özgüveni olmayan kişiler haline sokulmak isteniyor. Kısacası AKP kendi memurunu yaratmak istiyor.

Bu taslakla AKP iktidarı kılık-kıyafet konusunu da suç olmaktan çıkarıp daha önce Anayasa Mahkemesinden geri dönen türban yasasını devreye sokmaya çalışıyor. Her zaman olduğu gibi hukuku arkadan dolanma marifetini sergiliyor. Kılık-kıyafette de bir disiplinsizlik, bir curcuna dönemi başlatılmak isteniyor.

657 sayılı yasadaki değişikliklerle devlet adeta özelleştirilmekte, devlet kurumları ticarileştirilmektedir. Özel sektörden ithal edilen üst düzey yöneticiler (CEOLAR) ile kurumlar kar ve kazanç sağlayan ticari işletmelere dönüştürülmek istenmektedir. Artık yurttaş devletinden hizmet alan değil, müşteri olarak görülecektir. Sosyal devlet böylece ortadan kaldırılacaktır. Bu tür uygulamalarla Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel ilkeleri ve nitelikleri birer birer ortadan kaldırılmaktadır.

Bu taslak, bu haliyle esnek çalışmayı ve performansı öne çıkaran, özelleştirmeci ve iş güvencesini ortadan kaldıran, çalışanların üzerinde sürgünleri, baskıları artırarak korkuyu ve sindirmeyi amaçlayan, çalışanın psikolojisini, motivasyonunu bozan, verimliliği ortadan kaldıran hiç de demokratik olmayan, Demoklas’in kılıcı gibi hep çalışanın üstünde sallanıp duran bir yasal düzenlemedir.

Sonuç olarak eleştirilen hükümlerin yasalaşması, iktidara, devlet memurlarının kazanılmış haklarını bertaraf edebileceği, memuriyet güvencesini hiçe sayacak, kamu personeli üzerinde ölçüsüz bir baskı kurabileceği uygulamaları gerçekleştirmeye yasal bir zemin olanağı bulmasını sağlayacaktır. Düzenleme bu haliyle AKP hükümetinin mevcut milyonlarca devlet memuruyla istediği gibi oynayabileceği KURŞUN ASKER haline getirme, kendi memurunu yaratma çabasını gerçekleştirmeye yöneliktir. Anlatılan bu gerekçeler ışığında ortaya konan taslağın kabul edilmesi söz konusu değildir.

Eğitim-İş olarak; AKP hükümetini bu ucube taslağı geri çekmeye çağırıyoruz. Tüm sendikaları ve konfederasyonları da iş güvencemize, haklarımıza sahip çıkma mücadelesi için birlik ve dayanışma içinde olmaya davet ediyoruz.



  Nalan Turgut


 15.06.2010

 No:6458


YAZ ETKİNLİKLERİMİZ 21 HAZİRANDA BAŞLIYOR.ÇOCUKLARIMIZ İÇİN BU YAZ HEM EĞLENCELİ HEM DE ÖĞRETİCİ BİR YAZ OLACAK..
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı Ayten-Maksut Çavdar Çaycuma Öğrenim Birimi 21 Haziran 2010 tarihinde yaz etkinliklerine başlıyor.7-16 yaş arası ilköğretim çağı tüm çocuklar etkinliklerimize katılabilir.İngilizce,bilgi benim işim,sanat etkinlikleri ve geziler.

Hepsi çocuklarımızı bekliyor.Kayıt için lütfen acele ediniz.

Adres:Atatürk Caddesi Arçelik Uzaldılar Üstü Kat:1-2 Çaycuma
Tel:03726157656


  İsmet Akyol


 15.06.2010

 No:6457


15 Haziran Salı günü saat 18.00’de Çaycuma Öğretmenevi önünde toplanıp, 657’deki Değişikliğe Hayır diyeceğiz!

Kölelik Düzeni Değil, Toplu Sözleşme; 657’deki Değişikliğe Hayır!

15 Haziran Salı günü saat 18.00’de Çaycuma Öğretmenevi önünde toplanıp, 657’deki Değişikliğe Hayır diyeceğiz!

►Tasarıda Kamu Üst Düzey Yöneticilerinin Özel Sektörden Atanmalarının Yolu Açılarak Kamu Yönetimi Yandaş ve Kamu Hizmetine Yabancı Kişilerin Emrine Sokulmaktadır

►Tasarı Esnek İstihdamın Kapısını Aralamaktadır

►Tasarıda Sicil Sistemi Tamamen Yürürlükten Kaldırılarak Performans Sistemine Geçilmektedir

►Tasarıda Kamu Görevlilerinin Görevine Son Verme Kolaylaştırılarak Güvencesiz Çalıştırma Sistemine Geçilmiştir

►Tasarı 4b Ve 4c Statüsünde Çalıştırılan Kamu Emekçilerini Ayrımcılığa Tabi Tutuyor

►Tasarı Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğini Gidermekten Uzaktır

►Tasarının Getirdiği Uzmanlık Sistemi Objektif Ölçülerden Uzaktır

►Tasarı Sendikal Haklar Konusunda Mevcut Kazanımları Yok Etmeyi Hedeflemektedir

►Tasarı Sendikal Örgütlenmenin Özüne Aykırı Olarak Toplu Görüşme Ödeneği Uygulamasını Geri Getirmektedir

Kamu emekçileri olarak siyasi iktidarın bu girişimine karşı çıkıyoruz. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu değişiklik tasarısına karşı KESK tarafından “Kölelik Düzeni Değil, Toplu Sözleşme; 657’deki Değişikliğe Hayır!” şiarıyla 15 Haziran Salı günü Türkiye genelinde her yerde eylem yapılacaktır.

KESK Çaycuma Bileşenleri olarak, 15 Haziran 2010 Salı günü saat 18.00’de Çaycuma Öğretmenevi önünde toplanıp, bu tasarının yasalaşmaması için sesimizi yükselteceğiz.

Kamu Emekçisi Arkadaş,
İş güvencesine sahip çıkmak için, kölelik düzenine hayır dememek için, insanca yaşamak için, mevcut kazanımlarımızı kaybetmemek için eylememize destek ver!

Bugün karşı çıkmazsak yarın çok geç olacak!

657 Sayılı Yasada Yapılması Planlanan Değişiklik Kabul Edilemez!

KESK ÇAYCUMA BİLEŞENLERİ



  İsmet Akyol


 14.06.2010

 No:6449


657 sayılı Devlet Memurları Kanununa yönelik değişiklik tasarısına ilişkin KESK’in değerlendirmesi

657 SAYILI YASADA YAPILMASI PLANLANAN DEĞİŞİKLİK KABUL EDİLEMEZ!

Devlet Bakanı Hayati Yazıcı tarafından kamuoyuna açıklanan 657 sayılı Kanunda yapılması düşünülen değişiklikler çalışma barışını kökten dinamitleyecek bir girişimdir. Tasarının getirdiği Avrupa Konseyi ve uluslar arası sözleşmelerin gereği olarak getirilmesi zorunlu kimi haklar ve iyileştirmeler ise yasa değişikliğinin gerçek niyetini gizlemeye yöneliktir. Bu tasarıyla mevcut kamu yönetimi kökten değişecek, kamu hizmetinin niteliği düşecek ve kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldıran esnek çalışma düzeni getirilecektir.

Tasarının ayrıntılarına baktığımızda siyasi iktidarın zaman zaman kamu personel reformu adı altında, performans uygulaması adı altında gündeme getirdiği, kamuda esnek ve güvencesiz çalışmayı, performansı ve siyasi kadrolaşmanın önünü açmayı hedefleyen yaklaşımını görüyoruz.

Bu tasarı kapalı kapılar ardında hazırlanmış, son ana kadar Konfederasyonlardan kaçırılmıştır, “ben yaptım oldu” anlayışının bir ürünüdür. Tasarı yazılı taleplerimize rağmen bizlere ulaştırılmamış, bizden gizlenmiştir. Tasarının kamuoyuna açıklamasıyla birlikte bu gizliliğin nedeni de ortaya çıkmıştır. Çünkü bu tasarıyla yapılmak istenen değişiklikleri kamu emekçilerinin kabul etmesi, sineye çekmesi mümkün değildir. İşte tam da bu nedenle tasarı emekçilerden kaçırılmıştır.

TASARIDA KAMU ÜST DÜZEY YÖNETİCİLERİNİN ÖZEL SEKTÖRDEN ATANMALARININ YOLU AÇILARAK KAMU YÖNETİMİ YANDAŞ VE KAMU HİZMETİNE YABANCI KİŞİLERİN EMRİNE SOKULMAKTADIR
Değişiklikte yer alan kamuoyunda özel sektörden CEO transferi yapılabilmesi olarak bilinen özel sektör yöneticilerinin kamu kurumlarına idareci olarak atanması konusu çok önemli sakıncalar içermektedir. Örneğin büyük bir dersane yöneticisinin il milli eğitim müdürlüğüne atandığını düşünelim, bu yöneticinin eğitimin kamusal niteliğine uygun bir yöneticilik yapması nasıl mümkün olacaktır? Ya da aynı yöneticinin dersaneleri denetlemesi kamu vicdanına uygun olacak mıdır?

Özel bir sağlık kuruluşunun CEO’su bir kamu sağlık kurumunun yöneticisi olduğunda temel sağlık hizmeti almak için hastanelere gelen yurttaşlara müşteri gözüyle bakacaktır. Çalışanlara verimlilik, kârlılık ilkeleri üzerinden bakacaktır.

Özel sektörde başarılı olmak için yöneticilerin işletmeleri kâra geçirmeleri gereklidir. Başarı vasıfları Kârlılık olan yöneticilerin bu vasıfları kamu hizmetlerinin sosyal, objektif nitelikleri göz önüne alındığında nasıl bir işlev görecektir.
Bu adım aynı zamanda kamuda emeğiyle yıllarca katkı sağlamış, önemli işlevler görmüş, başarılar elde etmiş kamu görevlilerinin motivasyonu açısından da son derece sakıncalı bir adımdır.

Kamu kurumları şirket, kamu hizmeti alan yurttaşlar müşteri değildir.

TASARI ESNEK İSTİHDAMIN KAPISINI ARALAMAKTADIR

Tasarının 5. Maddesi ile 657 sayılı Kanunun 100 üncü maddesi değiştirilerek “Memurların yürüttükleri hizmetin özelliklerine göre, bu madde uyarınca tespit edilen çalışma saat ve süreleri ile görev yerlerine bağlı olmaksızın çalışabilmeleri mümkündür.” denilerek esnek çalışmanın yolu açılmaktadır.

TASARIDA SİCİL SİSTEMİ TAMAMEN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILARAK PERFORMANS SİSTEMİNE GEÇİLMEKTEDİR

Mevcut sicil sisteminin bazı olumsuzlukları olmakla birlikte, buradaki eksikliklerin düzeltilmesi yerine görevleri kanunla belirlenmiş olan kamu hizmeti olan kamu görevlileri arasında çalışma barışını bozacak ve tamamen idarecinin insiyatifi ile yandaş memur yaratmayı hedefleyen başarı ve ödül sistemi getirilmektedir.

Tasarının 11. Maddesi ile 657 sayılı yasanın 122. Maddesi değiştirilerek ödül sisteminde başarının nasıl ödüllendirileceği belirsiz bırakılıyor.Tasarıda başarı ölçütleri için yönetmelik hazırlanması öngörülmüyor, Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşü alınmak kaydıyla kurumlarca düzenleneceği söyleniyor. Böylece idareciler çalışanlar arasına husumet sokarak, rekabet ve huzursuzluk yaratacak böylelikle kendini destekleyen ya da siyaseten kayırmak istediği kişilere ödül verebileceklerdir. Kayırmacılığı esas alan bu başarı ve ödül sistemi kabul edilemez.

TASARIDA KAMU GÖREVLİLERİNİN GÖREVİNE SON VERME KOLAYLAŞTIRILARAK GÜVENCESİZ ÇALIŞTIRMA SİSTEMİNE GEÇİLMİŞTİR

Tasarının 13. Maddesi ile mevcut 657 Sayılı Yasanın 125. Maddesinde uyarı veya kınama cezası öngörülen fiillerin çoğu, maaştan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması gibi daha ağır cezalara tabi kılınmış, yeni pek çok disiplin suçu yaratılarak özellikle kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına ilişkin eylemlerin sayısı arttırılmış ve iki kez kademe ilerlemesinin durdurulması cezası alan memurun görevine son verilmesi düzenlemesi getirilerek son derece basit eylemler memurun görevden çıkarılmasının nedeni sayılacaktır. Gerekçe olarak vatandaşa daha iyi muamele gösterilse de yapılan değişikliklere bakıldığında, bu konuda sadece bir düzenleme yapıldığı, çoğunlukla idarecinin isteklerinin itirazsız yerine getirilmesinin amaçlandığı görülür. Sadece kademe ilerlemesinin durdurulmasına ilişkin bölüme aşağıda belirtilen ve çoğu daha önce uyarı veya kınama gerektiren veya hiç suç olmayan fiiller eklenmiştir.

Tasarı kamuda çalışma düzenini mevcut halinden daha fazla hiyerarşik hale getirmeyi; kamu emekçilerini amirler karşısında el pençe divan durdurmayı hedeflemektedir. Üstelik disiplin düzenlemeleri adı altında getirilen bazı fiiller tamamen subjektif kriterlere dayandırılmıştır.
Örneğin “görev sırasında amirlerine söz ile saygısızlık etmek” fiili ne gibi bir objektif ölçüye dayandırılacaktır. Örneğin “Verilen emirlere itiraz etmek, görevleri tam ve zamanında yapmamak, hizmetin yürütülmesinde ve görevin yerine getirilmesinde kurumlarınca belirlenen usûl ve esaslara uymamak diye ifade edilen fiil sendika işyeri temsilcilerinin sendikal faaliyet gereği dile getirmek durumunda oldukları itirazları disiplin konusu edebilecektir.

Ayrıca bu düzenleme kamu emekçilerinin amirlerin hukuka aykırı olan emirlerine uymama yönündeki Anayasal haklarına da aykırıdır.

Yine mesleki bir konuda basına açıklama yapması gereken bir kamu emekçisi örneğin ameliyat sonrası açıklama yapan bir cerrah bu eylemi nedeniyle kademe ilerleme cezasına tabi kalacak, tekrarı durumunda işten çıkarılabilecektir.

TASARI 4B ve 4C STATÜSÜNDE ÇALIŞTIRILAN KAMU EMEKÇİLERİNİ AYRIMCILIĞA TABİ TUTUYOR

Tasarı Avrupa Konseyi ve uluslar arası sözleşmelerin gereği olarak getirilmesi zorunlu kimi haklar ve iyileştirmeler konusunda 4B ve 4C statüsünde çalıştırılan kamu emekçilerini kapsam dışında tutuyor. Doğum izni, süt izni ve mazerete ilişkin izinlerden bu durumdaki emekçiler yararlandırılmayarak ayrımcılığa tabi tutuluyorlar.

TASARI TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİNİ GİDERMEKTEN UZAKTIR

Tasarı ebeveynlik haklarıyla ilgili olumlu değişiklikler içermekle birlikte kamu emekçilerinin en temel talebi olan doğum sonrası ücretli izinin süresini arttırmamıştır. 8 Hafta olan bu iznin en az 16 hafta olması gerekmektedir. Ayrıca ücretsiz izinle ilgili maddeye ücretsiz izinde geçen sürelerde her türlü özlük ve emeklilik haklarının korunacağı hükmü getirilmelidir. Çocuk bakımının devletçe üstlenilmesi yasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

Aksi halde kadınların çalışma yaşamında yükselme ve terfi konusundaki dezavantajlı konumları derinleşecektir.

TASARININ GETİRDİĞİ UZMANLIK SİSTEMİ OBJEKTİF ÖLÇÜLERDEN UZAKTIR

Tasarıda uzmanlık sistemi ile ilgili getirilen sözlü sınava (mülâkat) ilişkin koşullar objektif ölçülerden uzaktır. Ayrıca kayıt altına alınmaması söz konusudur. Danıştay’ın kayıt altına alma yönündeki hükmünü ortadan kaldıracak şekilde, kayıt tutulmayacağının özellikle belirtilmesi, sözlü sınav adı altında kayırmacılığın yolunun açılması demektir. Ayrıca sözleşmeli uzmanlık anlayışı hakim kılınarak kamu emekçileri arasındaki ücret makasının derinleştirilmesi hedefleniyor.

TASARI SENDİKAL HAKLAR KONUSUNDA MEVCUT KAZANIMLARI YOK ETMEYİ HEDEFLEMEKTEDİR

KİT personel rejimini düzenleyen 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede sözleşmeli personelin sendikaya üye olamayacakları hükmü, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu Hükmüne paralel olarak yürürlükten kaldırılmaktadır. Yani 4688 sayılı yasaya aykırı olan düzenleme çıkarılmış olmaktadır. Ancak maddenin devamında, 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 14. Maddesine daha önce yer almayan “Grev Yasağı” getirilmiştir.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin ve ILO komitelerinin açık kararlarına karşın bu biçimde getirilen grev yasağı Anayasanın 90. Maddesini ve uluslar arası hukuku hiçe saymaktır. Anayasa değişiklik paketine eklenen toplu sözleşme hakkı grev hakkıyla bir bütündür; bunların bölünmesi Anayasanın 13. Maddesindeki hakkın özünü ortadan kaldırma yasağını da ihlal eder.

TASARI SENDİKAL ÖRGÜTLENMENİN ÖZÜNE AYKIRI OLARAK TOPLU GÖRÜŞME ÖDENEĞİ UYGULAMASINI GERİ GETİRMEKTEDİR

Tasarı sendikalı kamu emekçilerine Geçici 58. Madde ile 4688 Sayılı yasaya eklenen TOPLU GÖRÜŞME ÖDENEĞİ verilmesi ön görmektedir. Hükümet bu yolla daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen uygulamayı Anayasa Mahkemesi kararını hiçe sayarak yandaş sendika yaratma ve bunu nemalandırma amacıyla sendika hukukuyla bağdaşmayacak bu düzenlemeyi bir kez daha gündeme getirmiştir.

Buna göre sendika üyesi olan kamu görevlilerine Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarında olmak üzere yılda 4 defa toplu görüşme ödeneği (ikramiyesi) verilecektir. Bu şekilde, sendika üyesi memurlara ödenecek sendika üyeliği ikramiyesinin yıllık tutarı yaklaşık 122 TL’dir.

Sendikalar emekçilerin öz örgütleridir ve bu nedenle işverenden bağımsız olmaları esastır. Bu nedenle sendikalar sadece üyelerinin kendi gelirlerinden ödeyecekleri aidatlar sayesinde ayakta kalmalıdır. Ayrıca bilindiği gibi toplu görüşme ödeneği uzun zamandır yandaş bir konfederasyon tarafından her fırsatta talep edilmektedir. AKP iktidarı döneminde % 900’lere varan üye artışlarıyla yetkili konfederasyon haline gelen bir konfederasyonun bu talebinin tasarıda yer alması diğer konfederasyonlardan gizlenen tasarının bu konfederasyonla paylaşılmış olduğu kuşkusunu doğurmaktadır.

Emekçilerin siyasi iktidarın bu tasarısını kabul etmeleri mümkün değildir. Kuşkusuz 657 sayılı yasada değiştirilmesi gereken pek çok hüküm vardır; ancak bunlar emekçilerin temsilcilerinin de görüşü alınarak geniş bir mutabakat ekseninde yapılmalıdır. Çünkü 657 sayılı yasa kamu emekçileri açısından bir üst sözleşme niteliğindedir. Bu nitelikte bir yasa tek yanlı dayatmayla değiştirilemez.

Tasarı kamu emekçilerinin grev ve toplu sözleşme hakkını tamamen ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Sendikalarımızı bir dernek haline getirmeyi, emekçileri eylemden, hak aramak ve taleplerini dile getirmekten yıldırmayı hedeflemektedir.

Buradan kamu emekçilerine sesleniyoruz:
KESK olarak 2 milyon kamu emekçisinin sesi olmak için mücadele ediyoruz. Kamu emekçileri mücadelesi KESK’in açtığı bir yoldur. Mevcut diğer konfederasyonlar KESK’in kazanımı sayesinde var olabilmişlerdir. KESK kapıkulluğu anlayışına karşı kamu emekçisi anlayışını inşa etmiştir. KESK sendikadır.
İş güvencesine sahip çıkmak için, insanca yaşamak için, mevcut kazanımlarımızı kaybetmemek için gücümüzü KESK’te birleştirelim.

Siyasi iktidar bilmelidir ki,
Kamu emekçileri olarak siyasi iktidarın bu girişimine karşı çıkıyoruz. Bu tasarının yasalaşmaması için mücadele edeceğimizi buradan ilan ediyoruz. Bunun için fiili ve meşru mücadele zeminlerinde sesimizi yükselteceğiz.

KÖLELİK DÜZENİ DEĞİL, TOPLU SÖZLEŞME; 657’DEKİ DEĞİŞİKLİĞE HAYIR!

Yaşasın emek, barış ve demokrasi mücadelemiz!

Not: 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu değişiklik tasarısına karşı KESK tarafından “Kölelik Düzeni Değil, Toplu Sözleşme; 657’deki Değişikliğe Hayır!” şiarıyla 15 Haziran Salı günü Türkiye genelinde her yerde eylem yapılacaktır.




  Bülent Özgümüş


 11.06.2010

 No:6433


Yıl 1980 Kitaplar Toplatılıyor/Yakılıyor - Yıl 2010 İnternet Karartılıyor
Değerli Basın,

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Yönetim Kurulu, Youtube yasağı üzerinden Google hizmetlerine erişimin engellenmesi hakkında yazılı bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada, İnternet'te sansürün çözüm olmadığı vurgulandı. Açıklamanın tam metni aşağıda sunulmuştur.

Saygılarımla.

Bülent Özgümüş
TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası
Zonguldak İl Temsilcisi

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI BASIN AÇIKLAMASI

Yıl 1980 Kitaplar Toplatılıyor/Yakılıyor

Yıl 2010 İnternet Karartılıyor

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), 3 Haziran 2010 tarihinde İnternet servis sağlayıcılara gönderdiği bir yazı ile Google Firması‘na ait bazı İnternet Protokol (IP) adreslerinin erişimlerinin "hukuksal nedenlerden" dolayı engellenmesini talep etmiştir. TİB‘in bu kararı üzerine 4 Haziran 2010 tarihi itibariyle İnternet erişiminde, tüm Türkiye‘de nedeni anlaşılmayan bir yavaşlık yaşanmıştır. Google, Youtube‘un IP‘sini ayırarak kendi hizmetlerini Türkiye‘de sunabilmek üzere çalışma yürüttüğünü açıklamıştır.

Bu yavaşlığın ve erişimde yaşanılan sıkıntıların sebebi, TİB‘in "Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi‘nin 05/05/2008 tarihli ve 2008/402 No‘lu kararı"na dayandırarak erişim kısıtlamasını genişletmesidir. Bahsi geçen 5 Mayıs 2008 tarihli karar metni "http://www.youtube.com alan adlı İnternet sitesine ve bu siteye erişimi sağlayan 208.65.153.238-208.65.153.251 ve 208.65.153.253 IP numaralarına 5651 Sayılı Yasanın 8/1-b ye 2,3,9 fikralari ile CMK 162 maddesi gereğince ENGELLENMESINE" şeklindedir. Erişim engelleme kararı, TİB tarafından yeniden yorumlanarak Google ana sayfası dahil olmak üzere, "gmail, google maps, google earth, google docs" gibi Google üzerinden verilen birtakım hizmetlere erişmin de kısıtlanarak, bu servisleri kullanan web sayfalarının dolaylı olarak yavaşlamasına neden olmuştur.

TİB yeni bir yargı kararı olmaksızın, kendini yargı organı yerine koyarak yetki aşımına gitmiştir. 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun"da mahkeme kararı olmaksızın TİB‘e verilen engelleme yetkisi, 8. Madde‘nin 4 Fıkrası‘nda belirlenmiştir. Yapılan uygulama 5651 sayılı yasayla kuruma verilen görev ve yetkiyi de aşmaktadır.

TİB‘in Google IP havuzunda dinamik olarak değişen Youtube‘a erişim sağladığını iddia ettiği IP‘lere koyduğu erişim kısıtlaması, teknik olarak da sorunludur. IP havuzunda IP‘ler dinamik olarak değiştiği için sürekli koyduğu yasak delinecek ve dinamik yapıdan dolayı oluşan yeni IP‘lere de yasak koymak zorunda kalacaktır. Bu mantıkla teknik olarak bir süre sonra bu havuzdaki bütün IP‘leri yasaklamak zorunda kalacağı için Google ve verdiği tüm hizmetler tamamen kapatılmış olacaktır.

Hukuk devletinde, yargı kararlarının yeniden yeniden yorumlanarak, idarenin keyfi hareket etmesi, hukuka aykırı işlem ve eylem yapması söz konusu olamaz. Bilgi toplumuna doğru giderken yapılan bu hukuksuzluğu gerçekleştiren idare ve buna itiraz etmeyen iktidar sansürcü zihniyeti temsil etmektedir. Temel hak ve özgürlükler çevresinde değerlendirilmesi gereken bu konu yasak uygulanan firmaların ülkemizde temsilcilik açmamasından dem vurularak ya da vergi borçları öne çıkartılarak saptırılamayacak kadar önemlidir.

Konuyla ilgili TİB‘in bağlı olduğu Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu‘nun ilgili bakanlığından verilen demeçte konu "...tamamen yargıyla ilgili bir konudur. Bakanlığımızın bu yasakla doğrudan dolaylı hiçbir dahli yoktur" denilmektedir. Oysa 5 Mayıs 2008 tarihli ve 2008/402 No‘lu mahkeme kararının, son yapılan IP‘lerin engellenmesini içermediği ortadadır.

Uygulanan yasaklarla, iletişim, bilgi edinme, ticari faaliyetlerde bulunma günlük hayatlarımızın vazgeçilmezi olan İnternet‘e erişim engellenmiştir. Bunun sonucu, birçok vatandaşımız maddi ve manevi olarak olumsuz etkilenmiş, başta iletişim hakkı olmak üzere, kişi hak ve özgürlükleri ihlal edilmiştir.

Bütün bunların dışında erişimde yavaşlığa sebep olarak yayın organlarında gösterilen TİB‘in kullandığı "EEKA sunucuları" ve bu sunucuların yaptıkları kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Bu sunucularla yapılan takibin neleri içerdiği, bununla hangi suçların önlenmek istendiği belirtilmelidir. Tüm İnternet trafiğinin izlenmesi, gönderilen e-postaların kayıt altına alınması gibi kamuoyunda oluşan "gözetleniyoruz" korkusunun kanıksanmış bir duruma dönüşmemesi için kuruma düşen görev, bu takibin ayrıntılarının açıklanmasıdır. Eğer amaç sadece kanunun verdiği yetki kapsamında "İnternet ortamında işlenen suçlarla mücadele" ise ve bir "korku" yaratarak toplumu disipline etmek değilse; uygulanan takibin ayrıntılarının kamuya açılması ve kamunun bilgilendirilmesi bir zorunluluktur.

Kurumun amaçları arasında olması gereken "kamu güvenliği", herkesçe kabul edilecek bir konudur. Ancak şeffaf olmayan uygulamalar; toplumun, kurum kararlarını desteklemesi yerine, toplumda kararların yasakçı bir zihniyetle alındığı düşüncesini beslemektedir. Uygulamaların kamu yararına yapıldığının anlaşılması ve toplumun desteğinin sağlanması için "şeffaflık" birincil ödev olarak kabul edilmelidir.

Bakanlık ve ilgili kurumun, aldığı hukuksal dayanaktan yoksun kararla, bu yasakta birinci dereceden dahli olan kurumlar oldukları açıktır. Geçmişte toplumsal hayatı yeniden yapılandırmak ve toplumu zararlı düşüncelerden korumak adına, kitapları yakmak ve toplatmakta çözüm bulan zihniyet, bugün de benzer şekilde farklı olanı sindirmeye yönelik site kapatarak ve erişimi yasaklayarak kendini var etmektedir. Bu uygulamalar 12 Eylül yasakçı zihniyetinin, 21. Yüzyıl İnternet Çağı‘nda da varlığını sürdürmekte olduğunu göstermektedir.

Elektrik Mühendisleri Odası olarak, İnternet ve bilişim teknolojilerinin kullanımına yönelik olarak esas alınması gereken anlayışa ilişkin temel önermelerimiz şöyledir:

•- İnternet erişimi; "yasakçı", "engelleyici" değil, "güvenli" ve "çağdaş hukuk ölçülerine uygun" olarak sağlanmalıdır.

•- Kamu güvenliği ve kamu yararı arasındaki ince çizgi iyi anlaşılmalı; güvenlik bahane edilerek, yurttaşlarımız başka ülkelerde sunulan hizmetlerden mahrum bırakılmamalıdır.

•- Dünyada İnternet‘i yasaklayan ülkeler sınırlı sayıdadır. Bu ülkeler arasında anılmak Türkiye için kara bir leke oluşturmaktadır. Bu leke bir an önce silinmelidir.

•- Yapılan takiplerde hukukun üstünlüğü ve özel hayatın mahremiyeti gözetilmelidir.

•- Devletinden korkan değil, kurumlarına güvenen ve destekleyen bir toplum yaratmak hepimizin görevidir.

•- İnternet‘te sansürün çözüm olmadığını, dünyayı saran ağı kısıtlamak ya da engellemek gibi bir işe kalkışmanın Türkiye‘nin yararına değil, zararına olacağının farkına varılmalıdır.

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI
YÖNETİM KURULU
11.06.2010



  Özge Aslı Özcan


 10.06.2010

 No:6430


EĞİTİM-İŞ: ETKİLİ SENDİKA OLMAK LAZIM

Ülkemizde sayısal olarak her yıl sendikalara yenileri eklenmektedir.. Kuşkusuz yetkili sendikalar gerçekten etkili olsalardı bu kadar çok sendika da olmazdı! Bu kadar çokluğa karşı gerçekten üyelerin hak ve menfaatlerini koruyan ve kollayan kaç tane sendika vardır?

Sayı ve yetki değil, düşünce ve etki önemlidir. Yetkili sendikaların o yetkiyle, eğitim çalışanlarının zararına kararlar aldığını görmek bu iddiamızı destekler niteliktedir.

Sendikamız ilk olarak 1990 yılının Mayıs ayında kurulmuş, bu biçimiyle 80 sonrasında kurulan ilk eğitim sendikası olmuştur. Faşist darbenin örgütsüz toplum tasarısına karşı devrimci bir eylem olarak gelişmiştir. Aynı yılın eylül ayında kurulan Eğit-Sen ile 1995 yılında birleşme kararı alınmış ve Eğitim-Sen doğmuştur. Ancak bu birliktelik 2005 yılında bitmiştir.
Eğitim-İş’in tekrar kurulmasında Eğitim-İş’in tarihi rol oynar, tarih bir hesaplaşmanın tarihidir. İlk kurulduğu dönem yani 1990–1995 yılları arası, 12 Eylül darbesinin “örgütlülüğü ortadan kaldırışına bir isyan” olarak biçimlenmiştir. İkinci dönemi, sendikal hareketin yörüngesindeki şaşmaya bir başkaldırı olarak ortaya çıkmıştır.

Tekrar kurulduğumuz yıl, hem AKP iktidarının kurumsallaştığı ve hem de Cumhuriyetin iğdiş edilmeye başlandığının artık açıkça görüldüğü bir yıldır. Eğitim-İş’i yeniden kuranlar, bu sürece karşı çıkması ve Cumhuriyetin yanında saf tutarak direnç geliştirmesi gereken kendi sendikalarını “etnik meseleler” ile uğraşır bulmuşlardır. Cumhuriyeti savunacak bir eğitim sendikasına olan ihtiyaç kuruluşumuzdaki temel gerekçedir. Eğitim sisteminin düzenli olarak gericileştirilmesine de bir karşı çıkış amaç edinilmiştir. İkinci gerekçemiz, eğitim emekçilerinin haklarına yönelik yoğunlaşan sistemli saldırılara karşı çıkmaktır. Yani asıl olan vatan’dır! Önce Vatan, sonra sendikadır!

Eğitim-İş, bu hizmet kolunda benzerlerine kıyasla;
AB’yi emperyalist bir kuruluş olarak görür. Kurumsal düzeyde AB ile ilişki kurmaz ve sendikal ilişkilerin kurulmasına da karşı çıkar. Ancak AB’nin sendikal örgütlenmesi olan ETUC’tan para alan sayıca kalabalık sendikalar vardır.

Bize göre bir “Kürt Sorunu” yok ancak bir takım “Kürtçülerin” çıkardığı sorun vardır. Bu tam anlamıyla politik bir oyundur ve bu oyunun tarafları, emperyalizmin işbirlikçileriyle karşıtlarıdır. Ancak çarpıtılmış Kürt sorununu öncelikli gören, Cumhuriyet ve Mustafa Kemal ile “sol”u ayrıştırmaya çalışan sahte solcular, sayıca kalabalık sendikalar vardır.

Eğitim İş haklı olduğu her yerde vardır! Ancak sınıf ve kitle sendikacılığı yaptığını iddia edip “emek ve demokrasi” adı altında yaptığı eylemlerde Eğitim-İş’i yanlarından kovan sayıca kalabalık sendikalardır ve bu zamanlar maskelerin düştüğü zamanlardır. Bunlar aynı zamanda Eğitim-İş’in sendikal hayatta dik duruş konusunda “tek başına” olduğunun bir göstergesidir. Eğitim iş hem Cumhuriyete sahip çıkan, hem Mustafa Kemal’e sahip çıkan ve hem de emekçi sınıfın haklarını koruyarak o hakları genişletmeye çalışan tek sendikadır!

Eğitim-İş ve bağlı olduğumuz Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu, Habur’a gidip PKK’lıların karşılanmasında hazır olda bulunan sendikalardan değildir. Gerçek bir bağımsızlık taraftarıdır, hem emperyalizme ve hem de emperyalizmin işbirlikçilerine sonuna kadar karşıdır. Ancak PKK’lıları karşılayan sayıca kalabalık konfederasyonların başkanları vardır.

Bakanlıktaki liyakatsiz kadrolar ile bir hedef doğrultusunda yapılan yönetmelikler hukuk büromuzca iptal ettirilir. Eğitim-İş tam 3 defa bakanlığın çıkardığı yönetici atama yönetmeliklerine dava açmış ve iptal ettirmiştir. İptal edilen yönetmeliklerin hepsinde, AKP iktidarı döneminde alınmış olan teşekkür-takdir belgeleri ve ödüllendirmeler ön plandadır. Devlet kurumlarının çoğu ideolojik olarak ele geçirilmiş durumdadır. Bu durum sendikamızın varlık nedenini hem daha iyi açıklamakta ve hem de mücadele gücümüzü perçinlemektedir. Hiç kuşku yok “liyakat” son derece önemlidir. Sayıca kalabalık olan bazı sendikalar ise “Personel Atama Daire Başkanlığı” gibi çalışmaktadırlar. Buna karşı görünen sayıca kalabalık olan diğer sendikalar ise geçmişte “Personel Atama Daire Başkanlığı” gibi çalışmıştır.

Yetkili değil etkili sendika olmak lazımdır!..
Sayıca fazla olan sendikalarda örgütlenmek ve konuşmak kolaydır, ama iş üyelere hesap vermeye gelirse diller tutulacaktır. Oysa her öğretmenin sahip olması gereken tek nitelik vardır, o da Atatürkçülüktür. Gerçekten Atatürkçü olduğunu iddia eden herkes bizimledir! Eğitim iş örgütlenmesi, ne emperyalist oyunlara, ne sahte dincilere, ne ırkçılara, ne bölücülere geçit vermeyecektir!. Öğretmen hareketi içindeki yetki elde etme görevi ise burada "ikincil" bir öneme sahiptir. Nitekim bu hedef, "uzun vadeli" bir hedeften başka bir şey değildir. Ülkenin bu günkü konumunda öncelikli hedefimiz, Kemalist ilkeleri savunabileceğimiz, söylemlerimizi dile getirebileceğimiz bir sendikadır. Gerçek şu ki, Türkiye'nin bugünkü asıl ihtiyacı gerçekten demokratik, bağımsızlıkçı, Kemalist, ilerici söylemleri olacak kurumlara duyulan ihtiyaçtır.
Özge Aslı Özcan-Eğitim İş



  Ahmet Karaca


 01.06.2010

 No:6409


ÖNCELİKLE İSKENDERUN ŞEHİTLERİMİZE ALLAHTAN RAHMET DİLERİM...
KARA BİR GÜN DAHA YAŞADIK.ÖNCELİKLE İSKENDERUN ŞEHİTLERİMİZE ALLAHTAN RAHMET,YAKINLARINA BAŞSAĞLIĞI DİLERİM.İNSANİ YARDIM GEMİLERİNE YAPILAN SALDIRI İLE AYNI ZAMANA DENK GELMESİ İSE ÇOK DAHA KÖTÜ SENARYOLARIN YOLDA OLDUĞUNU GÖSTERİYOR.HER İKİ OLAYIDA TEŞKİLATIM VE KENDİ ADIMA ESEFLE KINIYORUM.SEVGİLİ TÜRK HALKI;GÜÇLÜ TÜRKİYE TÜM KESİMLERİN KORKULU RÜYASI OLDUĞU İÇİN,BAZI SENARYOLAR OLDUĞU BİR GERÇEK.GÜN BİRLİK VE BERABERLİK GÜNÜDÜR.KENETLENME GÜNÜDÜR.HAİN TERÖR ÖRGÜTÜ TEHDİTLER SAVURUYOR.ÇAPULCULARA BIRAKACAK PABUCUMUZ YOK.ULUSUMUZUN BAŞI SAĞOLSUN. AHMET KARACA
TÜRKİYE PARTİSİ ÇAYCUMA İLÇE BAŞKANI










  Zerrin Güneş


 31.05.2010

 No:6407


İNSANİ YARDIM GÖTÜREN GEMİLERE SALDIRAN İSRAİL’İ LANETLİYORUZ!
İsrail yine bir vahşete imza attı. Filistin’e insani yardım götüren gemilere operasyon düzenleyen İsrail, bir kez daha insanlık suçu işledi.

İsrail’in “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” kampanyası kapsamında Kıbrıs'ın güneyinden Gazze'ye doğru seyreden gemilere operasyon düzenlemesi ve bu operasyonda çok sayıda kişinin yaşamını yitirmesi gündemi sarstı.

İnsani yardım gemisine bile saldırı düzenleyecek kadar gözü dönmüş olan İsral’in bu saldırısını lanetliyoruz. Filistin’e gözünü kırpmadan saldıran, masum insanları katleden İsrail, bu saldırıyla yine dünyaya çirkin yüzünü gösterdi.

Felsefesi öldürmek üzere kurulu olan İsrail, sırtını dayadığı ülkeleri güç unsuru olarak görerek, tüm dünyaya kafa tutmaktadır. İsrail’e her fırsatta kol, kanat gerenler, İsrail vahşetini artık görmelidir. İnsan haklarını savunan herkes, İsrail’in yaptıklarını kınamalı, sivillerin katledilmesine müsaade etmemelidir.

İsrail işlediği suçların bedelini ödemelidir. Gözünü kan bürümüş olan İsrail’e yönelik bir yaptırımda bulunulmazsa, ambargo konulmazsa, İsrail katliamlarına devam edecek, masum insanlar ölecektir. Dünyanın yapması gereken; İsrail’i uluslararası arenada tek başına bırakmak, uluslararası hukuku çiğneyen, savaş suçu işleyen İsrail’e hesap sormak, İsrail’in uluslararası mahkemeler tarafından cezalandırılmasını sağlamaktır.

İsrail’in karşısında el pençe divan duranlar, İsrail’i evin yaramaz çocuğu olarak görüp, yaptıklarına ses çıkarmayanlar, İsrail’in saldırılarına göz yumanlar en az İsrail kadar suçludur.

Buradan Birleşmiş Milletlere sesleniyoruz, İsrail’e en büyük desteği veren Amerika Birleşik Devletleri’ne sesleniyoruz, Avrupa Birliği’ne ve tüm dünya ülkelerine sesleniyoruz:

İSRAİL VAHŞETİ ARTIK DURDURULMALIDIR. İSRAİL, ULUSLARARASI MAHKEMELER TARAFINDAN CEZALANDIRILMALIDIR. VİCDANI OLAN HERKES, İSRAİL’İN VAHŞİ SALDIRILARINI LANETLEMELİ VE İSRAİL’E KARŞI ORTAK HAREKET ETMELİDİR. KANLA BESLENEN İSRAİL’E ARTIK TÜM DÜNYA TEK SES, TEK YÜREK OLARAK “DUR” DEMELİDİR.

İktidar da, tepkisini güçlü bir şekilde ortaya koymalı; Türkiye, İsrail’e yaptırım uygulanması ve İsrail’in cezalandırılması konusunda her türlü girişimde bulunmalıdır. Biz eğitimciler olarak, silahsız insanların üzerine mermi yağdıran İsrail’i bir kez daha şiddetle kınıyor ve lanetliyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Türk Eğitim Sen Çaycuma Temsilciliği



  Zerrin Güneş


 31.05.2010

 No:6406


ANALARIN GÖZ YAŞI SEL OLDU
3 askerimiz, 3 geçici köy korucusu şehit oldu.Ayrıca, Antakya’da maden ocağını basan teröristler 1 güvenlik görevlisini, İskenderun'da ise 6 askerimizi şehit etti. Anaların göz yaşları dindirilemedi, aksine analar her geçen gün daha da ağlar hale geldi. Milletimizin yüreği her geçen gün daha da yanar hale geldi.
Ülkeyi yönetme becerisini gösteremeyen beceriksiz siyasetin, terörle mücadele konusunda tek başarısı, terörü azdırmak, teröristi şımartmak oldu. Terör ve terör örgütü karşısında Habur’la doruğa çıkan zaafiyet ve teslimiyet, terör örgütünü ve taşeronlarını azdırmak ve şımartmaktan başka bir işe yaramadı.
İçi bir türlü doldurulamayan açılım safsatasının ülkemizi terörle mücadelede getirdiği nokta, her gün gelen şehit haberlerinin artması olmuştur. Milli hassasiyeti olanların, kandan beslenenler diye tanımlanmaya başlanması, neredeyse milli tepki ve direnci de bitirme noktasına gelmiştir.
Milli hassasiyeti olan kişi, kurum ve kuruluşlar kandan beslenenler olarak takdim edilince, ortada, terör örgütü mensupları, sempatizanları ve taşeronlarından başka kimse neredeyse kalmamış bir görüntü içerisinde, milletimizin tek tepkisi şehit cenazelerine katılmaktan ibaret olmaktadır.
Tabiri caizse, taşlar bağlanmış, köpekler serbest bırakılmıştır. PKK taşeronları, Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve milletimize karşı her türlü tehdit ve hakareti alenen seslendirirken, sanki görünmez bir dokunulmazlık zırhına büründürülmüştür. Tek görevleri, PKK’nın taşeronluğunu yapmak olan sivil toplum örgütleri hala itibar gören, desteklenen örgütler olarak faaliyetlerini milletimizin gözlerinin içine bakarak, pervasızca sürdürmektedir. İşin garibi, kendisini vatansever olarak nitelendiren, milli ve manevi değerlere saygılı olduklarını söyleyen pek çok kişi ve kuruluş da, bu ihanet odaklarına bilerek veya bilmeyerek, dolaylı destek vermektedir.
Türküm demek neredeyse suç haline gelmiş, Türklüğü öne çıkarmak bölücülük yapmakla eş değer sayılır olmuştur. Dağlardaki, kurum ve kuruluşlardaki NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE! yazılarından bile rahatsızlık açıkça dile getirilmeye başlanmış, bu tutum sözde vatansever, sözde millici ve maneviyatçı geçinenlerden de büyük destek görmüştür. Türklük ve taşıdığı değerlere karşı çıkmak entellektüllik ve açılımcılık olarak lanse edilmeye başlanmış ve televizyonlarda, gazete sütünlarında en organize şekilde işlenmiştir. Bu durum, milli kimliğimizden hızla uzaklaşmayı beraberinde getirirken, terör örgütünü şımartmış, her tavizi mücadelelerinin bir önemli kazanımı olarak görmüş ve terör bataklığı ülkemizin ve milletimizin güvenliğini, huzurunu ve geleceğini tehdit edecek kadar derinleştirilmiştir. Başta ülkeyi yönetenlerin ve destekçilerinin bu teslimiyetçi ve terör örgütünü muhatap alma görüntüsü, terör örgütü mensuplarında “hedefe ulaşıyoruz” düşüncesinin daha da kökleşmesine sebep olmuştur. Doğu ve Güney Doğuda devlettten yana olan milyonlarca vatandaşımız, terör örgütünün insafına terk edilmiş, onların kucağına itilmiştir.
Türk Eğitim Sen olarak, terörle mücadelenin kurallarının yeniden hatırlanmasını istiyoruz. Millet olarak gerçekleri görmek zamanının geldiğine inanıyoruz. Başta evlatlarımız olmak üzere, neleri kaybettiğimizi görmek gerektiğinin altını çiziyoruz. Ülke bütünlüğüne sahip çıkmanın, hem bizlerin geleceği hem de huzur ve güven içinde yaşayabilmenin temel şartı olduduğunu artık görmek zorundayız. Şehitlerimize Yüce Allahtan rahmet, ailelerine ve milletimize sabır diliyoruz. Onüç şehidimizin son şehitlerimiz olmasını Yüce Allahtan niyaz ediyoruz.

Türk Eğitim Sen Çaycuma Temsilcilği



  Zerrin Güneş


 28.05.2010

 No:6394


TARİHİN SEYRİNİ DEĞİŞTİREN BÜYÜK FETİH
Dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan İstanbul’un, şanlı ecdadımız tarafından fethinin 557 yıldönümü idrak etmekteyiz. Tarihin seyrine değiştiren büyük fetih; bilimin, taktiğin, savaş stratejisi kabiliyetinin ve Türk’ün büyük imanının en bariz göstergelerinin biridir. Bu gurura vesile olan Fatih Sultan Mehmet Han’ı ve bu şehri vatan toprağı kılan kahraman ceddimizi rahmet, minnet ve şükranla yad ediyoruz.
İstanbul’un fethiyle ,Fatih Sultan Mehmet ve onun inançlı erleri ;asırlık bir Türk İslam davasını zafere erdirmişler ve Peygamber Efendimizin çağlar öncesinden gelen övgüsüne mazhar olmuşlardır.
İstanbul’un fethi Türklüğün ruhunda gizli olan cihan hakimiyeti ülküsünün doruk noktasına ulaştığı, nesilleri aşan sarsılmaz bir inancın sonucu olan kutsal bir zaferdir.
Bugün bedeli şehit kanıyla ödenmiş vatan toprağı üzerinde kanlı hesaplar içine girip binlerce yıllık kardeşlik harcını yok etmek isteyenler tarihi gerçeklerin bilincinde olmalıdır. Çok büyük ve köklü bir medeniyetin mimarlarıyla karşı karşıya olduklarından bihaber olan bu gafiller ciddi bir yanılgı içindedirler.
Türk vatanının bölünmez bütünlüğü aziz milletimizin birliği üzerinde hesapları olanlar iyice anlamalıdırlar ki; ülküsü uğrunda neleri başarabileceğini 29 mayıs 1453’te tüm cihana ispatlayan aziz atalarımızın 557 yıl önce sahip olduğu inanç ve kudret,Türk milletinin yiğit ve cefakar evlatlarında bugün de mevcuttur.
Yüzyıllarca adaletle dünyaya hükmeden kahraman ecdadımızın mirasının şuurundayız. Türk eğitimcileri olarak. çocuklarımızı ve gençlerimizi, 21yaşında İstanbul’un fatihi olan Sultan Mehmet’in duygu ve ideallerine sahip bireyler olarak yetiştirmeyi bir görev olarak kabul ediyoruz. Yürekten inanıyoruz ki ;muhtaç oldukları kudreti damarlarındaki asil kanda taşıyan Türk Gençliği yeniden ‘Yeni bir çağ’ açacak ve tekrar tarihe mührünü vuracaktır.



  Nalan Turgut


 26.05.2010

 No:6386


EĞİTİM İÇİN HERKES EKRAN BAŞINA!
Eğitim Gönüllüleri 15. Yıl Özel Yayını 28 Mayıs’da Kanal D’de yapılacak.
Eğitim için ekran başına!
Ülkemizin eğitim alanında faaliyet gösteren en yaygın sivil toplum kuruluşu olan TEGV, 28 Mayıs 2010 Cuma gecesi Kanal D’ de gerçekleştireceği özel yayınla 15. Yılını kutlayacak ve daha aydınlık bir gelecek için çocuklarımızın eğitimine destek çağrısı yapacak.
Bu yıl 15. yılını kutlayan Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV); ülkemizdeki eğitim sorunlarına dikkat çeken ve Vakfın faaliyetlerini kamuoyu ile paylaşarak, izleyenleri de destek olmaya çağıran bu yılki özel yayınını Kurumsal İletişim Sponsoru Kanal D desteğiyle Beyaz Show’da gerçekleştirecek.
TEGV 15. Yıl Özel yayını Beyazıt Öztürk’ün ev sahipliğinde Kıvanç Tatlıtuğ, Okan Bayülgen, Acun Ilıcalı, Mehmet Ali Birand, Saba Tümer, Melis Birkan, Cem Davran, ‘Geniş Aile’ ekibinden Ufuk Özkan, İlker Ayrık, Yeşim Ceren Bozoğlu ile Ebru Gündeş ve Songül Öden’in katılımıyla gerçekleşecek.
Vakfın faaliyetlerinin anlatıldığı kısa filmlerin gösterileceği özel yayına katılan konuklar eğitime destek çağrısı yapacak. Bu yıl “1 SMS TEGV’e destek! 6 SMS Bir Çocuğun Geleceği Demek!” sloganıyla eğitime ve çocukların geleceğine destek çağrısı yapan Vakıf’a katkıda bulunmak isteyenler faturalı ve faturasız cep telefonlarından 3353’e kısa mesaj atarak TEGV’e 10 TL katkıda bulunacaklar. Bir çocuğun TEGV’deki bir yıllık eğitimine destek olmak isteyenler ise; 6 SMS (60 TL) göndererek bir çocuğun daha geleceğe umutla bakmasını sağlayacaklar.
28 Mayıs Cuma Gecesi 23:30’da Kanal D’de Beyaz Show’da TEGV 15. Yıl Özel Yayını’nda buluşmak dileğiyle, ekran başına !
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı hakkında:
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, ilköğretim çağındaki çocuklarımızın temel eğitimlerini tamamlayıcı, ders saatleri içinde ve dışında çok yönlü bir eğitim desteği almalarını ve çağdaş eğitim olanaklarından faydalanmalarını amaçlıyor. Türkiye genelinde 11 Eğitim Parkı, 55 Öğrenim Birimi, 20 Ateşböceği (Gezici Öğrenim Birimi) ve 1 İl Temsilciliği ile çocuklarımıza eğitim desteği hizmeti sürdürüyor. Kuruluşundan bu yana bir milyon çocuğumuza verdiği eğitim desteğini binlerce gönüllüsünün desteği ile gerçekleştiriyor. Eğitimde özgün modeli ile uluslararası kuruluşların da dikkatini çeken Eğitim Gönüllüleri 2003 yılı içinde Uluslararası Gençlik Vakfı (International Youth Foundation-IYF) ile çalışmaya başladı. Eğitim Gönüllüleri ile ilgili detaylı bilgi için www.tegv.org adresi ziyaret edilebilir.




  İsmet Akyol


 25.05.2010

 No:6384


26 MAYIS GREVİNİ MADENLERDE ÖLEN İŞÇİLERE ADIYORUZ!

KESK, dört konfederasyonun 22 Şubat’ta aldığı karara sadık kalarak, 26 Mayıs’ta tam gün greve gidiyor.

Bilindiği gibi Türk-İş, DİSK, KESK ve Kamu-Sen Genel Başkanları tarafından TEKEL İşçilerine destek vermek amacıyla 22 Şubat 2010’da yapılan toplantıda, başta TEKEL işçileri olmak üzere çalışma yaşamına ilişkin 12 talep belirlenmiş ve Hükümet'in bu öncelikli talepleri karşılamaması durumunda 26 Mayıs'ta ‘üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem’ yapma kararı alınmıştı. Bugün gelinen noktada Konfederasyonumuz KESK, bu söze sadık kalarak, 26 Mayıs’ta grevde olacaktır.

26 Mayıs Grevin 12 talebi vardır ve bu taleplerden iki tanesi Zonguldak’ta 30 maden işçisinin ölümüyle bugün çok daha fazla önem kazanmıştır. Bu taleplerden biri, iş güvenliğinin standartlarının yükseltilmesi ve iş cinayetlerinin önlenmesidir. İkincisi taşeronluk sistemine son verilmesidir.

Ölümlere neden olan taşeronlaştırma, özelleştirme, esnek çalışma, sendikasız çalıştırma gerçeğini gizleyerek; madenlerdeki ölümleri ‘kader’ olarak gören Başbakana 26 Mayıs’ta greve çıkarak yanıt vereceğiz. 26 Mayıs Grevini madenlerde ölen işçilere adıyoruz. Grizu patlamaları, göçükler kader değildir. Hepsi özelleştirme, taşeronlaştırma sisteminin bir sonucudur.

26 Mayıs eyleminin başlıca amacı 4/C uygulamasına son verilmesidir. 22 Şubat’ta yapılan toplantıda Konfederasyonlar acil ve öncelikli taleplerini; ‘Başta 4-C olmak üzere güvencesiz, kuralsız, esnek tüm istihdam uygulamalarından vazgeçilmesi; iş güvencesinin sağlanması; ‘kiralık işçilik’ düzenlemesinin gündemden çıkarılması; çalışma hayatını düzenleyen yasaların ILO ve AB normlarına uyarlanması; Çalışanların örgütlenmesi önündeki engellerin kaldırılması; Kamu çalışanlarına grevli, toplu iş sözleşmeli sendika hakkının güvence altına alınması’ olarak belirlemiştir.

Bu ülkenin emekçileri olarak sözümüz var, TEKEL direnişçilerine sözümüz var, işsizliğe, güvencesizliğe, örgütsüzlüğe boyun eğmeyeceğiz. Sözümüzü grevle ifade edeceğiz; 26 Mayıs’ta üretimden gelen gücümüzü kullanacağız. Emek, barış ve demokrasi mücadelemizi yükselteceğiz!

Tüm emekçileri, emek dostlarını ve demokrasi güçlerini 26 Mayıs Çarşamba günü greve çağırıyor ve saat 13.00’te Çaycuma Çarşı Meydanında toplanmaya davet ediyoruz.


26 MAYIS GREVİNİN TALEPLERİ

1.) Başta 4-C olmak üzere güvencesiz, kuralsız, esnek tüm istihdam uygulamalarından vaz geçilmesi ve bu alandaki yasal düzenlemelerin değiştirilmesi; İş güvencesinin çalışma yaşamında temel bir hak olarak uygulanması; Geçici işçiliği bir kölelik düzeni olarak yaygınlaştıran ve kamuoyunda “kiralık işçilik” olarak bilinen düzenlemenin yasalaştırma girişimlerinden tümüyle vazgeçilmesi; Taşeronlaşma girişimlerine son verilmesi,

2.) Çalışma hayatını düzenleyen yasaların ILO ve AB normlarına uyarlanması; Çalışanların örgütlenmesi önündeki engellerin kaldırılması; Kamu çalışanlarının grevli, toplu iş sözleşmeli sendika hakkının güvence altına alınması,

3.) Gözden geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. ve 6. maddelerine konulan çekincenin kaldırılması,

4.) Kıdem tazminatı hakkını ortadan kaldıracak her türlü yaklaşımdan vazgeçilmesi,

5.) İşçilere ait olan İşsizlik Sigortası Fonu’nun amacı dışında kullanılmaması;

6.) Kriz fırsatçılığı yapılarak emek haklarının gasp edilmemesi,

7.) Asgari ücretin “insanca yaşamaya yeterli ücret” olarak belirlenmesi,

8.) Çalışma hayatının sözleşme biçimleri, çalışma süreleri ve ücret yönünden insan onuruna yakışır iş temelinde düzenlenmesi için gerekenlerin yapılması,

9.) İş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin iş cinayetlerini de önleyecek şekilde yasal güvenceye kavuşturulması,

10.) Sağlık hakkının temel insan hakkı kapsamında değerlendirilerek uygulamadaki katılım ve katkı payından vazgeçilmesi,

11.) Hükümetin çalışma hayatıyla ilgili tüm konularda sendikaların görüş ve önerilerini dikkate alması ve bu doğrultuda etkin girişimde bulunması,

12.) Uygulanacak ekonomik politikaların sermayeye kaynak aktarımı yerine emekçiler için istihdam yaratacak yatırımlara yönlendirilmesi.

KESK ÇAYCUMA BİLEŞENLERİ



  Ahmet Karaca


 25.05.2010

 No:6380


TEBRİK
SAYIN KEMAL KILIÇDAROĞLU NU CUMHURİYET HALK PARTİSİ GENEL BAŞKANLIĞINA SEÇİLMESİNDEN ÖTÜRÜ KUTLUYOR KENDİSİNE VE TEŞKİLATLARINA BAŞARILAR DİLİYORUM...AHMET KARACA


  Zerrin Güneş


 24.05.2010

 No:6370


TÜRKİYE YAS TUTUYOR
Türkiye, yer altı kömür ocağında grizu patlaması sonucu yaşamını yitiren işçilerine ağlıyor.

Zonguldak’ta Türkiye Taş Kömürü Kurumu Karadan Müessese Müdürlüğü’ne bağlı kömür ocağında 17 Mayıs Pazartesi günü meydana gelen grizu patlamasında yerin 540 metre altında mahsur kalan 30 maden işçisinden 28’inin cesedine ulaşıldı. Cenazelerin acılı ailelere teslim edilmesiyle birlikte emek şehitleri gözyaşları arasında birer birer toprağa verildi.

Maden ocaklarında işçilerimiz çok zor koşullarda görevlerini sürdürmektedir. Sadece ekmeğinin peşinde koşan, geçimlerini sağlamak için hayatlarını riske atan işçilerimizin dramı yüreğimizi sızlatmaktadır.

İş ve iş güvenliği ne yazık ki ülkemizde hep arka plana atılmaktadır. Öte yandan Türkiye’de gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında maden ocaklarında iş kazası çok fazla yaşanmaktadır. Bunun nedeni denetimsizlik ve ihmaldir. Daha fazla işçimizin yaşamını yitirmeden, daha fazla ocak sönmeden siyasi erk ve yetkililer gerekli tedbirleri mutlaka almalıdır. Bu olayda ihmali bulunanlar da ivedilikle tespit edilmeli, sorumlular en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

Türk Eğitim-Sen olarak yaşamını yitiren maden işçilerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına, sevdiklerine ve tüm Türkiye’ye başsağlığı diliyoruz.



  Ahmet Karaca


 22.05.2010

 No:6359


KARA ELMAS,KARA KADER,KARA HABER...
KADER NEDİR?ALIN YAZISIMIDIR?ELMAS NEDİR?EN DEĞERLİMİDİR?HABER NEDİR?OLANI DUYURMAKMIDIR?BUNLAR ÇOĞALTILABİLİRMİ?CEVAPLAR DA ÇOĞALTILABİLİRMİ?ÇOĞALTILAN CEVAPLAR GİDENLERİ GERİ GETİREBİLİRMİ?ARKADA KALAN YETİMLER BABALARINI TEKRAR SAĞ GÖREBİLİRMİ?BU OLAY BU KADAR BASİT OLABİLİRMİ?ZONGULDAK BU ACILARI TEKRAR KALDIRABİLİRMİ?ELMAS DİYARI TÜRKİYENİN KAMBURU OLABİLİRMİ?ÖYLE YAZMIYORLARMIYDI?EVET BU KAMBUR ACI KAMBURUMUYDUKİ?MATEM KAMBURUMUYDUKİ?AĞLA ELMAS LIM,AĞLA ZONGULDAK LIM,AĞLA VATAN LIM,BU BİZİM MATEMİMİZDİR,TÜM ACILI AİLELERE,YETİMLERİNE BAŞSAĞLIĞI DİLİYORUZ.BU ACI OLAYLARIN TEKRAR YAŞANMAMASI İÇİN GEREKLİ TEDBİRLERİN ALINMASINI,OLAYDA SUİSTİMAL VARSA YETKİLİ MERCİLERCE GEREĞİNİN YAPILMASINI BEKLİYORUZ.SAYGILARIMIZLA... TÜRKİYE PARTİSİ ÇAYCUMA İLÇE TEŞKİLATI ADINA BAŞKAN:AHMET KARACA


Sayfalar:  1  2 3 4 5 6 7 8